Unknown

Televizyonda canlı yayındaydık. AB-Türkiye ilişkileri ve gündemdeki yaptırımları konuşuyorduk. Programdaki konuşmacılardan biri nispeten genç emekli olmuş bir general öğretim üyesiydi. Karabağ zaferinin kutlamalarının yarattığı atmosfer stüdyodaki ortama hâkimdi. Konuşmacı, kendisini, dışlayıcı olmadan, öz bir Türk milliyetçisi ve Türk olarak tanımlıyordu. Konuşmacı AB’nin Antik Yunan ve Roma uygarlıklarına referansını eleştirerek, aslında Yunan uygarlığının gerçek temelinde Türklerin olduğunu iddia ediyordu. Minos uygarlığının bunun temel yapıtaşı olduğunu ve Minosluların da Türk asıllı olduklarını anlatıyordu. Ardından diğer konuşmacı ile hemfikir olarak Türklerin Anadolu’ya kadim/antik dönemlerde gelen ilk halklardan biri olduğunu ifade etmeye başladılar. Bu ikiliye göre, Batının temel iddiası, Türklerin Malazgirt zaferiyle Anadolu’ya en son ve zorla giren millet olduğuydu. Zaman içinde Papa II. Urbanus’tan Lloyd George’a uzanan bir dolu isim Türklerin Anadolu’dan çıkarılıp tekrar Orta Asya’daki eski yurtlarına gönderilmesi gerektiğini dile getirmişti. Bu noktalara atıf yapan konuşmacılar, bu tezin, ancak Türklerin Anadolu’nun ilk yerli halkı olduğu ispat edilerek çürütülebileceğini savunuyordu. Bu ifadeler birbiri ardınca dile getirilirken, benim gözümün önünden Çetin Altan’ın yıllar evvel köşesinde yazdığı yazılar bir film şeridi gibi geçiyordu. Konuğun konuşması ve oluşturduğu hamasi hava beni oldukça rahatsız etmişti, ama ikinci bir “Ali Türkşen/CNN Türk vak’ası” yaşamaktan da çekiniyordum.

 

***

Hiç şüphesiz, pür “hakikat” ve “makul”, nefislerin veya Freud’un deyimiyle “id”in (temel ve en ilkel benliğin) düşmanıdır. Hele “post-truth”, yani “hakikat-ötesi” çağını yaşıyorsak! Bu anlamda Türklük, Atatürk ve İslam gibi konularda hamasetin ötesine geçip bilimsel bir zeminde, makul bir noktada fikir beyan etmek artık neredeyse imkânsızlaşmış durumda olduğunun farkındayım. Siyasetçilere gerçekleri saptırıp doğruları söylemedikleri için genelde kızarız, ama siyaset yapanların oy almak zorunda olduklarını da sıkça gözardı ettiğimizin de farkındayım. Gerçek/hakikat/vicdan-ötesi bir çağda hangi siyasetçi hakikat üzerinden oy toplamayı başarabilir, o da ayrı bir tartışma konusu zaten. Fakat buna karşın aydınların oy toplama kaygısı hiçbir zaman söz konusu olamaz; maalesef sosyal medya linçi gibi riskleri söylevlerinin içinde her daim taşısalar da, siyasetçilerle aydınları birbirinden ayıran mutlak bir çizgi olduğuna inanmak isterim.

 

Bu yüzden, yayındaki muhataplarıma bu duygu ve düşünceler çerçevesinde, en azından nezaketen bir şeyler söylemeye karar vermiştim. Zira bütün dünya uygarlığının temelinde Türklerin olduğu veya Etiler/Hititler dâhil olmak üzere, Anadolu’nun tüm kadim uygarlıklarının Türklerden müteşekkil olduğu tezi, sadece ulusalcı dostlarımızın duygusal terennümleri değildi. Bu yorum, 1930’lu yılların başında anne ve babamların okul kitaplarında yer alan, o yıllarda üretilmiş bir tarih teziydi. Söz konusu kitaplarda insanlığın ortak atalarının çevresel bir felaketten sonra Orta Asya’dan tüm dünyaya dağıldıkları savı işleniyordu. Yani bir bakıma biz Türkler, Yahudilerin anlayışına benzer şekilde, “chosen people” (seçilmiş kavim) idik. Böyle bir yaklaşımın altında 1930’lardaki Alman nasyonal sosyalizminin, kan ve toprak ideolojisinin, Alman Aryanizminin üstün ırk teorisini yerlileştirip millileştirme gayretleri yatıyordu. Tabii bu gayretler, Osmanlı gibi çok-uluslu bir emperyal düzenden, yeni ve seküler bir ulus yaratma projesine geçişin sentetik bir parçasıydı.

 

***

Program akıp giderken kendi görüşümü dile getirmek adına, AB’nin insanlık ve uygarlık tarihi anlayışının her ne kadar bizimle belli başlı tarihsel çelişkileri bulunsa da, bu uluslar-üstü birliğin bir “uzlaşma projesi” olduğunu hatırlatma gereği hissettim. Birinci ve İkinci Dünya Savaşında Almanya, İtalya ve Fransa’nın birbirlerine karşı 35 milyondan fazla sivil kayıp vermelerinden çıkardıkları dersin insanlık tarihi için öneminden bahsettim. Öte yandan, AB kültürünü şekillendirenlerin atıf yaptığı Antik Yunandan çıkan Aristoteles’in bugünkü bilim metodolojisi üzerindeki tartışılmaz katkılarını dile getirdim. Bununla beraber Antik Yunan ve Roma’nın insanlık tarihinde yalnız başlarına bir anlam taşımadıklarından; Mısır, Babil, Fars, Hint, Turan ve Çin’in de evrensel, ortak bir miras yarattığından söz ettim. Osmanlı padişahlarının “sultan-ı iklim-i Rum” ve “kayzer-i Rum” unvanlarını kullandığını, yani Osmanlıların kendilerini Roma’nın mirasçısı görmekte herhangi bir tuhaflık duymadıklarını, bizim Anadolu’dan sürülmek gibi bir kaygımızın da asla olamayacağını ifade ettim. Buna bağlı olarak da, 1648’deki Vestfalya’dan 1923’teki Lozan Antlaşmasına kadar her konuda uluslararası bir sistemin oluştuğunu ve tarihe bilimsel bir yaklaşımla bakmamızın bizi selamete çıkaracağını zikrettim.

 

Bu sağduyu çağrısının mükafatı (!) hızlıca geldi. Programın sonunda, “konuğumuzun damarlarında şahlanarak akan full Türk kanından” bahsedip “benim kanımın şüpheli olduğunu” söyleyen heyecanlı bir hanımefendiden bir Twitter mesajı aldım. Benimle zıt görüşler paylaşan konuklardan öğretim üyesi de bu tweeti “fav”layarak beğenisini göstermekten geri durmadı. Cevap olarak sadece İstiklal madalyalı gazi subay anne ve baba tarafımdan dedemlerle, üç yüz yıllık nüfus kütüğümle, askeri ve bürokratik kariyerimden bahsederek “kan ölçümü rekabeti”nde beni yenemeyeceklerini nezaket çerçevesinde muhataplarıma hatırlattım. Neyse ki başka bir polemik oluşmadan konu kapandı.

 

***

Peki, bütün bu gürültü, bu tantane neyin nesiydi? Buraya dek, bir televizyon tartışma programının yayınının seyrini bilinç akışıyla parçacıklar halinde sunmamın ardında şu yatıyor: Türkiye, cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden yaklaşık yüz yıl geçtiği halde milli/ulusal kimliğini tanımlamakta hâlâ neden bocalıyor? Türk aydını tarihiyle niçin sağduyulu ve bilimsel perspektiften bir ilişki kurmakta böylesine güçlük çekiyor? Daha kapsayıcı bir bakış açısı geliştirmenin yollarını aramak dururken, neden üstünkörü ve kolay tüketilir/fast-food fikirler ortalıkta prim topluyor? Başka yazılarda tekrar değinmek üzere, burada bu konuda birkaç işaret fişeği çakmakla iktifa edelim.

 

Hem kurucusu, hem bakiyesi olduğumuz çok-uluslu Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı, milliyetçi ülkülerin kitlelere yayıldığı Fransız Devriminden Birinci Dünya Savaşına dek, yaklaşık yüz otuz yıl sürdü. Bu süre içinde Osmanlı’da bugünlere dek etkilerini gördüğümüz iyi niyetli reformlar, modernleşmeci çabalar ortaya kondu. Anayasal sistemler denendi; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük politikaları test edildi. İmparatorluğun yetiştirdiği genç kurmaylar, reformlar sayesinde uzun zamana yayılan bu çöküşü, misak-ı milli sınırlarını çizip Anadolu’yu merkez alarak durdurabildiler. Balkan ve Kafkas savaşları ile 1905 ve 1917’deki Rus Devrimlerinden gelen ahali bugünkü Türkiye’nin sosyolojisini, zihin dünyasını ve kaygılarını ve tutulamayan yaslarını belirledi. Benim daha önce https://www.indyturk.com/node/279601/türki̇yeden-sesler/bekamız-ve-türk-milliyetçiliği-anlayışımız yazımda da belirttiğim gibi, bugünkü beka kaygımızın üstünde ister “milliyetçilik” versiyonuyla, isterse “ulusalcılık” şekliyle tezahür etsin, belirgin bir şekilde, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan ve Kafkaslar’ın ötesindeki geniş Rusya coğrafyasından İstanbul’a ve Anadolu’ya göçüp gelen aydınların etkisi bulunmakta. Göçmenin, sürgünün, muhacirin psikolojisi ulus-devletin temellerine kaygıyı, endişeyi yerleştirmiştir. Anadolu’nun işgal görmüş daha yerleşik halkı ise Birinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında yaşadığı esaretin ve Sevr sendromunun etkilerini ilerleyen yıllarda buna eklemiştir. Muhacir ve yerli, seküler ve dindar, hepsi, milli/ulusal kültür ve beka konusunda bir paranın yazı ve tuğra yüzleri gibiydi. Biraz da bu yüzden bir arkadaşım, “Faşizmin camiye girmiş hali ayrımcı milliyetçilik, cami dışında kalmayı tercih eden hali ulusalcılık” derdi. Belki de bu eleştirel espriyi güncelleyerek “Şimdi bazen herkes aynı camide, bazen herkes hep beraber caminin dışında; ancak herkesin kıblesi şaşmış durumda!” diyebiliriz.

 

***

Çiçeği burnunda genç cumhuriyetimizin savaştan yeni çıkan naif bedeniyle Osmanlı’nın Türkçülük ve İslamcılık arayışları gibi, seküler bir ulus inşası için modern ideolojik tutkal arayışları anlaşılabilir şeylerdi. Yeni ve bir süreliğine resmileşen Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi girişimler bunlardan sadece birkaçıydı. Yani beden olan coğrafya, büyük bir tarih ve dille bütünleştirilmeye ve yeni nesillere ulus/millet gururu aşılanmaya çalışılmıştı. Ama bu abartılı tezlerde fazla da ısrar edilmedi. Ayrıca ideolojik bir paradigmayı taklit seviyesinden öteye taşıyabilecek, “filozof” seviyesinde bütüncül düşünebilen entelektüellerimiz birkaç yüzyıldır zaten yetişmemişti. Dolayısıyla Batı modelini taklit eden, modernleşmeci, sekülerleştirici, hem pozitivist hem romantik bir ulus inşasıydı bu.

 

Elbette o günkü kararların bir kısmının bizi bugünlere getiren siyasi tarihteki etkilerini de görmek mümkün. Ayrıca bu deneyimlere rağmen bugün ülkemizde o dönemle (1930’larla) özdeşim kuran ve “ulusalcı” diye tanımlayabileceğimiz ciddi bir kesim bulunuyor ve bu özdeşimi bir tür zaman çökmesi deneyimi olarak yorumlamayanlar da mevcut.

Biliyoruz ki, 20. yüzyılın ilk yarısında Nihal Atsız’dan kısmen Nurettin Topçu’ya dek pek çok sağcı aydınımızı etkileyen Orta Avrupa’daki Aryan ırk teorileri ve nasyonalizm türleri, Almanya ve İtalya’nın yenilip NATO’nun kurulmasıyla birlikte, o pozitivist ulusalcı duyarlılığın büyük bölümünü zamanla Türk sağının bilinen milliyetçilik anlayışına terk etti. Sonraki yıllarda Türkiye’nin G-20’ye dâhil olması, darbelere rağmen demokrasisini bir şekilde sürdürebilmesi, AB’ye üyelik girişimleri gibi konu başlıkları ulusalcı duyarlılığı bir şekilde stabil tuttu. Yıllarca düşük yoğunluklu devam eden ulusalcı duyarlılık, bu gelişmelerle paralel olarak, bünyesinde her zaman seküler bir Batı-karşıtlığını barındırdı. Tezleri, insan hakları ve hukuk sorunlarına rağmen Avrasya’ya yönelmek ve Rusya, Hindistan ve Çin ile anti-emperyalist bir işbirliği yapmak üzerineydi. Ulusalcılar, İslamcılığı ve milliyetçi-muhafazakâr Türk sağını da Batı’nın “Yeşil Kuşak” projesinin parçası olarak sınıflandırıyor; toplumun diğer kesimleriyle ve farklı görüşlerle diyaloga pek sıcak bakmıyordu.

Yalnızlaşan ulusalcılık, gücünü yitirdiği bir anda büyük bir tarihi fırsat yakaladı. 2013’teki Gezi Parkı eylemleri ve sonrasında gelişen olaylar bir şekilde Türkiye ve Batı bloku arasına mesafe koydu. Artık çoğunluğa göre, Batı, başta Gezi eylemleri ve Kürt kartını kullanarak bizi bölmeye çalışıyordu. Türkiye’nin bölgesel iddialarını icraata dökmesi ve savunma sanayii yatırımları Batı’daki Türkiye-karşıtlığını artırdı. Türkiye’deki Batı-karşıtlığı buna denk gelince, Sevr sendromu yeniden canlandı. NATO’nun gelmesiyle gündemden düşen ulusalcılık, bu dönemde fiilen NATO ile aramıza mesafe koymamızla birlikte, tekrar Türkiye’deki sosyolojinin ve siyasetin önemli bir bileşenine dönüşüverdi. Artık her an 1930’lardaki Türk Tarih Tezi veya Güneş-Dil Teorisine dönmemiz, bu tez ve teorileri meşru alanda bilimsel teori olarak yeniden iddia etmemiz mümkün ve cesaret verici görünüyordu. Zaten Osmanlıcı nostalji de bu dönemde kendisini tüketmeye başlamıştı… Talih ulusalcılığı uykusundan uyandırıp iktidarın yanına taşıdı.

 

***

Bugün Türkiye’de ulusalcı kitlenin, duyarlılıkları veya siyasi bir yapı/hareket olarak tek bir cepheye veya bir-iki partiye mal edilmesinin doğru olmadığını görebiliyoruz. Ulusalcı duyarlılık iktidar ve muhalefet bloku üzerinden kimi endişeleri körükledikçe hem kendisi belirginleşecek, hem de projeleri belirleyici olmaya devam edecektir.

 

Orhun yazıtlarının, Kaşgarlı Mahmud’un, Yusuf Has Hacib’in, Ahmet Yesevi’nin ve onların birikiminin iyi bir terkip ve özetini bizlere sunan Fuad Köprülü’nün Türk milli kültürüne dönük ideallerinden kolayca çıkarabileceğimiz mesaj, Türklüğün tarih boyunca insanlığa katkı vermeyi amaçladığıdır. Tarihsel Türklüğün insanlıkla kurduğu bu ilişkiden kendini sıyırıp soyutlamış, bugünün gerçeklerine hakikat-sonrası çağın imkânlarından yararlanarak sırtını dönmüş ve aslen 1930 model olup 2020 görünümlü duran ulusalcılık, beka tartışmalarında da çözümün değil, sorunun bir parçası olarak durmakta. Ve Ne yazık ki bizler, iç ve dış kutuplaşmalarımızda ısrar ederek, ürettiğimiz kaygıların desteği ile  Neo Osmanlıcılık, Ulusalcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi kavramsal ve siyasi olarak bir araya gelmesi imkansız ideolojileri  ortak beka paydası ile senkterik[1] bir siyasetin potasında ergitmeye çalışmaktayız.

Not; Bu yazı independent Türkçe’de yayınlanmıştır.

 

[1]  “Birbirinden ayrı düşünce, inanış veya öğretileri kaynaştırmaya çalışan felsefe sistemi

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir