Slider Dijitalturkiye

Bugünlerde İYİ parti üzerinden bir ideolojik tartışma yürütülmekte. Bu da merkez sağın demokratik standartlara uygun kapsayıcı bir milliyetçilik anlayışı ihtiyacı üzerinedir. Ülke sürekli kutuplaştırılmakta. Nefret ve öteki söylemi insanları kimlikleri üzerinden ayrıştırmakta. Kürt sorununun varlığı kaygısı ve niteliği bile bu kadar nefret söylevinin ayrıştırması yanında adeta unutulup son sıraya yerleşmekte. İnsanların ortak gelecek rüyaları bugün ve geçmişe yönelik üretilen korku ve kaygılarla adeta yok edilmekte. Farkında mıyız bilinmez ama Anadolu topraklarında 1240 Babai Türkmen katliamının bile travması ve yası  içten içe yaşanırken, ayrımcılıkları derinleştirmenin üstünü örttüğümüz gerçeklerin acılarını gelecek kuşaklara yas olarak bıraktığımızın farkında olmuyor muyuz?

Bir onarım dönemi olacaksa bundan sonra İçe kapanan kimliklerin ötekilerle iletişimi sağlayacak kanalların açılması elzem olacak. Terör tartışmalarından arındırılarak Kürt sorunu ve siyaseti ile ülkenin selameti ve ortak bir rüya için yüzleşilmesi gerekecek. İmparatorluktan miras aldığımız yerel veya bölgesel sorunları yok sayarak bastırmak veya ötelemek gelecek için risk taşımakta. Bu ve benzer nedenlerle merkez sağın yeni bir demokrat ve kapsayıcı bir milliyetçilik anlayışı ile güçlenmesi anlam kazanmakta.

Kapsayıcı bir milliyetçilik teori ve pratikte nasıl mümkün olabilir bu da ayrı bir tartışma konusudur. Bu anlamda 70’li yılların sonuna doğru merhum Türkeş’in “bizim milliyetçilik anlayışımızın faşizm ile ilgisi yoktur bizim yolumuz Yesevi, Bektaşi, Şahı Nakşibendi insanlık yoludur” söylemi hep hafızamım bir köşesindedir.

Bugün pratikte gündemde olan Türk milliyetçiliği hep bir devlet ideolojisi olagelmiştir. Cihanşümul-evrensel bir nitelik kazanabilmesi açısından da son 150 yıldır parantezler de açılmaya çalışılmıştır.

Batıda ilk dönemlerde milliyetçilik devlet ve yönetenlerden bağımsız bir burjuva ideolojisi olarak gelişirken, bizde ise milliyetçilik 19. Yüzyılda devlete maaşla bağlı bürokratların yabancı dil öğrenmek için gittiği özellikle Fransa etkisiyle devleti çöküşten kurtarmak için filizlendirdikleri ideoloji olarak tecessüm etti.

Her ne olursa olsun İmparatorluk düşünce hayatına dahil olan milliyetçilik, Türkçülük ve Turancılık düşüncesi, bugünkülerden çok daha öte bir nitelik arz ediyordu. Burada Kazan aydınlanmasının en az Avrupalı çağdaşları kadar Osmanlı aydınları üzerinde büyük etkisini zikretmek gerekmekte.

Yusuf Akçura, Sultan Galiyev ve İsmail Gaspıralı özellikle coğrafyada ortak bir dil ve ticaret birliğini savundular. Ticarete dayalı iş birliği, açık ve farklı halklardan oluşmuş geniş coğrafya, bu aydınlarda dışlayıcı olmayan farklı bir vizyonu oluşturuyordu. Bugünkü haliyle taşra Anadolu’sunda kapanmış bürokrat milliyetçiliğinden çok farklı bir vizyondu bu durum.

Osmanlı bürokrasisi ve devlet aklını o zamandan bugüne kadar taşıyan İttihat ve Terakki Cemiyetinin artık Türk milliyetçiliğini tamamen devletleştirmeye başlaması, 1911-12 lere Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocağı kuruluşuna dayanır. Burada, Ziya Gökalp, Dr. Bahattin Şakir, Yusuf Akçura ve Ahmet Agayev, ideolojik olarak Talat paşayı ve baştaki karar vericileri etkilediler.

Onlara göre artık imparatorluğun zorunlu tasfiyesinden sonra elde kalabilecek en güvenli toprak Anadolu artık tam bir Türk yurdu olmalıydı. Başta Ermeniler ve diğer gayrimüslimler için tehcir ve mübadele gibi çözümler üretilmişti peki Kürtler gibi diğer Müslüman anasır için çözüm ne olacaktı?

Ermeni komitacı aynı zamanda Meclisi Mebusan üyesi Erzurumlu Armen Garo anılarında Halil paşanın evinde Talat Bey ile son görüşmesinden söz eder[1]. Bu görüşmede Talat beyin hem kendisine hem de Vramyan’a Kürtleri Türkleştirme projesinden bahsettiğini nakleder. Armen Garo’ya göre bunu yapmak için üstün bir uygarlık gerekiyordu. Ayrıca Persler, Romalılar ve Arapların bu topraklarda yapamadığı asimilasyon işleri pek de mümkün değildi.

İttihatçılar Balkanlar’daki gibi içkin bir Türklük tanımını Müslümanlıkla birlikte yaparak, Kürtlerin de dini ve feodal yaşantılarına saygı duyarak Anadolu’da Balkan ve Kafkas Müslüman göçmenlerle birlikte ortak bir ülkü ve kimliği hedeflediler. Bu Cumhuriyet ideolojisinin temel tezlerinden birini oluşturmuştu.

Ziya Gökalp ve Şakir’in pratikleriyle gelişen o zamanki Türk-İslam sentezi ideolojisi, Kemalist devrimler ve yeni devletin konjönktürel gereği olarak mutasyona uğradı. Seküler bir ortak Türk kimliğine evrilmek zorunda bırakıldı.

Ancak çiçeği burnunda Cumhuriyet uzun yıllar Türkçülük ve İslamcılık ideolojisi karşısında bir tavır aldı. Bu, yeni kurulan Milletler düzenine ve ürkütücü komşu Sovyetlere ile ilişkilere aynı zamanda bir uyum çabasıydı da. Ülkenin yumuşak gücünü zayıflatan Varlık vergisi, sürgünler ve 6-7 Eylül olaylarında Türk-İslam vurgusu popüler anlamda kullanıldı. Soğuk savaş düzeni ve Sovyet tehdidine karşı da 60’lardan sonra sentetik Türk-İslam sentezi ideolojisi üretildi.

Soğuk savaş düzeni kalkınca işin içine seküler sert Ulusalcılık ’da katılmış oldu.

1980 ihtilalinde fikirleri tasvip görse de Türk milliyetçilerine Türk solu gibi çok ağır yaptırımlar uygulandı. 1997 MGK’sında aşırı Türk Sağı, Ülkücü mafya örnek gösterilerek İrtica ile birlikte Güvenlik Siyaset Belgesine tehdit olarak ilave edildi. Birkaç yıl sonra da kaldırıldı.

Bugün ise radikal Türk Sağı popüler o dönem değerleriyle iç ve dış siyasette belirleyicidir. Bir anlamda 2022 de İç ve dış güvenlik tehditleri, 1914 dönemi post- İTC ideolojisine göre belirlenmektedir.

Türk milliyetçiliğinin bir devlet ideolojisi olarak kullanılmasından çıkartıp nasıl topluma veya insana mal edebiliriz sorusunun cevabı belki de dönüşebilme konusunun da tanımını içermektedir. Türklüğün tarihsel koşusu içinde evrensel dili yakalayamamış, değerlerle bütünleşememiş bir milliyetçilik anlayışı, milletin geleceği için ne anlam ifade edebilir acaba?

Zamanında kısmen Osman Turan’ın “Mefkure” tanımı, M. Fuat Köprülü’nün ve Paul Vittek’in desteklediği “Gaza” ideolojisi bu anlamda insanlık ailesi içinde eşit ancak hizmete dayalı bir Türklük anlayışının ip uçlarını bizlere vermektedir.

Hain düşman komplolarından arındırılmış vatan ve memleket severlik temelinde bir anlayışa toplumun ihtiyacı vardır. Bu anlayışta Türklük, fütüvvet, tasavvuf ve mefkure çağrışımı yaptırabilmelidir.

 

 

 

[1] Osmanlı Bankası Baskını Armen Garo’nun Anıları- belge yayınları

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir