Kafa Karisikligi

Geçenlerde Oğuz Haksever’in yönettiği içeriği Suriye olan ancak oldukça da verimli geçen bir TV programındaydım. Programdan önce görüşlerine önem verdiğim ortalama Türk izleyicisinin profilini yansıtan bir arkadaşım ile beraberdim. Benden şunu programları yapanlara aktarmamı rica etti ;

“ Her kanal Suriye konuşuyor, ancak biz bir şey anlamıyoruz. Öncelikle kullanılan YPG, PYD, ÖSO, Ahrarı Şam Tugayları, El Bap vb.. bu tip terimler ve emekli subayların anlattığı cetvelle tanımlanan harekat planları seyircilere oldukça kafa karıştırıcı ve sıkıcı gelmekte. TV uzmanlarımızın bir kısmı da kullanılan silahların karşılıklı tahrip gücü ve aksiyon senaryoları üzerinden fikir yürütmekteler.” Bana bu diyalog kafalardaki sorulan temel sorunun “ Suriye iç savaşının seyri, halk olarak bizi nasıl etkileyecek” olduğunu düşündürdü. Maalesef bu soruya TV yorumlarında pek net cevap bulamamaktayız

Suriye iç savaşı başladığında sembolik ortak düşmanımız Esed’in gitmesine odaklandık. Sonra odağımız İran’ın desteklediği Hizbullah milisleri ve Rus kuvvetlerine kaydı. Son uzun dönem PYD-YPG terör tehdidi gündemimizdeydi. Şu sıralar DAİŞ’e yapılan harekatımız gündemde.

Bilindiği gibi Esad ile ilişkilerimiz Arap baharı öncesi iyi idi. Sonra vekaleten savaş konseptindeydik, bugün ise ittifak etmek üzereyiz. Rusya ve İran ile de benzer süreçleri yaşamıştık.

PYD ve YPG ile, benzer şekilde çözüm süreci ve Öcalan görüşmelerinin etkisiyle diplomatik temas ve pozitif ilişki içindeydik. Çözüm süreci ve Öcalan görüşmelerinin sona ermesiyle ve kent çatışmalarının başlamasıyla bu unsurlar öncelikli terör tehdidi haline geldiler.

İŞİD ile ilişkilerimiz konsolosluk işgaline kadar mesafeli idi. Şu an terör listesinde. El Nusra ve benzer gruplar içinde dün, bugün ve yarın farklı konseptler gelişebilir.

Şöyle bakabiliriz; biz Suriye kriziyle baş etmeye karar verdiğimizde dost, düşman veya ortada diye sabit tanımlamakta ısrar ettiğimiz aktörlerin niteliği bizim çıkarlarımız açısından zamanla hep değişmişlerdir.

Rusya, İran ve ABD gibi ana aktörlerden biri veya bir kaçının sabit dost veya düşman olmayacağı gibi, yerelde de Esed, Hizbullah, Sünni Araplar veya PYD’den de sabit dost veya düşman olmayacağını görebilmeliyiz.

Türkiye’nin Cerablus  operasyonundaki diplomatik başarısının altında da yukarıda ki paragrafta zikrettiğim prensipler yatmaktadır.

Hepimiz için bilinmesi gereken gerçek ; Türkiye’nin bölgede operasyon yapabilmesinin olmazsa olmaz koşulu Rusya-İran-Esed ve ABD bloğuyla koordine kurmasıdır.

Bunun yolu da Halep konusunda Rusya, YPG konusunda da ABD ile anlaşmak/pazarlık yapılmasından geçmektedir.

Rusya ve ABD’nin başını çektiği her iki grup için temel tehdit İŞİD’in varlığıdır. İŞİD’in El Bap’da direnip, direnmeyeceğini kimse ön göremiyor. İŞİD taktik icabı El Bap ve Rakka’dan Irak’a da çekilebilir. Her iki durumda da Türkiye veya diğer müttefiklerin nasıl kalacakları veya çekileceklerine dair bir stratejilerinin olup/ olmadığı temel bir sorudur . Burada yakın geçmişte ABD kuvvetlerinin Irak’ da herhangi bir askeri dirençle karşılaşmadan 3 haftada işgal ettiklerini, ancak sonrasını da hatırlatmak isterim.

Türkiye’nin oluşturulmak istenilen Kürt koridoruna karşı çıkması stratejik tercihi ve hakkıdır. Zira ilgili 90 km’lik hattın büyük bölümünde çoğunluk Kürtlerde değil diğer etnik unsurlardadır. Tarih bize bölgede zorlama ve sentetik dayatmaların çözüm üretmeyeceğini gösterdi.

Ancak bütün bunlar Türkiye’nin Kuzey Suriye’de Kürt sosyolojisinin tümden varlığını kabul etmeyen senaryolara da itmemelidir. O bölgede sadece PYD şemsiyesi yoktur. Diğer gruplarında varlığı en az PYD kadar önemlidir. Öcalan’ın varlığı gerek PYD, gerekse PKK üzerinde hala etkilidir. Öcalan PKK ve PYD üzerinde Türkiye ve bölge gerçekleri doğrultusunda yeni tasfiyeler yapabilir, bu gözden kaçırılmamalıdır.

Türkiye’mizin bölgede kalıcı dost veya düşmanları olmadığını, ancak kalıcı çıkarları olabileceğini tekrar hatırlayalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir