MESRUTIYET 2

Ülkemizde yaşanan ciddi bir yangın felaketi bile siyasetçileri ve kitleleri bir araya getiremedi. Aynı örnekleri covid salgını veya bayan voleybol milli takımımızın başarılarının sonuçları için de vermemiz de pek yanıltıcı olamayacaktır. Ülkenin nitelikli sanatçı ve aydınlarının yaşanan hüzün ve sevinçler karşısında ortaya koydukları onurlu tepkiler bazı çevreler tarafından hoş karşılanmamakta hatta sosyal medya linçine de dönüştürülebilmektedir.

Artık yaşam tarzı veya siyasi tercihi fark etmeksizin insanlar birbirlerine “gelecekten ümitliminsin?” sorusunu sorabilmektedirler. İnsani ve duygusal olan bu terennümler bile birtakım siyasi görüş sahipleri tarafından ülkeyi ve Türk’ün gücünü küçük düşürme yaftasıyla yaftalatabilmektedir.

Genel izlenim, bu ortama gelinmesinde siyasi söylem ve politikaların büyük rol oynadığı ve tarihsel kutuplaşmanın körüklendiği merkezinde. Kutuplaşmadan bahsederken artan nefret ve öfkenin kutuplaşma ile detayda karıştırıldığını aynı farz edildiğini görüyoruz.

Psikologlar nefret ve öfkenin arka planındaki ana faktörlerin aşağılama ve yok sayma olduğunu belirtiyorlar. Nefret ve ötekileştirme kitlelerde karşılıklı birbirlerini beslemekte. Nefretin ve ötekileştirmenin hangi dozda ve ne zaman kontrolsüz bir şekilde elimizde patlayabileceğini tarihsel örnekler ve sosyal bilimleri baz aldığımızda öngöremiyoruz.

Kutuplaşmayı ise belki tarihsel ve sosyal nitelikleriyle A.B.D ve Ülkemizdeki örnekleriyle manipülasyona açık, ancak bir süreç olarak görebiliriz. Bilindiği gibi A.B.D’de kutuplaşan temel iki siyasi eğilim Demokratlar ve Cumhuriyetçilerdir. Bu iki temel eğilimin kökeni de Kuzey ve Güney bölgesi üzerinde iç savaşı da çıkartan ekonomik çıkar ve bağlı fikir çatışmaları üzerine inşa edilmişti. Ancak A.B.D’deki bu kutuplaşma şu ana kadar bazı riskler barındırsa da ortak Amerikan kimlik inşasına, aidiyetine ve demokrasisine bir zarar getiremedi. Belki belirli yönleriyle de zenginliğinin unsuru oldu.

Ülkemizdeki kutuplaşmanın tarihsel temelini belki Yıldırım Bayezid ve Anadolu beylikleri ilişkisi dönemine kadar götürebiliriz. O döneme kadar Türk beylikleriyle akraba evlilikleri yapan Osmanlı hanedanı isyanlardan başını kaldıramadığından, saray ve merkezde gayri Müslim ve Türk kökenli, nesebi de hanedanı tehdit edemeyecek yapılanmaya gitti. İstanbul, Edirne ve Bursa gibi yönetim merkezleri tamamen Balkan ve Kafkas devşirme bürokrasisinden oluştu. İdari yapılanma ve protokolde Bizans- Doğu Roma sentezinin rolü tartışmasızdı. Anadolu beylikleri ve göçer heteredoksinin mirasçıları ise “Taşra” da tarım ve tımarlı sipahilikle sınırlandırılmışlardı. Saray ve merkezde yer alma imkanları sınırlıydı.

Abdülhamit döneminde ise Tanzimat’ın verdiği motivasyonla Anadolu’da yeni bir milli ticari orta sınıf yaratma girişimleri başlatılmıştı. Kız meslek okulları dahil Anadolu’daki eğitim ve yatırım yapılanması bunun işaretlerindendi. Merhum Anneannemden de dinlediğim üzere Sultan Hamit dönemi Anadolu insanı için özgün ve bereketli dönem olarak hatırlanmakta.

1908 II. Meşrutiyetin ilanı ve ardından 31 Mart ayaklanması ve İttihatçı hareket ordusunun Balkanlardan gelip Abdülhamit’i devirmesi bugünkü siyasal kutuplaşmamızda belirleyici önemli tarihsel unsurlardan biridir denilebilir. Taşra- Anadolu (Türk Sağı) Abdülhamit’in bu şekilde devrilmesinden rahatsız olmuştur.

Abdülhamit’ten sonra muhafazakâr cenahı, İttihat ve Terakki’nin muhalifleri Hürriyet ve İhtilaf Fırkası ve Volkan gazetesi gibi oluşumların temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu anlamdaki Anadolu taşra açısından izlenim, İTC’nin  1908 ve 1918 arası Abdülhamit’ten devir aldığı ülkeyi, ekonomik yoksulluk, beceriksizlik ve harpler ile yönetemediği ve başarısız olduğu şeklindedir.

İTC ne dersek diyelim Cumhuriyet dönemine hazırlanan Osmanlı reformunun adresiydi. İTC’nin çalıştığı seküler Türklük ve Vatanseverlik kavramlarını Yakup Kadrinin Yaban romanı örneğindeki gibi savaşlar ve yoksullukla yorulmuş Anadolu köylüsü içselleştirmeğe zorlanıyordu. M. Kemal Atatürk’te bunu görüyordu. Lojistik ve harp planlarını buna göre inşa ediyordu. Anadolu kongreleri ile halkı ikna etme başarısı ve liderliğini gösteriyordu.

Misakı Milliyi ilan eden Meclisi Mebusan ve Atatürk’ün önderlik ettiği I. Meclis adeta Muhafazakâr taban ile İttihat kökenli seküler reformcu elitler arasında bir uzlaşma zeminini taşıyordu.

Meclisin feshi ardından rıza üretilmeden yapılan tepeden inme çoğu da olumlu sonuçlarıyla Jakoben devrimler, İTC mirasındaki liberaller dahil siyasi tasfiyeler ve istibdat, Anadolu’yu başka bir deyimle muhafazakâr kutbu-kanadı suskunlaştırmıştı.

Türk siyasi tarihinde meşrutiyet dahil muhafazakâr kitle ve siyaset muhalefetteyken sıkça liberallerle ittifak kurma ihtiyacı hissetmişlerdir. DP, AP, ANAP ve son AK parti ilk yılları tecrübesi bize bunu göstermiştir.

İngiliz tarihinin son 500 yılında hiç devrim olmamış, uzlaşma ve evrimlerle sorunlar çözülmüş değişim örgütlenebilmiştir. İngiliz akademisyenler sıkça bununla övünürler. Bizde ise sıkça devrim ve karşı devrim girişimlerine müşahit olmak mümkündür.

Yeni bir devlet ve sistemin oturabilmesi için eskiye ilişkin semboller eldeki entelektüel yetenek doğrultusunda yok edilmeye çalışıldı. Devrim yaptırımları başta “Rize” dahil bugün muhafazakâr siyasetin tartışmasız üstünlüğü olan şehirlerde çok sert uygulandı. Gerekçelerinin ne olduğundan çok, hangi kitleyi hedef aldığı algılanan 27 Mayıs ve 12 Eylül darbesi, 28 Şubat dahil MGK bildirileri, başörtülü milletvekilini Milli Güvenlik tehdidi kabul edip mecliste tepede hazır bulunan komuta heyeti, Anadolu üzerinde, aşağılanma ve yok sayma duygusuyla travmatik bir etki bıraktı.

Sonuçta ülkemizde siyaseten iki temel toplumsal fay hattı veya kutup varsayabiliriz. Birincisi tarihsel taşra Anadolu’sunu temsil Sağ-Muhafazakâr kanat, diğeri de İTC’den Kemalist devrimlere uzanan reformları ve felsefeyi yaşam tarzı ile farklılıklar içinde içselleştirmiş Seküler kanat. Belki bunlara ilave olarak üçüncü olarak Kürt siyasi kimlik talepleri üzerine oluşmuş hattı da zikredebiliriz.

Tabi gönül esneklik ve uzlaşma adına Seküler kanadın fikri planının etkileyen Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp gibi aydınların zorunlu şartlardan dolayı sadece Jean Jacques Rousseau, Voltaire, Gustave Le Bon, Renan’dan değil John Lock, T. Jefersson gibi aydınlardan da etkilenmelerini isterdi.

Muhafazakâr seçmen uzun yıllar devlet ve askere hep saygı duydu ancak ürktü. Bugünde İktidarı paylaşmasına rağmen devlet ve bürokrasi felsefesine yabancılığını gideremedi. Baş örtüsü tetikleyici bir toplumsal semboldü bunu işgalci Fransız askerlerinin anlayamadığı gibi 12 Eylül yönetimi ve benzerleri de anlayamadı.

DP ve AP dönemi, Anadolu için ticari ve toplumsal anlamda köyden kasaba ve şehre açılıştı. ANAP ve AK parti dönemleri ise Anadolu’nun şehirlerden yurtdışına açılışıydı.

28 Şubat ve küçük bir iş adamı azınlığı ile perdelenmeye çalışılan entelektüel önderi olmayan Anadolu merhum Durmuş Hocaoğlu’nun tabiri ile düşük şiddetli devrimini gerçekleştiriyordu. Entelektüel önder ve fikir yoksunluğu mahalleye zaman zaman görgü sorunu da yaşatıyordu.

Bugün AK partiden ayrılan yeni siyasi oluşumlar ve muhalefet AK partiye oy veren kitlenin bir kısmından tercihlerini kendilerinden yana değiştirmesini istemekte. Bu taleplerde bazı gerek şart hazır olsa da yeter şart henüz oluşamamakta. Doğal olarak mahalle muhalefet partilerinde kendilerine benzeyen ve kendi meşru kazanımlarını koruyabilecek güçlü iradenin öncüllerini görmek istemekte.

200 yıldan bu yana Anadolu’da sosyal doku çok zedelendi. Balkan ve Kafkas muhacereti, tehcir, mübadeleler, kısmi Rus ve Yunan işgalleri ve hatta 15 Temmuz darbe kalkışması ve sonuçları, terörle mücadele ve Kürt sorunu tartışmalarını, Suriye ve Afgan göçmenlerini sosyal dokunun tam istikrar bulamaması nedenlerinden sayabiliriz.

Bugün bu perspektiften baktığımızda “biz kimiz” sorusunu kimlik ve duygular üzerinden maniple eden siyaset anlayışının negatif kutuplaşma açısından büyük risk taşıdığı açıktır. Suriye ve Afgan göçmenleri ile zorlanan kimlik, kutuplaşmamıza negatif bir etki de yaratmaktadır. Bu anlamda bir tarafta Osmanlı fantezisi ile biz güçlüyüz kabul ediyoruz duygusunu yaşatırken, diğer tarafta yarın için temel güven duygusunu sarsmakta ve büyük tedirginlikler yaratmaktadır. Bugün kutuplaşmanın gelindiği nokta itibari ile taraflarda değer yargılarımız ve doğal siyasi tercihlerimiz içi boşalmış pagan refleksi haline gelmiştir.

AK parti dönemine kadar cenin pozisyonunda kendini hissetmiş muhafazakâr kitleden demokrasi standartlarına uymalarını beklemeden önce temel güven duygularını tesis etmek gerekmekte. Burada Seküler kutbun, yaşanan süreçten deneyim ve empati kazanımından ziyade, haklı veya haksız nedenlerle biriktirdiği öfke-nefret veya yeni bir rövanş algısı, bu muhafazakâr kitlenin kaygıları açısından önemli rol oynamakta.

Siyasi partilerin muhafazakâr mahalleyi ikna sorumluluğunu tartışmak belki de bu tespitten sonra daha uygun gözükmekte.

 

 

 

 

 

 

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir