Turk Saginin Dusunce Atlasi Final.pdf

Kitap yazmanın ne kadar ciddi ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu anlamış bulunmaktayım. Zaman zaman Rönesans sanatçılarını, Divan Edebiyatı şairlerini veya çağdaş bestekârların bir hayat boyunca neden bu kadar az eser üretebildiğini veya neden daha fazlasını üretemediğini içimden sorguladığım olmuştur. İnsanların birikim elde etmesi maddi ve manevi emek ve süre gerektiriyor; ama en az bunlar kadar ilham veya yaratıcı düşünce de sizin isteğinize göre değil, sabrınızın testine bağlı olarak kendi isteğine göre geliyor.

 

Kitap yazmak da bana göre böyle bir şey. Anladığım kadarıyla yukarıda ifade ettiğim hususlara ne kadar riayet ederseniz kitabınızın raf ömrü de o kadar uzun olabiliyor. Belki de insan sonsuzluğa yönelik yaratıldığından unutulmaktan hoşlanmıyor hep bir şeylerde kalıcılık arıyor. Eskilerin “eser bırakmak” tabiri de içinizde bu çağrışımı yaptırıyor.

 

Bu kitabı benim de bir kitabım olsun diye yazmadığımı söyleyebilirim. Görebildiklerimin orijinalliğinin yarattığı farkın ve bunları gelecek kuşaklara aktarabilmenin sorumluluğunun benim için temel bir motivasyon olduğunu düşünüyorum.

 

Türklük, Müslümanlık, nizamı âlem, vatan gibi kavramlar; modern öncesi ve modern zamanlarda, farklı yorumlarıyla da olsa bundan sonra da belki de kazanacak yeni anlamlarıyla birlikte topraklarımızda kıyamete kadar hep var olacaktır.

 

Gençliğimizde bu mukaddesler için ancak “sağcı” olarak mücadele edilebileceğine inanmıştık. Bugünkü muhafazakâr mütedeyyin aydınlar doğal olarak bu sağcılık ve muhafazakârlık tanımı Avrupa’dakilerine tam benzeşmiyor[1], niçin bu sağcılıkta ısrar ediyorsunuz diye soruyor. Görüştüğüm değerli aydınlardan bir kısmı bu mücadeleye bugün “yerli ve milli” tanımı kullansalar da, peki bu aynı zamanda “yerli ve milli” olmayanlar kimlerdir, bunlar hep muzır şeyler midir sorusunu da aklımıza getiriyor.

 

1980’lere kadar “sağın” tanımından rahatsız olmayanlar bugün de ortak bir kültürel/siyasal çadır altında[2] aynı siyasal ve sosyal reaksiyonları göstermektedir. Hatta pek hoşlarına gitmese de Türkiye’nin öteki tarafı için bu çadırın altındakiler sağcı diye adlandırılmaktadır. Muhtemelen 1960 ve 70 Kuşağı’nın sağ-sol, milliyetçi-komünist, Akıncı-devrimci, ilerici-gerici tanımlamaları 2020’lere doğru muhafazakâr/mütedeyyin-laik/seküler, AK Partililer-Geziciler, yerli milli/Türk tipi – yabancı/uluslararası diye kendi mahallelerinde adlandırılma eğilimine giriyor.

 

On dokuz yıl önce TSK’dan mecburi hizmetimi tamamlayıp istifa ettiğimde ilginç iki rüya görmüştüm. “Rüyamda bir subay mezarlığı vardı. Mezarlık aynen Amerikan mezarlığı gibi bakımlı ve temizdi. Her bir subayın mezarı Hıristiyan Haç’ı şeklinde yapılmıştı. Helikopterle mezarlıktan yükseldikçe haçlı mezarlıkların şekli yüksekten kuşbakışıyla ‘Ay ve Yıldız’a dönüşmüştü. İkinci rüyamdaysa devamlı gittiğim bir mescit vardı; ancak bu mescit bir deprem geçirmiş ve geriye sadece minberi ve beton zemini kalmıştı.” Aslında bu rüyalar benim gerek TSK ve gerekse İslam’a bakış açımın ezoterik ve egzoterik (içe ve dışa dönük) ipuçlarını da veriyordu. Anladığım kadarıyla birinci rüyada TSK’nın bireylerinin yaşam tarzlarının değil varlığının Türk ve İslam dünyasındaki önemi vardı. İkinci rüyadaysa terapist arkadaşımın da yorumlarıyla din anlayışımda sadeleşme ve öze dönüş bana gösteriliyordu.

 

Ben de bu kitapta kendi tanımımla bir Türk sağcısı olarak kendi tecrübelerimi ve öze dönüşe ilişkin eleştirilerimi sizlerle paylaşıyorum. Bunları anlatırken bu alanda muhafazakâr cenahtan bu seviyede öznel bir eleştiri olmadığını görebiliyorum. Bu durum da, böyle bir kitabı yazma noktasında beni cesaretlendirmiştir.

 

Bu ülkede yaşayanların geleceği için, şeriatın temel esaslarından da olan “neslin bekası” için esas olan gençlerdir. Zaman zaman gittiğim konferanslarda beni dinlemeye çalışan muhafazakâr kısmi tesettürlü kızlarımız ve delikanlılarımızın dertsiz ve sorgulamayan anlamsız bakışlarını görmek hep gelecek için şahsımı kaygılandırmıştır. Bu kitap, perdeyi de ülkemizi seven tüm aydın okuyucularımıza aralamak şartıyla, dar kapsamda aile içi yapılan bir eleştiri denemesidir de.

 

Kitap iki temel bölüm olarak tasarlandı. İlk bölüm kendi deneyimlerim ve analizlerimden oluşmakta. Bu bölümde okuyucuyu sıkmamak amacıyla yaşadığım kısa anılarla, genellikle konulara giriyorum. Analiz ve teoriyi de işin içine katarak resmi tamamlıyorum.

 

Ele alınan başlıklar aslında her biri ayrı bir kitabın konusu olabilecek nitelikte. Özellikle düşünce atlası başlığında elimden geldiği kadar teorik çerçeveye girmeye çalıştım, zira bu önemliydi.

Bugünün Türk sağcılığının temelini oluşturan “Türkçülük”, “İslamcılık”, “Yeni Osmanlıcılık” gibi düşüncelerin kendi toplumumuzun anlam dünyasında nerede durduğunu ve bugünlere nasıl geldiğini açmaya çabaladım.

 

Kitabın “Söyleşiler” bölümü oldukça zaman almış ve çaba gerektirmişti. Görüşülen kişiler arasında Türk Sağının 60 ve 70’li kuşağından bir Cumhurbaşkanı, TBMM Meclis başkanı ve Başbakan’da var. Söyleşilen değerli insanlar meşhur olup olmamalarından ziyade Türk sağcılığın düşünsel ve eylem haritasına içeriden ve dışarıdan vâkıf olan kişilerden seçilmiştir. Söyleşiler okuyucuyu bilgilendirecek hem de tarihe bir yolculuk yaptıracaktır.

 

Kitabı okurken akademik silsile ve kaynakçalar hakkında eleştiriler olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki bu kitabın kendini anlatabilme noktasında bir tutarlılık iddiası vardır ama akademik bir iddiası ise hiç olmamıştır.

Başta bu çalışmayı teşvik eden Mahfil yayınları ve editoryal ekibine, röportajlarım konusunda bana destek veren değerli aydınlarımıza teşekkürü bir borç bilirim.

 

Eskilerin deyimiyle, gayret bizden Tevfik Allah’tandır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]                                                                      Popüler deyimle buna Türk tipi/Alaturca muhafazakârlık veya sağcılık da diyebiliriz.

[2]                                                                      Adalet ve Kalkınma Partisi’ne gösterilen teveccüh gibi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir