Bayrak Miting2 AA Arsiv

Türkiye 1990’ların başından itibaren terörle mücadele adı verilen ucu açık savaşta binlerce şehit ve sivil kayıplar verdi. Doğal olarak bu da toplumsal ve bireysel yas veya öfkelere neden oldu. Bu süreçte yaşananlar hiçbir zaman Kürt düşmanlığına dönüşmedi.

 

Ancak zamanla toplumun bir kesiminde bu yas, kompleksleşerek “PKK eşittir Kürtler” özdeşleştirmesine evirilmek üzere. Maalesef çözüm süreci iyimserlikle karşılanmasına rağmen, sivil geçişkenliğin sağlanamaması nedeniyle yeterli empati sağlanamadı. Bu ise demokratik ve insani taleplerin anlaşılmasını zaman zaman güçleştirdi.

 

PKK’nın inkâr etmediği veya kendisine mal edilen siyasi cinayetler ve eylemler bölge dışındaki vatandaşlarımızda büyük bir ihanete uğramışlık duygusu yarattı. Bu da bölge dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türklerin psikolojik olarak güvenlik alanı arayışlarını vatanın bütünlüğü ve bölünmezliğinde değil de ‘bırakın, gitmek istiyorlarsa gitsinler; yeter ki bizler evlerimizde güvenli yaşayalım’ düşüncesine bırakmakta. Adeta KCK’nın kendi güvenlik alanını öz yönetimle, YDG-H’nın hendeklerle sağlamaya kalkışması gibi.

 

Medyada da bu görüşü destekler ifadelere sıkça rastlamak mümkün. Yakınlarda ana akım televizyon kanallarından birinde, benim de katıldığım bir tartışma programında, konu terördü. Moderatör programı kapatırken insani /duygusal tepkisini gösteriverdi: “Kardeşim biz Türkler ne olacağız, bize fikrimizi soran yok, belki biz beraber yaşamak istemiyoruz.” Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformlarında “güneyde bari bir devlet kursunlar ama denize de açtırmayalım” benzeri yorumlarla karşılaşabiliyoruz. Bir gazete yazarının “Utanabilsek her şey hallolacak” başlıklı duygusal eleştiri yazısına, mütedeyyin muhafazakâr bir arkadaşımın yorumu ise şöyleydi: Ne kadar nefret kokuyor, PKK’nın zulmü görülmüyor. Bu görüşlere, dağa çıkanların zaten işsiz güçsüz oldukları, bir takım dünya menfaatleri beklentisine girdikleri, vb. klişe yorumları ekleyerek örnekleri arttırabiliriz.

 

Sorun tam da burada, coğrafyamızın farklı kesimlerinde yaşayanlar adına onlara sormadan devlet adına konuşmak, buralardan yargıda bulunmak ve çözümler üretmeye çalışmak. Bir ebeveyninin “artık büyümüş çocukları” adına karar vermesi gibi. Özellikle son yaşanan çatışmalar esnasında arada kalan sivil halka karşı, özellikle Türk sağının STK ve aydınlarının gösterdiği duygusal duyarsızlık dikkat çekicidir.

 

Politik alanda bu durum, Kürtlerin otonomi dahil her türlü siyasi çözüm taleplerine karşı bir antitez dahi üretememe, soruna suskun kalmanın yeğlenmesi ve öfkeli bir beden dili şeklinde kendini yansıtmaktadır.

 

Psikoloji literatüründe “İnkâr”, acı veren veya tehdit eden gerçeğin kabullenilmemesi/yok sayılmasıdır. Hele yok sayma aşağılamadan da acı bir şeydir.

 

Grup kimliğine bürünmek

 

Bilmiyorum farkında mıyız, Kürtleri siyasal bir grup kimliğine bürünmekle eleştirirken birçoğumuz tehdit algısından kaynaklanan ayrı bir grup kimliğine bürünüveriyoruz. Kendi sosyal ve siyasal varlığımızı; var olan bir şeyin, olmaması veya yok olması üzerine temellendiriyorsak bunun üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

 

Ortak değerimiz olan din, Kürt-İslam sentezi ve Türk-İslam sentezi yorumlarıyla ayrılıkçılığa ayrı bir kapı açıyor. Silvan’da bir mukimin iddiasına göre bira içip mehter müziği eşliğinde ‘Allahü Ekber’ diyerek Şafi Kürd’e öfke kusmak gibi örnekler ile karşılaşıyoruz. Bunun simetriğine eski Hizbullah uygulamalarında şahit olmuştuk. Hizbullah malum Kürt sosyolojisi içinden devletinde sempati ile baktığı islami bir saiyasi tepki hareketiydi. Ancak gerek Kürtlerin yaşadığı coğrafyada, gerekse batı da trajik sonuçlarını örnekleriyle yıllar once birlikte yaşadık.

 

Din ortak paydasıyla yapılamayan duygudaşlık, işbirliği bugün ortak sol ideoloji gibi bazı konularda Kürt siyaseti ve Türk solu arasında gerçekleşmektedir.

 

Kürt siyasi hareketi hakkında statik değişmezliğini varsaydığımız kabuller var. Bu kabullere, mesela dindar Kürt, solcu Kürt vs. gibi kimliklerin fikirleri ve sosyal tabanlarının geçişken olamayacağı, evrime veya mutasyona uğrayamayacağı şeklindeki algılar örnek verilebilir. Veyahut PKK’nın aslında bir Ermeni sorunu olduğu gibi dahiyane tespitler, tabii bu arada birileri de Türk Sağı içinde kimlikler tezgahı açmazsa…

 

Bir açmazımız daha var. Bu da muhafazakâr Kürt milliyetçileri ile bölünmeme konusunda daha iyi anlaşacağımız savıdır. Veya daha kötüsü, “eşit olarak hak talepleri konusunda müzakereye oturmaktansa, bölünelim daha iyi” ironimiz. Yani yüzleşmek istemediğimiz kimliklerin taleplerinden, her koşulda kaçınamama durumumuzda gösterdiğimiz gerçekçi olmayan tepki.

Beyaz yakalı Türkler

 

Türk sorununun bir diğer önemli parçası, ‘beyaz yakalı Türkler’dir. Ekonomik bağımsızlığı ve bireyselliği elde etmiş olan bu kesim vatanseverliği post modern bir Avrupa seküler milliyetçiliği tarzında yorumlamaktadırlar. Vatanın bütünlüğünden ziyade yaşadıkları toprak parçasının refahını, istikrarını ve ortak duygudaşlığını önemsemektedirler. Sol Türk entelektüellerden bir kısmını da bu sınıfa dahil edebiliriz.

 

Yaşadığımız son gelişmeleri, genç Cumhuriyetimizin henüz sağlıklı bir tarihsel zemine oturamamış, kısmen başarabildiği seküler Türk kimliğimizin bir diğer sancısı olarak da nitelendirebiliriz. İmparatorluğun enkazından kurtulabilen, ortak çatımızın direkleri olan ve göç travmaları yaşayan milyonlarca Balkan ve Kafkas menşeyli farklı etnik kimliklerden olan insanlarımız vardır. Bunlar bu toprakları vatan kabul etmişler yeni üst kimliklerini de Türk itlak etmişlerdir. Bu yeni kimliğin inşaasında ve Kürt sorununa karşı Türk sorununun tartışılmasında onların duyarlılıklarını da göz ardı etmememiz gerekmektedir.

Kürt siyasi talepleri ve devletimiz arasındaki şiddet ilişkisi, yeni tanımlanan anayasal kimliğimiz üzerinde derin bir kaygı oluşturmaktadır. Tabii kendi kullandığı savunma mekanizmaları ile birlikte bastırma, akla uygunlaştırma, yansıtma, inkâr, yer değiştirme, karşı tepki kurma, kendine yöneltme, yalıtma ve somutlaştırma gibi. İlgili Kürt çözümünün psikolojik yönü politik yönünden daha öne çıkmaktadır.

 

Psikolojisinin kötü yönetimi politik çözümü iyice karmaşıklaştırmaktadır.

Türk sorunun temelinde narsizimden (kendini sevme) öte kaygı yatar, Kürt sorununun özünde de Kürtlerin kırılan onuru yer almaktadır.

 

Türk son zamanlarda ötekisinin olmadığını, Kürt’ün öteki taleplerini bu nedenle anlayamadığından dem vuruyor. Kürt ise henüz ötekisini netleştirebilmiş değil. Özde Kürt ve Türk’e doğru bir şekilde “öteki” tanımı yaptırıldığında birbirleriyle karşılaşmayacakları gösterilebilmelidir.

 

Bu konuda sorumluluk, Türk sorunundan Kürt sorununa bakabilen ve Kürt sorunundan da Türk sorununa bakabilen karar vericiler ve aydınlarımızın gözüküyor.

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir