0873E1D5 FCFC 4BE9 8FA7 EF327FCDBF31 4 5005 C

Almanya’daki arkadaşım Murat bey uçağa yetişirken özel arabasıyla orta hasar kaza yapmıştı. Açılan kamu davasında 3 ay psikolojik terapi alması öngörülüyordu. Meğer bu ülkede bu tip kazalarda psikolojik terapi alınması standart ve kaçınılmaz bir uygulamaymış.

Murat bana terapi sürecinden bahsederken bu sürecin danışan için tamamen bir özeleştiri yapılandırmasından ibaret olduğunu belirtiyordu. Bir bakıma bu terapiler zinciri, uçağa yetişecektim telaşlıydım hız yaptım savunmaları yerine, neden geç yattın ailende seni geren hususlar var mıydı sen bunlara karşı önleyici tedbirleri neden almadın gibi bireyin çok daha derinlerine inebilen bir yüzleşme süreçlerinden ibaret oluyormuş. Murat ise bana özür dileme ve özeleştirinin bildiğimiz anlamından öte çok daha yapısal bir içerik taşıdığını bunu terapi sürecinden sonra idrak ettiğini belirtiyordu.

Gençlik yıllarımda ironik olarak aşırı sol örgütlerin kendi iç çatışmalarında örgüt disiplinine uymayan bireylerine özeleştiri ve öz savunma verdirmek adı altında şiddet uyguladıklarını sıkça duyardım. Tabi ki bu yazımızda bu tarz bir özeleştiriden bahsetmeyeceğiz. Ayrıca 90’lı yıllarda başkan Clinton ve Lewinski skandalındaki Clinton’un özür dilemesi gibi örnekleri de özeleştiri kapsamında tutmak doğal olarak uygun olmayacaktır.

Bir de edebi ve politik şahsiyetlerin hatıratları var. Ziya paşa, Rıza Nur ve Talat paşanınki gibi. Bu anı ve savunmaları da pek özeleştiri kapsamında tutmak mümkün gözükmüyor.

Özeleştiri yetersizliği ile özgüven sorunu literatürde sıkça birlikte anılır. Uzmanlar ise özgüven sorununun temelinde sevgisizlik- sevilmediği kaygısı, kendinden ve hakikatten şüphe duyma ve barışık olamama, bu nedenlerle kendi yeteneklerinin farkında olamamaya bağlıyorlar. Ayrıca bu konudaki otoriteler, yüksek dozda özeleştirinin, bireyin kendine olan güveni zedeleyebileceği konusunda da mutabıklar.

Bizim gibi otoriter aile yapılarının egemen olduğu toplumlarda ise, otoriter büyükler, aşırı koruyuculuk ve sizin adınıza hareket eden birilerinin devamlı var oldukları varsayımı kuvvetli gözükmekte. Toplumumuzda ve kişilerimizde tarihsel veya yetiştiriliş sebeplerimizden kaynaklanan, iyileri ve kötüleri aynı kapta tutamama sorunu belirgindir. Bu aynı zamanda iyiler hep bana, ait kötülerde ötekinin çıkarsaması anlamını taşımakta. Bir bakıma rüyalarımızı gri veya renkli tonlarda pek görememekteyiz. Hainler ve kahramanlarla komplo teorileri soslu tarih ve siyaset okumamız işimizi hep kolaylaştırmakta.

Siyasetçilerimizin işi bu manada hem zor hem de çok kolaydır. Zordur, zira özeleştiri yapan siyasetçinin tabanını tutamama riski her zaman mevcuttur. Kolaydır, özeleştiri yapmamak sizin tabandaki güçlü imajınızı mevcut koşullarla pekiştirebilir.

Özür dileme veya yüzleşmeye çalışma, kısmen gönül alıcı olmaktadır. Ama uzun vadeli sonuçlarıyla yapısal bir özeleştirinin sonuçları daha kalıcıdır.

600 yıllık bir mirasın üzerine zor şartlarda kurulabilmiş bir Cumhuriyetimiz var.  Bu dev mirasımızın çökmesi yaklaşık 200 yıl aldı. Tasfiye olurken sancılı bir doğum yaşandı. Dağılan imparatorluk çiçeği burnunda Cumhuriyetimizi doğurabildi. Osmanlı, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’dan çekilirken iyi ve kötü acı hatıralarını da ardından bizlere miras bıraktı.

Genç Cumhuriyet uluslararası yükümlülükler ilgili olan hususları ancak yerine getirebildi. Ayrıca travmaları 4. Kuşağa kadar ertelemeye çalıştı. Hatta ilk dönemlerde, eğitimde geçmişi inkâr politikalarını da uyguladı.

Osmanlının son kuşak bürokrasisi Cumhuriyetimizin de kurucu bürokrasisiydi. Onlarda eski kaygıları doğrultusunda Dersim ve Kürt isyanları karşısında benzer tepki ve uygulamaları gösterdiler.

Son 150 yıldır bu topraklarda yaşanan acılar, göçler veya kimlik değiştirmelerin gölgesi bugünlere yansımakta. Bunlardan, kaçınmak veya inkâr ile bir yere varılmıyor. Toplumdaki kutuplaşmadan insanlarımızın farklı tarih ve gelecek okumalarında geçmişimizin bugüne izleri hep yansımakta.

Rusya ve Çin gibi geleneğe dayalı tarihsel otoriter bir merkezi ve tek düzey bir toplumu inşa edemeyeceğimize göre, kendi içinde ve dış dünya ile barışık bir toplum için bu anlamda sağlıklı bir yüzleşmeyi yapmamız gerekmekte. Devleti yönetenler, iktidar ve muhalefet dahil bu özeleştiri sürecinin öznesi olmak durumundalar.

Cumhuriyet tarihimiz süresince merhum Demirel’in “Kürt sorunu vardır”, Ak parti döneminin cumhurbaşkanı ve başbakanı, Gül ve Erdoğan’ın “Erivan ziyareti”,“Norşin” ve “Dersim” çıkışları, makamlarına izafeten yaptıkları özür dilemeler olmuştur. Ama maalesef bu hamleler yapısal bir özeleştiri niteliğinden bir devlet politikasına dönüşemediği için muhatabını ikna edememiş, bireysel iyi niyet çabası olmaktan öteye gidememiştir.

Bugünlerin asıl güncel özeleştiri konusu Ak partiden ayrılıp yeni partilerini kuran Gelecek partisi lideri Ahmet Davutoğlu ve Deva partisi lideri Ali Babacan’a ilişkindir. İddia ve tespit odur ki her iki lider gerekli özeleştiriyi yapmadıkları veya yapamadıklarından hak ettikleri seçmen teveccühünü yakalayamamaktadırlar.

Her iki lider de Ak partinin başarı hikayesinde kendilerinin katkısı olduğunu, dış politikada, demokrasi ile ilgili konularda geriye gidiş ve ekonomi politikalarındaki sorunların artmasında kendileri ve benzer arkadaşlarının tasfiye edilmesinin önemli rol oynadığını belirtmekteler.

Ak partinin kemik seçmeni ise muhafazakâr mahallenin bu iki değerli insanının Tayyip bey tarafından zaten siyasete davet edilip değerlendirildiğini ve nöbet değişimlerine de nefislerinin razı olması gerektiklerini düşünmekte.

Artık Ak partinin son durumundan rahatsız olup, arayışlarda olan kentli muhafazakârlar veya ılımlı merkez sağ seçmen ise henüz GP ve DEVA’yı zihin ve anlam dünyasında Ak partiden ayrıştıramamaktadır.

Ahmet ve Ali beylerin yola benzer kadro ve programlarla ayrı çıkmaları da kararsız seçmenin kafasını karıştırmaktadır. Özellikle Ahmet ve zaman zaman Ali beylerin sıkça Ak parti dönemindeki bireysel başarılarını ve uğradıkları mağduriyetleri seslendirmeleri, kamuoyunun bu ayrıştırmayı gerçekleştirebilmesini güçleştiren hususlardandır.

Ahmet ve Ali beylerin en gerçekçi hedeflerinin bu ayrıştırmayı başarabilmek olduğunu söylemek gerekiyor. İşte burada bu iki liderin yapısal bir özeleştiriyi başarabilmeleri bu kilidin anahtarı niteliğini taşımaktadır.

Bu yapısal özeleştirinin niteliğinin doğru anlaşılması önem arz etmektedir. Ak parti kurulurken yeni bir Türkiye’nin koalisyonuna önderlik ediyordu. Dünya içinse İslam ve Demokrasinin uyum içinde çalışabileceğinin somut modeli olacaktı. Ak parti hem Türkiye’deki fay hatlarının uzlaşmasına yönelik hem de dünyadaki çatışma koalisyonu aleyhine bir barış-uzlaşma rüyasıydı.

Bugünkü Türkiye’de gelinen nokta itibariyle Arap baharının başarısızlığı misali, yukarıda ifade edilen anlamda bir hayal kırıklığı ve karamsarlık yaşanmakta. Bu hayal kırıklığının faturasını sadece güçlü bir liderin yetkileriyle nefsinin yalnız başına bırakılmasına ve birçok yol arkadaşının tasfiyesine bağlayanlar gerçeğin sadece bir kısmını yansıtabilmektedirler. Belki de yeni partilerin yapısal özeleştiri eşiğini de buradan başlatmak daha yerinde olacaktır.

Bugün eski Türkiye’nin aktörleri ve yöntemlerini adeta geriye zaman yolculuğu yapmışçasına tekrar müşahede ediyoruz. Halbuki 2000 eşiğine geldiğinde finansal, Susurluk, müdahaleler ve yolsuzluk krizleriyle birlikte çöken eski sistem artık ömrünü tamamlamış, ilgili siyasi aktörlerini tamamen tasfiye etmişti. Kamuoyu ve zinde aktörler yeni bir Türkiye’ye hoş geldin demeye hazırlanmıştı.

Ak partinin yenilikçi kanadı değerler ve dava arkadaşlığı üzerine yola çıkmıştı. Teorisiz bir realizmi benimsemişlerdi. Entelektüel önderi olmayan Anadolu sermayesi ve taşra tüccar pragmatizmi ile beslenen muhafazakâr burjuvazi ve sistemden dolaylı nemalanmaya hazırlanan cemaatler, yeni partinin güçlü liderini dengeleyecek sağlıklı istişare mekanizmaları olarak değil, ama sadece kar ortağı olarak arkasındalardı. Bu arada Anadolu’dan ziyade Avrupa’da bağlantıları güçlü liberal aydınlarda bu koalisyonun eklektik diğer ortaklarındandılar.

Bu koalisyonun bu doğası gereği balayı süreci dışında, sağlıklı devam edemeyeceğini, parçalanmalar ve ayrıştırmaların olacağını daha doğrusu bugünü, 2002’den görmek gerekiyordu.

İşte belki de kamuoyunun Ahmet ve Ali beylerden beklediği yapısal özeleştirinin içeriği, bunu egosantrik bir perspektiften değil de 2002 perspektifinden başarabilmelerinden geçmektedir.

2002 perspektifinden başlayan bu özeleştiri süreci, benzer kadro ve programlarla kurulan bu partilerin neden tek çatı altında bu yolculuğa başlamadıklarının izahı ile de tamamlanabilmelidir.

Bu deneyim bir ülkenin deneyimidir aslında. Bunun sentezinin keşfi geleceğimizin reçetesi olabilecektir.

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir