Mücadele

Küçükken çoğu genç gibi, Tommiks, Teksas veya Kaptan Swing okurdum. Öğretmenlerimiz de, bu resimli romanları zararlı diye toplatırlardı. Bu romanların masum, ama Amerikan ulus inşasına ait çizgi romanlar olduğunu sonradan fark edebilmiştim.

Bir gün merhum babam bana sitem ederek “ Bizim tarihimizin her aşaması kahramanlık destanlarıyla doludur, onları neden okumuyorsun?” diye sordu. Sonradan beni Cağaloğlu’nun kitapçılarının tozlu raflarının, kağıt kokularına alıştırdı.

Radyoda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ‘ Kahramanlar geçiyor ‘ programını dinleyip, Yavuz Selim, Şah İsmail’den başlayıp III. Murad devrine kadar romanları okuyup, adeta uygulamalı olarak ayda bir Topkapı sarayını gezmek ne kadar etkileyici olurdu bilemezsiniz.

İlginçtir gerek Tülbentçi, gerekse Bekir Büyükarkın veya Turhan Tan’ın romanları hep tarihin seyrini roman kahramanlarının değiştirmesi üzerine kurgulanmıştı. Çaldıran savaşında Yakup, Hasan Can ve arkadaşları, Haçova’da da akıncı Koca Memil ve Hızır Şeyhin bu misyonları üstlendiğini okuyabiliyordunuz.

Romanların kahramanları ile rahat özdeşim kurabiliyordunuz. Ama doğrusu en depresif ve hüzün verici romanlarda 1600’lü yıllardan sonrasını yani Osmanlı’nın duraklama devrini anlatan romanlar oluyordu. Büyükarkın’ın ‘ Belki bir gün’ romanında duraklama devrinde, Balkanların şirin kasabası Yerköy’den Payi-taht’ın merkezi İslambol’a uzanan hüzünlü bir hikaye anlatılır. Bu hikayede Saray bürokrasisinin yolsuzluğu, yönetenlere ulaşmada güçlükler, yerel insanlardaki gammazlamalar ve tabi ki ulaşılamayan sevgili anlatılırdı. Romanı bitirmek, adeta kötü bir rüyadan uyanmak gibi bir şeydi.

Tanzimat dönemi ve sonrası romanlarını okuyabilmek benim için zor ve sıkıcıydı. Zira çok miktarda bürokratik oyuncu, entrika ve anlaşılamayan gelişme vardı. Romanın ancak sonunda resmi tamamlayabiliyordunuz. Açıkçası Tanzimat dönemine ait birkaç romana başladım ama bitirdiğim bir kitabı hatırlayamıyorum.

Bu kadar roman okuyup, bu kadar yer gezdikten sonra Osmanlıya olan ilginiz doğal olarak bu seviyede kalamıyor. On iki yaşımdayken bu doğrultuda Hammer’in Osmanlı tarihi, Enver Behnan Şapolyo’nun Osmanlı Sultanları tarihi, Abdülhamit’e ilişkin birkaç kitap ve R. Ekrem Koçu’yu okumuştum.

Osmanlıyı bu yollardan öğrenirken, Orta Asya tarihi ; Karahanlılar, Cengiz ve Kirman Selçuklularını Suat Yalaz’ın Karaoğlan çizgi romanlarından öğrenmiştik. Malkoçoğlu çizgi romanları da Macar ovalarında Osmanlı akıncılarının gönül maceraları hakkında sizlere bir bilgi verebiliyordu !

Ben geç gelen, ailenin tek çocuğuydum. Annem ve Babam Atatürk’ü Ankara’da görmüşlerdi. Liselerinde N. Fazıl öğretmenleriyle tanışmışlardı. Merhume Anneannem Abdülhamit dönemini hatırlar, Ermeni mezalimini ailesiyle Erzurum’da yaşamıştı. Babam da dayısından intikalle Kemah suyunun Ermeni sivillerin kanlarıyla nasıl kızıla boyandığını nakil ederdi.

Orta okuldayken, lisede de kullanmak üzere büyük bir coğrafya atlası aldırmıştım. Coğrafyadan ziyade bu büyük atlası tarih atlası olarak kullanıyordum. İki ayrı coğrafi aidiyet havzası çiziyor ve renklendiriyordum. Gönlümden bu bölgeleri siyasi olarak da bir bütün olarak görmek geçiyordu. İngilizce tabir ile ‘happy old days’. Birisi Orta Asya ve ön Avrasya’yı içeren Türk coğrafyası, diğeri de Afrika’yı da dahil eden İslam coğrafyası.

Lise yıllarımda çoğu Sağcı genç gibi, bizi Türk ve Müslüman kardeşlerimizden Emperyalistler ve Siyonistler ayırdı diye düşünürdüm. Bu nedenle Türklüğü birleştireceğini iddia eden ‘Ülkücülere’ ve Müslümanları birleştireceğini iddia eden ‘Akıncılara’ sempati duydum, ama bu işi nasıl yapacaklarına da bir türlü ikna olamadım.

O dönemlerde bizim için sol gruplar emperyalizmin ve Rusya’nın köleleriydiler. O memleket çocuklarının uyandırılması gerekiyordu. Haydarpaşa lisesinde ben ve bir arkadaşım hariç Sağcılar Halkın türevleri gruplarından dayak yiyerek okul değiştirmek zorunda kalmışlardı. Bir Ermeni arkadaşımla Türklük- Ermenilik kavgası yüzünden boğaz boğaza geldiğimi hala utançla hatırlarım.

O dönemlerde genel kanaat, ‘ Batı’ karşısında yenilgimizin temel nedeni milli ve manevi değerlerimizden uzaklaşmamızdı. Batılılaşma ve ilgili devrimler, hiçbir şeyin çaresi değildi, sadece kültür emperyalizmine teslim olmamız anlamına geliyordu. Lozan bir ihanetti. İngilizler dolaylı bir tavizle İstanbul’u terk etmişlerdi. Gün gelecek bu ‘Millet’ şaha kalkacak eski kaybedilmiş Osmanlı topraklarında bir şekilde var olacaktı. Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması önemli bir semboldü.

Kendi yaşadıklarım ve gözlemlerime ilişkin bu tip örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Bugünün ülke yöneticilerinin 1970’li yıllarda, bahsettiğim koşullarda yetişen ülkücü, mücadeleci veya akıncı gençlerden oluştuğunu unutmayalım.

Bu gençlerin psikobiyografilerinin veya o günkü tarihsel fantezilerinin anlaşılması önemlidir. Bu, bugünkü yöneticilerimizin kuşağının, bugünlere ilişkin kararlarını hangi ruh durumu içinde verdiklerini de bizlere anlatabilecektir. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana liderlerimizin girdiği bu psikozları topluma da yaşattıklarını görebilmeliyiz. Bu, aynı zamanda hem çok ihmal edilen, hem de bugünümüze yaşamımızı direkt etkileyen bir husustur.

Türk sağı açısından üzücü bir durum da, o dönemin yaşanan olaylarını siyasal ve psikolojik atmosferinin bugünlere, yeni gençlere kültür ve sanat yolu ile aktarılmamasıdır. Aşağıda açıklamaya çalışacağım psikolojik süreçlerden ‘yas tutma’ sürecinin burada işlerlik kazanması gerekmektedir. Yas tutma ve sağlıklı kuşak geçişleri depolanan aktarımların sağlıklı yapılmasıyla gerçekleşir.

Bunun adı da, yaşanan olayların roman, sinema veya farklı kültürel çalışmalarla anlatılmasından geçiyor.

Geçen Şehir üniversitesinin kurucularından akademisyen bir arkadaşımı ziyaret ettiğimde, bana Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi anlayabilmek için, Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ romanını okuduğunu söyledi. Bende kendisine bırakın 1970’leri, bugünü dahi gelecek kuşaklara anlatabilecek romanların, filmlerin olmadığını belirttim. Kendisi önce durakladı, sonra da biz bilmiyoruz belki de vardır tereddütlü cevabını verdi.

İşin trajik tarafı, 70’lerin atmosferini hep sol kökenli yönetmenler işlemeye çalıştı. Bu yönetmenler Orhan Pamuk romanları kadar bile objektif olamadılar. Çağan Irmak, Çemberimde Gül Oya’da bunun güzel örneğini verdi. Maalesef bu başarılı yönetmenler bu tür politik filmlerinde Türk sağını anlayıcı tavırdan ziyade, suçlayıcı tavrı tercih ettiler. Bu filmlerin genelde, 12 Eylül işkenceleri, kızlarla ilişki kurmakta bile becerikli olamayan geniş paçalı, robot kafalı Türk sağcıları ve karşılarındaki yurtsever devrimci gençler hep ayrılmaz birer parçaları oldular.

Türk sağının İslami kesimi bu kapsamda ‘Milli Sinema’ adı altında Yücel Çakmaklı ve Mesut Uçakan gibi yönetmenlerle çıkış yakalamaya çalıştı. Ancak sonlandıramadı. Batılı hayat tarzı, İnönü dönemi baskıları ve başörtüsü mağduriyeti gibi konular işlenmeye çalışıldı. Fransız kompozitör Maurice Jarre’nin yaptığı Çağrı filmi müziği, neredeyse ibadet müziği haline getirildi. New age müzisyeni Hintli Nanni’nin müzikleri ise İslami radyoların vaz geçilmez fon müzikleri arasına girmiş durumda.

Osmanlı parçalanırken kurulan çiçeği burnunda Cumhuriyetimiz TSK, Milli eğitim vb kurumlarıyla sert geçişler yapmak zorunda kaldı. Yaslar ertelendi. Türk sağı da bu süreçten bağımsız düşünülemezdi.

Yıllar önce Alman parlamentosunda bir komisyon ‘Balkan savaşlarının bugünkü Türkiye siyasetine etkisi’ adı altında bir çalışma yürütüyordu. Prof. Üstün Dökmen de bana Amerikalı bir STK’nın Türkiye’nin farklı bölgelerinden insanların rüyalarının analizini yaptırdığını söylemişti.

Gerçekten son 150 yıllık tarihimize sığan Balkan savaşları ve 93 Harbi ardından patlayan Anadolu’ya Balkan ve Kafkas göçleri. Bunlar travmalarıyla ( olumlu anlamda ) genç Cumhuriyetimizin yeni kimliğinin oluşmasına büyük katkı sağlamışlardır.

Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Abazalar, Gürcüler veya Çerkezler alt kültürlerini korumak ve dayanışmalarını devam ettirmekle birlikte kendilerini tavizsiz bir ‘Türk’ ıtlak etmişlerdir. Kürt sorununa da yaklaşımları tavizsiz hep bu merkezde oluşmuştur.

Türk sağı da maalesef Kürt ve Ermeni meselesiyle doğrudan yüzleşmekten hep kaçınmıştır. Bir Kürt edebiyatçısı olan Halit Yalçın bunu şu ifadelerle özetliyor: “ Kürtler yaşadıklarını, Ermenilerde öldüklerini anlatmaya çalışıyorlar ama Türk sağı anlamak istemiyor”.

Psikolojik gelişim süreçlerinde bilindiği gibi bebeklerde iyi ve kötü ayrımı oluşur. Sağlıklı ergenlik süreçlerinde iyi ve kötünün ara geçişleri, birlikte bulunmalarının normal olduğu kabulü yerleşir. Narsistler hatalarını kabul ettikleri zaman, parçalanmaktan ve dağılmaktan korkarlar. Erdem olan iyi ve kötüyü bir arada tutabilmektir.

İnsanlar bazen travma yaşadıkları zaman, ruhsal olarak gerileyebilir, iyi ve kötüyü bir arada (eleştiriyi) tutamayabilir. O içsel kapasite nasıl kazanılabilir bu sorunun cevabı da, Türk sağının serencamı açısından önemlidir. Sağlıklı gelişim evrelerini tamamlayamamış gruplar veya bireylerde, iyi ve kötüyü bir arada tutmak olgunluğunu ve cesaretini gösteremezler. Kötüyü kendilerince “arındırmaya” başlar ve başka tarafa yansıtırlar. Bu suçluluk duygusudur ve utançtır da aynı zamanda.

Türk tarihinde hiçbir zaman utanılacak bir olayın olamayacağı kabulü de böyle bir şeydir. Kürtleri mağdur eden biz değil, diğerleriyle birlikte Avrupa’ydı. Boşnaklar, Arnavutlar ve Çerkezleri hiçbir zaman mağdur etmediğimizden onlarla asil ve kahraman Türk fantezisini ( gerçeğini) yaşayabilirdik. Ermeni sorunuyla ilk yüzleşebildiğimizde içimizdeki asil, kahraman ve dindar kendilik temsilimizin zedeleneceğinden ürküyorduk.

Türk sağ duyarlılığı doğal olarak bir cihan imparatorluğunun dağılması ve yeni kurulan devletin varlığına iç-dış tehdit kaygısı üzerine inşa edilmiştir.

Önceden ifade ettiğimiz gibi özellikle; göçler ve savaşların oluşturduğu travmalar nesilden nesile gerek subliminal kodlarla, gerekse açık olarak aktarılmıştır. Yeni doğan çocuklarımıza, masallarda, ninnilerde, şarkılarda (Yemen türküsü), ders kitaplarında, anlatılan hikayelerde, deyim ve atasözlerinde bunlar anlatıldı.

15 Temmuz Cunta kalkışması, PKK-İŞİD terör saldırıları, Suriye iç savaşı veya Gezi olayları Türk sağındaki iç-dış tehdit ve parçalayacaklar algısını güçlendirmiş, milliyetçi ve İslamcı kanatları çok daha yakınlaştırmıştır. Bu yaşananlar, psikolojide ‘regresiyon-gerileme’ denilen, gruplarda içe kapanma ve tarihteki eski referanslara dönme süreçlerini hızlandırmıştır.

Kendi içine çekilen gruplarda öteki algısının güçlülüğü, grubu bir arada tutabilmenin gerek şartıdır (bunun bir benzerini de, yurt dışındaki Ermeni diasporasında görebiliyoruz). Zira ben, ben olunca; sen, sen oluyorsun. Son dönem Türk sağının düşünsel önderlerinden Prof. A. Davutoğlu’nun ortaya koyduğu “medeniyetimizin ben idrakı” kavramı da, bu yaklaşım içinde düşünülebilir.

Elli küsur yaşındayım, on yaşımdan bu yana siyaseti ve medyayı izlerim, sosyal medyada bu kadar yoğunluklu ‘ ihanet’ ve ‘sadakat’ kelimelerinin kullanıldığı dönemi göremedim. Hangi grup gerilerse bu tip semptomlar görülebiliyor. Türk sağ mahallesi bugüne kadar kendini hep iyi (+) tarafta gördü. Bu konuda üretilen mitler kaynak gösterilen hadisler tükenmedi. Küçük bir eleştirel (-) bakış bile yıkıma neden olabilir kaygısıyla mahalle baskısıyla karşılaşılabildi.

Kabul etmek gerekir ki, Türk toplulukların İslam’ı kabulü ve geçişi, hızlı gerçekleşmiştir. Aynı şekilde Osmanlı’nın İslami yapısından laik Türkiye’ye de geçiş sert olmuştur (dil ve kıyafet adaptasyonu gibi). Yasların doğru tutulmasını veya aktarımların doğru yapılmasını sağlayamayan hızlı geçişler problemleri ardında bırakır.

Özellikle Türkiye’deki Laik kesim, CHP ve TSK, Osmanlıya dönmenin kaygısını hep yaşadı. Bu kapsamda dini semboller ve özellikle de “Başörtü” den rahatsız oldular. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, dini motiflerin bastırılmasının acısını halk yaşayamadı. Başka bir değişle yasını tutamadı.

Bu alışkanlık Türkiye’deki her bir grup için geçerliydi. Her bir grup birbirini bastırmaya çalıştı. Ordu, Kürtler ve İslamcılar bugünlere böyle geldiler.

Bastırılarak asimilasyon olmuyor. Ergen çocuk bile dersi rıza üretilerek çalışabiliyor. Çocukluğumuzda kötekten duyduğumuz utancın iyi olduğunu kabullendiriliyoruz. Anne ve babamızın iyi olmayan özelliklerini kabullenemiyoruz. Anne ve babalarımızın bireysel kimliklerinin sağlamlığı ile çocukların kimliğinin dış etkilere açıklığı arasındaki ilişkiyi görebilmeliyiz. Otoriter tabana oturmuş örf ve anneannelerimizi ikna üzerine inşa edemiyoruz. Çocuklarımızın kimlik parçalanmasından endişeleniyorsak, kötüyü de içine alabilecek, eleştiriye açık kişilikte yetiştirebilmeliyiz.

Türk sağı değerleriyle övünebilmeli. Ahmet Davutoğlu ve İbrahim Kalın gibi inşa edici aydınlar, ben idraki, kapsayıcı medeniyet ve kadim şehirlerde bunları güzel ifade ederler. Bunları gerçek bir zeminde yapabilmenin koşulu da, tarihsel endişe ve suçluluk duygularıyla yüzleşebilme cesaretini gösterebilmesidir. Türk sağı ve Kemalistler Orta veya İlk çağ referanslarıyla gerilere değil, ortak gelecek inşası amacıyla ileriye bakmak zorundadırlar.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir