öteki

” Ey düşmanım, sen benim ifâdem ve hızımsın; Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın !.. ”   N. Fazıl Kısakürek

Düşünen herhangi bir insan için herhangi bir ideoloji, felsefe veya bakış açısı tüm insanlığa dair bir şeyler önermiyorsa sorunludur. Bu açıdan Türk sağı belki acelesinden, belki de yüzleşmek istememesinden “öteki “ne ilişkin sorunlarını tartışmayı hep geçiştirmiş veya ertelemiştir. Türk sağında ötekiler pek zikredilmemiş, varlıkları meçhul olarak tanımlanmıştır. Ermeni tehciri, Kürt sorunu, Alevi hakları vb gibi öteki konularla yüzleşme “devletin ve milletin bekası” namına ertelenmiştir.

Bir sistem veya ideolojinin ne kadar öteki’ni hazım etme kapasitesi varsa veya öteki için de bir şeyler vaz edebiliyorsa, o kadar da evrensel ve kalıcı olma özelliği taşıyacağı açıktır. “Nizamı alem ülküsü”nü şiar edinen Türk sağının öteki sorunuyla yüzleşmeyi tercih etmemesi benzer bir problemdir.

Bir düşünce sisteminin içinde diyalektiğin var olabilmesi, o düşüncenin tartışıla bilirliğini, olgunlaşabilirliği ve içinde ötekilerinin de barınabildiğinin bir başka kanıtıdır.

Diyalektik kavramı eski yunandan, modern sonrası döneme kadar, değişik içeriklerde yorumlanmıştır. Aristo, Kant, Hegel, Marks veya tasavvuf diyalektiği gibi tanımlar kullanabiliriz. Genel olarak diyalektik için “Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak, doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yöntemi” denilebilir.

Yerlerin ve göklerin bir Tanrısı varsa, ülkenin de bir hükümdarı olmalı ve ona itaat edilmelidir mantığı milliyetçi sağda 70’lerde yaygın bir mantık olagelmiştir. “Fasık bile olsa sizden olana itaat ediniz” veya “İslam’da ilk birkaç yıl hilafet vardır geri kalan saltanattır” şeklindeki tartışmalı hadisler ( Emevi dönemi) benzer anlayışın birkaç argümanıdır. Bu bakış açısını destekleyen yaklaşımı Bedri Gencer ilgili yazısında Ahmet Cevdet paşayı referans vererek şöyle ifade ediyor ;

Siyasal kültürün belki de entemel değeri, siyasî meşruiyeti temsil eden hükümdara itaattir (Neumann,

1999: 126). Hükümdara itaatsizlik, hatta suikast, akla bile getirilemeye-

ceğinden hazırlık komisyonu üyeleri arasında Cevdet Paşanın da yer aldığı

Cezâ Kanunnamesi’ne bununla ilgili bir hüküm koyulmamıştı (Ahmed

Cevdet Paşa, 1986: II/83). Özellikle örgütlü siyasal muhalefete hoşgörü

yoktur. Paşa, toplumda herhangi bir siyasal hareketi fitne vü fesad’ olarak 

algılar; yani düzensizlik getiren bir karşı düzen (Neumann, 1999: 190). Siya-

sal kültürümüze özgü, örgütlü muhalif toplumsal hareketlere yapıştırılan

“fitne-fesat cemiyeti” yaftası Paşada da sıkça karşımıza çıkar”

Ancak İslam uygarlığının sıçrama noktalarına baktığımızda işin renginin pek de öyle olmadığı açığa çıkıyor. İslam uygarlığının Roma ve Yunan ile yüzleştiği ve sıçrama yaptığı iki temel merkez vardı. Birisi Bağdat’ın Beyt-ül hikme’si diğeri de Endülüs’ün Kurtubası idi. Buralarda tartışılan zahiri ve batıni ilimlerin ( Kelam, mantık ve tasavvuf gibi ) temelinde “diyalektik” ve “öz eleştiri” yatıyordu.

M.G.S Hodsgon’un dediği gibi, İslam’ın üçüncü başarılı yürüyüşü Osmanlı hikayesinin ardında, ötekilerine yönelik Yesevi dervişlerinin “ağyarımız-ötekimiz yoktur bizim” felsefesi yatmaktaydı.

Aslında Kuran tefsirleri ve bakış açısında “Sen hiçbir şeyi boşuna yaratmadın” Ali İmran 191 ayetinde ‘Şeytan’ı ve kötülükleri emir edici ‘Nefs’in boşuna yaratılmadığı belirtilmektedir.. Tam tersine “Ruh Rabbimin emrindendir” İsra -85 de belirtildiği gibi Ruhun ( İnsanın ) olgunlaşması Nefs ve Şeytan’ın varlığına bağlanmış durumdadır. Bir bakıma tartışılmaz bir diyalektik ilişki tanımlanmıştır.

Kuran’da başta insan olmak üzere tüm canlıların ikili bir sistem ( erkek-dişi) yaratılışından bahis eder. R. Guenon kitabında ;

“Harfler ilminin geleneksel verilerine göre, Allah evreni harflerin ilki olan ‘elif’ ile değil, ama ikinci harf olan ‘Be’ ile yarattı. Hakk-tevhid zuhurun ilk ilkesi olsa da, bu zuhur doğrudan doğruya ikiliği varsayar. İşte bu yüzden ‘Be’ ya da karşılığı olan harf, kutsal kitapların ilk harfidir. Tevrat ‘Bereshith’ Kuran ‘Bismillah’ ile başlar.”

Türk sağındaki düşünce ve metodoloji krizini, son 200 yıldır İslam dünyasının düştüğü medeniyet krizinden bağımsız düşünemeyiz. Osmanlı’nın maruz kaldığı devlet ve sistem krizi, politik-siyaset nedenli kabul edildi. Batı’nın aydınlanmacı tezler için yorumladığı Antik-Yunan ve Arap kadim kaynakları, pragmatik politik kısa vadeli çıkarlar için kullanılabilecek birer enstrüman olarak araçsallaştırıldı ( batılılaşma). Osmanlının sistem krizinin arkasında İslam dünyasının medeniyet krizi olduğu anlaşılamamıştır. Bugün de Türk sağında aynı pragmatizmin emarelerini görülmektedir.

, Antikve Arap kaynaklardan nasıl bilgiyi alacağına dair metodu üretti, tercihleri doğrultusunda bilgiyi dönüştürdü. Bizlerin ise hala kafa karışıklığımız ve hamasetimiz sürüyor.

Bağımsız ve nasıl düşüneceğimizi bilemiyoruz. Bunun ihtiyacını ve bunun sancısını henüz hissedemiyoruz. Türk sağı şu görünmeyen düşmanlarını, doğru bir düşünce yöntemiyle görünür kıldığı ölçüde, düşmanlarının azaldığını ve ötekiyle yüzleşme cesaretini bulabildiğine şahit olacaktır.

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir