Filibeli Ahmed Hilmi Turk Ruhu Nasil Yapiliyor 758×403

Emperyal geçmişi olan ulusların jeopolitik yaşam alanı güvenliği sorunu ve iddiası akademik olduğu kadar diplomatik bir tartışma… Alman, Rus veya Britanya “psyche”sini tartışıyoruz da neden 600 yıllık emperyal Osmanlı geçmişi olan parçalanmış Türk “psyche”sini tartışmıyoruz, sormak geldi içimden.

Medyascope’ta Sağduyu programımda Sayın Davutoğlu ile Rus yayılmacılığını ve jeopolitik yaşam alanı kavramını konuştuk. Bu akademik nitelikte ve tarihsel perspektif ağırlıklı bir söyleşiydi. Kendisi Rus jeopolitik yaşam alanını 700 yıllık bir zaman dilimi içinde anlattı. Dinyeper nehrinin öneminden ve o dönemki Rus prenslerinden bahsetti. Bir bakıma Davutoğlu, Ukrayna ile Rusya’nın temel uzlaşmazlık konusu olan Kırım ve Donbas’ın geçmişinden bugüne benzerliğinden söz ediyordu. Rusya ise bugün jeopolitik yaşam alanının güvenliğini savaşarak, sivil hedefler dahil yok ederek sağlamaya çalışmakta.

Emperyal geçmişi olan ulusların jeopolitik yaşam alanı güvenliği sorunu ve iddiası akademik olduğu kadar diplomatik bir tartışmadır da. Malum Hitler Almanya’sı Polonya’yı bu gerekçelerle işgal etmiş ve durdurulamamıştı. Söyleşimizde Rusya kadar Almanya’nın da emperyal geçmişine, ilgi ve etki alanlarına değinmiştik.

Yaşam alanının güvenliği askeri olarak mı sağlanır?

Aslında jeopolitik ilgi ve yaşam alanına nüfuz edebilmek ve güvenliği sağlayabilmek için asker gönderip imha etmek gerekmiyor. Bu biraz da Rusya gibi bir ülkenin tarihinde uzlaşmadan ve demokrasiden hiçbir şekilde nasibini alamamasına da ilişkin gözüküyor. İçeride güvenlik rejimi ve otokrasi ile yönetilen bir Rusya’nın dışarıda jeopolitik yaşam alanını ortak geçmiş, kültür ve ticaret ile doldurması mümkün gözükmemekte.

Ancak aynı şekilde bugün Alman tanklarının II. Dünya savaşında ulaşabildiği tüm Rusya-Ukrayna bozkırlarına, Alman otomotiv ve alt yapı endüstrisinin yatırım ve ticaret yolu ile ulaşabildiğinden bahsedebiliyoruz. Zira şimdilik Almanya oturmuş bir demokrasiyle yönetilmekte. Benzer örneği Britanya ve İngiliz Uluslar Topluluğu arasındaki ilişkiler için de verebiliriz.

Bu alanda teori ve pratikte yetkin biri olarak Ahmet Bey, söyleşide tarihsel Rus “psyche”sine[1] atıf yaptı. Ona göre Çarlık ve Sovyet emperyal geçmişi olan Rus ruhu, Sovyet parçalanması ve yanı başındaki tarihsel bağlantısı olan Ukrayna’nın Batı güvenlik sistemine adaptasyonunu kaldıramadı ve isyan etti. Aslında bu, bir bakıma tarihsel bir bunalımdan çıkış arayışının belki de bir tepkisiydi.

Bakıldığında benzer tarihsel bunalımdan çıkış yaklaşımını, kendilerince I. Dünya savaşını haksız kaybettikleri inancında olan Alman ruhu için de gösterebiliriz. Sosyal demokrat bir yönetimi değiştirip Hitler’i tercih eden Almanya örneği ve yaşanmış II. Dünya savaşı trajedisi bize bunu göstermişti.

Türk “psyche”si

Tüm bu tartışmalar ışığında Alman, Rus veya Britanya “psyche”sini tartışıyoruz da neden 600 yıllık emperyal Osmanlı geçmişi olan parçalanmış Türk “psyche”sini tartışmıyoruz, sormak geldi içimden.

Bilindiği gibi 17. ve 19. Yüzyıllarda yapılan Vestfalya barış anlaşması ve Viyana kongresi modern dünya düzenini belirleyerek ulus devlet sistemine geçişin önünü açmıştı. Rus çarlığı, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluğunun parçalanması ise I. Dünya savaşının sonunu bekleyecekti. Doğal olarak çok kültürlü, ademi merkez özellikli ve etnik yapılı imparatorluklardan tekli yapılı, parçalanmadan tek ulus devlet çıkması beklenemezdi. Ancak Rus çarlığı, ardından Sovyetler birliği adı altında ideolojik ortak bir harçla, parçalanmadan imparatorluğunu sürdürebilmişti.

Osmanlı imparatorluğunu yıkılmaktan kurtarmayı amaçlayan, Batıyı model alan Tanzimat reformları, başta bürokratik işleyiş olmak üzere emperyal geleneğin aksine adeta bir ulus devlet kurarcasına devleti merkezileştirdi. Müslim ve Gayri-Müslim anasırdan oluşan yeni bir tek millet tanımını zorlayan Osmanlı anayasal vatandaşlığını konumlandırmaya çalıştı. Burada, Osmanlıyı, çağdaşı Viktorya dönemi gibi yönetim anlayışı, endüstri ve refah seviyesinde zirveye ulaşan bir Britanya imparatorluğu ile mukayeseden doğal olarak kaçınmaktayız.

Osmanlıyı son yüzyılında yöneten elit, adeta bir imparatorluk değil bir ulus veya ulus topluluğu reformları yapmaktaydı. Anayasal Osmanlı vatandaşlığı, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve seküler Türk ulusçuluğu süreçlerinden bunu anlamalıyız. Olağanüstü koşullarda yapılan Gayri-Müslimlerin Anadolu topraklarından tamamen arındırılması hamleleri artık İmparatorluğun ihtişamını sürdüremeyeceğini ve ulus devletten başka çıkışın olamayacağını gösteriyordu.

Kürt meselesi

1907 gayri resmi İttihat ve Terakki Kongresi ve 1920 Meclisi Mebusan kararıyla M. Kemal Paşa ve arkadaşları Türk “psyche”sinin jeopolitik yaşam alanını Kürtlerin de ana unsur olduğu Misakı Milli sınırları içinde tanımlıyordu.

Ne yazık ki yeni ulus devletimizi, Misakı Milli’nin ana parçası “Musul Vilayeti”ni bugün için de tartışmalı olan bir şekilde Irak krallığına devrederek kuruyorduk. Ortak kimlik yeni ulus devlette, Balkan Müslüman topluluklarında da kapsayıcı anlamda kullanılan Türklük üzerine tanımlanmıştı. Bunu Anadolu’ya 93 harbi ile gelen Kafkas ve 1912 Balkan harbi ile gelen göçmen Balkan halkları içten benimsemişlerdi.

Kürtler özellikle Mezopotamya coğrafyasında eskiden bu yana yaşayan ve ilk Müslüman olan kadim bir halk. Aynı zamanda Anadolu’ya Türklerin yerleşmesi ve devleti idame ettirmesine de bilindiği gibi hep destek vermişlerdir. Kürt anasır, Osmanlı’nın ilk zamanından bugüne kadar ilim ve yönetim dünyasına, hatta Türkçülük ve Türk edebiyatının gelişmesine Ziya Gökalp’ten Yaşar Kemal’e kadar örnekleriyle hala katkı vermeye devam etmekte.

Kürt sorununun içerideki ve dışarıdaki özü İmparatorluk topraklarından sonra kurulan ulusal yapılarda Kürtlerin farklı statü arayışlarında yatmaktadır. Karıştırılan husus da özellikle Balkan ve Kafkas muhacir kökenli vatandaşların Kürt vatandaşlarımızın kadim kültür ve kimliğini gönüllü veya gönülsüz tek bir siyasal kimlik içinde benimseyebileceklerinin varsayımıdır.

Çözüm süreçleri

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana Kürt isyanı adı altında PKK dahil birçok hadise ile karşılaştık. Sayısız insanlar öldü. Güvenlik görevlilerimiz şehit oldu. Fakat bu mücadele hep siyaset ve güvenlik alanında geçti. Bugün dahil devletimizin askeri ve ekonomik kapasitesi güvenlik bazda bu mücadeleyi uzun süre sürdürmeye elverişli. Toplumsal hiçbir ayrımcılık halk bazında yaşanmadı. Bağlar hep sürebildi.

Açılım ve Çözüm süreçleri eksiklikleri ile çok eleştirilebilir. Ancak Cumhuriyet tarihimizde Sayın Erdoğan ve AK parti için bu iki hamlenin olumlu anlamda özgün bir yeri olacağı açıktır. Bu süreçlerin eleştirileri ayrı yazıların konusudur. Belki Açılım ve Çözüm süreçlerinin bugün Türk “psyche”si açısından ne tür bir tepkiye yol açtığını bu yazıdan başka yazılarda da açmaya çalışmamız gerekecek.

Çözüm sürecinin bölgede ekonomiyi canlandırdığı, güveni arttırdığı ve turizmi güçlendirdiği açıktır. Tabii ki PKK’nın çekilme süreci, devlet otoritesinin zaafa uğraması vs sorunlar işin diğer detaylı yönleri.

Çözüm süreci sonuçlarına ilişkin ortaya çıkan temel kaygı, Kürt siyasal kimliğinin ortak aidiyetten uzaklaşarak güçlenmesi ve ilgili ilgisiz her türlü aktörün siyasi temsil rolüne hak kazandığını iddia etmesi denebilir. Bunun başta Türk “psyche”sini ve Devleti rahatsız ettiği söylenebilir. Zira arzulanan, “Ortak Aidiyet”i farklı kimliklerin haklarına saygı duyarak güçlendirmekti. Reformlar, doğru veya yanlış tarihten bu yana aynı amaçla yapılıyorlardı.

Çıkış yolu

Tüm kesimlerin kendini içinde bulabileceği, ortak kaderden içeride ve dışarıda taviz verilmeksizin bir demokratik açılıma, yeni bir Anayasaya, siyasal yüzleşme ve tartışmasız kapsayıcı genel affa veya 1921 ruhuna tabii ki ihtiyaç vardır.

PKK’nın koşulsuz silah bırakması, Türk “psyche”sini gözden geçirmesi, Türkiye’nin de Suriye’nin kuzeyindeki Kürt statüsüne yaklaşımını gözden geçirmesi veya 2010’lu yıllardan esinlenmesi Kürt siyasal “psyche”sini rahatlatacaktır.

Yazının başlarına dönersek; Türkiye’nin başta Misakı Milli olmak üzere Jeopolitik güvenlik alanını güvenceye almaya çalışırken Rusya’nın değil, Almanya veya AB’nin metodunu tercih etmesi içeride ve dışarıda ülkemizi daha güvenli kılacaktır.

Tabii ki öncelikle içeride otoriter güvenlik gerekçeli politikaların terk edilip hukukun üstünlüğünün ve çoğulcu demokrasinin tamamen sağlanması şartıyla…


[1] Psyche- Ruh- Assabiye

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir