IMG 0005

Prof. Ahmet Davutoğlu ile söyleşi,

Satırbaşları,

  • Sadece İslam medeniyetini değil, bütün medeniyetleri tarih sahnesine çıkaran en önemli unsurlardan birisi bilginin yeniden sistematize edilmesidir.
  • İslam toplumunda çıkan alim prototipi bu anlamda İslam medeniyetinin bilgi paradigmasını kurmuştur.
  • Müslümanlar Irak’ı fethettiğinde Mezopotamya’yı oradaki karmaşık hayatı yeni dünya görüşü etrafında yorumlayacak bir öncü gruba ihtiyaç vardı. Bunlar; alim, tacir ve emirlerdi.
  • Türk aydınları, Osmanlı son dönemini veya Cumhuriyetin ilk dönemini kapsayan 19-20. yüzyıl 200 yıllık bir serüvende, kendi halkına yabancıdırlar.
  • Meydan okuma ne kadar çetinse o kadar özgün düşünce üretilir, o anlamda tabi İbni Rüşd ve Gazali önemli kaynaklardır.
  • Medreseler yeterli olmuş olsalar marjinalleşmezlerdi, Ahmet Cevdet ve Said Nursi’nin çabaları bu nedenledir.
  • İslam düşüncesinden gelen çizgide, rasyonel düşünce tümüyle terk edilmiş değildir. Rasyonel düşünceye alternatif, dini düşünce gibi görülmüyor.
  • İslam düşüncesi ve İslam medeniyetinde ontolojik eşitlik var.
  • İslam ile demokrasi ulaşır mı uzlaşmaz mı tartışmasını bu anlamda doğru bir tartışma olarak görmüyorum. Çünkü her siyasi mekanizma İslami bir meşruiyet zeminine oturtulabilir, önemli olan mekanizmalar değil savunulan değerlerdir.
  • Ulus devletlerin de bölgesel yapıların da küresel yapıların da kendi iç krizlerini yaşadığı son derece dinamik bir döneme giriyoruz.
  • Dijital dönemde, otorite kontrolü ne kadar etkinleşiyorsa, muhalif yapıların da aralarında ki iletişim o kadar kolaylaşıyor.

 

 

 

 

Tarık Çelenk :

Türkiye’nin son dönemdeki fikri hareketleri içinde, ilim ve irfan geleneğini kaybettiğimiz ve bunu diriltmemiz gerektiğini, yani arif ve alim yetişmesi ihtiyacını sık sık vurguluyorsunuz. Peki bunu diriltebilecek bir altyapı ya da bunu diriltebilecek insan kaynağı şu an var mı?

Mesela Savaş Barkçin gibi arkadaşlarımız, kısmen sizin de talebeleriniz hep batının iyi eğitim kurumlarından geldiler. Benzer, Ahmet Cevdet Paşa dışındaki Tunuslu Hayrettin Paşa gibi daha değişik İslamcı aydınlara baktığımız zaman da yine batının metodolojisinden geçme ihtiyacı hissetmişler, hatta Elmalılı Hamdi gibi Hakkı İzmirli bile bir şekilde baştan batı felsefesini öğrenmeye ihtiyaç duymuşlardır.

Sizce bugünkü Türk İslam Dünyasının mevcut alt yapısı, tamamen ilim ve irfan geleneği yani medrese ve tekke’nin renovasyonu üzerinden diriltilmesini mümkün kılar mı?

 

Ahmet Davutoğlu :

Bu noktada ilim geleneği ile ne kastedildiği önem kazanıyor. Gerek alternatif paradigmalar başlıklı kitabımda gerekse makale olarak yayınladığım ilim geleneğinin yeniden doğuşu konularında yaptığım çalışmalarda vurguladığım husus şu; sadece İslam medeniyetini değil, bütün medeniyetleri tarih sahnesine çıkaran en önemli unsurlardan birisi bilginin yeniden sistematize edilmesidir. Bilgiyi yeniden sistematize edebilen medeniyetler kendi dünyalarında bir bilinç alanı oluştururlar ve bunu bir sosyal düzene dönüştürebilirler. Bu anlamda da bilginin epistemolojik kaynağı ve kullanımı üzerinde yeni bir şey söylemeden yeni bir medeniyet inşası mümkün değil. Mesela milattan eksen yüzyıllar olarak tanımladığımız önce 5.- 6. yüzyıllara baktığımızda İran’da Zerdüşt geleneğinin, Hindistan’da Brahman geleneğinin Çin’de Konfüçyan geleneğinin hepsi, bu yüzyıllarda bilgiyi yeniden sistematize etmişlerdir. İslam medeniyeti de tarih sahnesine çıktığında, her şeyden önce insanı varoluşsal olarak yeniden tanımladı. Sonra tevhit inancı etrafında çevre hafızalardaki asırların biriktirdiği bilgi ile yüzleşti.

T.Ç:

Alışverişte bulundu

A.D:

Yüzleşti, kaynaştı, harmanlandı

T.Ç:

Bugün aynı yüzleşme mevcut mu ?

A.D:

Şimdi oraya geleceğim, İslam medeniyetinin doğduğu coğrafyaya baktığınızda, mesela Hristiyanlıktan farklı olarak daha önce yerleşik kültürün kuvvetli olduğu bir coğrafya değil. Kadim medeniyet merkezlerine optimum uzaklıkta olan Hicaz’da doğuyor, mesela yerleşik bilgi paradigmalarının ve medeniyet geleneklerinin yoğun olduğu Mezopotamya’da Mısır’da ya da Filistin’de değil.

Ben bunun İslam medeniyetinin doğuşu ile ilgili bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Önceki medeniyet havzalarının içinde değil ama bunlara uzak da değil, çok izole bir yer değil. Dolayısıyla kendi dünya görüşünü olgunlaştırıp daha sonra bu medeniyet havzalarına hicretten sonraki 20-30 sene içerisinde yayıldı. Yayılınca daha önce harmanlanmış olan birçok bilgi ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu yüzleşmeden yeni bir ilim adamı prototipi çıkarak bilgiyi süzmesi icap etti. İslam toplumunda ortaya çıkan alim prototipi hangi bilginin yeni zihniyete temel teşkil edeceğini, hangi bilginin dışarıda kalacağını tasnif ederek İslam medeniyetinin bilgi paradigmasını kurdu. Başka medeniyetlerle yüzleşmesi esnasında bunu kurdu. Böyle bir prototip daha önce yok, yani İslam öncesi Arap toplumunda alim diye bir prototip yok. Mesela yunan geleneğinde filozof, sofist tipi veya Hristiyanlıktaki ruhban tipi, brahman Hint geleneğinde, Roma’da roma hukukçusu, bunlar o günün toplumunun ihtiyaç hissettiği bilgiyi inşa eden öncü prototiplerdir. İslam toplumunda bunun karşılığı âlimdir.

T.Ç:

Alim adı için perslerden bir etkilenme var mı ?

A.D:

Hayır yok. İslam’ın özgün niteliklerinden biri böyle bir prototipin ortaya çıkmış olmasıdır ve bu bir talimatla da çıkmadı. Doğal seyir içerisinde mesela hadislerle ilgili muhaddisler çıktı, hukuku yeniden inşa eden fakihler çıktı. İslam öncesi önce Arap toplumunda böyle tanımlamalar yok. Çünkü Müslümanlar Irak’ı fethettiğinde Mezopotamya’yı oradaki karmaşık hayatı yeni dünya görüşü etrafında yorumlayacak bir ara öncü gruba ihtiyaç vardı.

Medeniyetin bu kuruluş sürecinde üç prototip öne çıkıyor; alim, tacir, emir. Bir devlet adamı prototipi çıkar mesela. İslam dünyasında daha sonra devlet adamı prototipi olarak örnek alınan kimdir? Hz Ömer. Adalet denince tarih boyunca ona yapılan atıf aynı zamanda siyasetin kazandığı yeni değer boyutu ile ilgilidir. Ekonomi hayatında örnek alınan tüccar prototipi dendiğinde Hz Osman ya da Abdurrahman bin Avf öne çıkıyor. İlmin yeniden tanzim eden alim prototipinde de Hz Ali öne çıkıyor halifeler arasında. Bunların hepsi Hz Peygamber’de olan özelliklerin bir kısmının öne çıkması. Şimdi medeniyet biraz böyle kendine has bir devlet adamı, kendine has bir ilim adamı, kendine has bir iktisat prototipi çıkarır. Bu anlamda ilim adamı sadece bir statüyü tanımlamak için değil bir medeniyetin gelişim seyrinde doğal olarak çıkar; zaten bu prototipleri tarih sahnesine çıkartamayan bir insan topluluğu bilgiyi de medeniyeti de yeniden inşa edemez.

T.Ç:

Bugün için aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

A.D:

Batı medeniyeti ile modern dönemde karşılaştığımızda, tarihi gelişim içinde aydın ya da entelektüel denilen yeni bir prototip ortaya çıktı. Bu iki prototip yan yana bir müddet idare etti. Ahmet Cevdet Paşa veya Genç Osmanlıların aynı dönemde olması gibi. Aydın prototipinin kökenine de baktığınızda orada da aydınlanma felsefesi var yani bir anlamda dinden kopuşun hikayesi var. Bu son derece dinamik süreç 19-20. yüzyılda Osmanlının son dönemi ile Cumhuriyetin ilk dönemini kapsayan 200 yıllık bir serüvendir. Bu aynı zamanda hem batı ile etkileşim hem de kendi halkına yabancılaşma sürecidir. Yakup Kadri’nin romanındaki yaban diye ifade edilen bir tiptir bu. Vatanperverdir ama halka ve onun asırlardır taşıyageldiği değerlere yabancıdır. Öte yandan medrese ile devam ettiği düşünülen ilim geleneği zamanla modernitenin getirdiği meseleleri yorumlamakta etkisiz kalınca devre dışına itildi ve ortada bir boşluk doğdu. Kendi medeniyet kaynaklarına vakıf ama aynı zamanda dünyanın meselelerini çözebilecek yeni bir alim ve aydın prototipiydi ihtiyacımız olan.

Şöyle düşünün eğer imamı azam Irak’taki o canlı ekonomik hayatı tanımamış olsa Hanefi fıkhını kurabilir miydi? Kuramazdı, Medine’de ki sade hayat böyle bir ilmi gayreti gerektirmiyordu. 19. Yüzyılın başlarından itibaren başlayan bu dinamik süreçte de modernite ile yüzleşmeyi anlayabilmek için modernitenin kendi iç dinamiklerini bilmek gerekiyordu. Bu süreçte Ahmet Cevdet Paşa’dan Elmalılı Hamdi Yazır’a kadar fark oluşturanlara bakın, iki geleneğe birden vakıf olanlar.

T.Ç:

Neden devam etmediğini nasıl açıklıyorsunuz ?

A.D:

Çünkü orada bir kopuş yaşandı. İlk aşamada Genç Osmanlılar döneminde yani tanzimatın ilk dönemlerinde ikisinin bir arada olabileceği varsayımı üzerinde çalışıldı. Ancak 1870’lerden itibaren Fransa’ya giden ve daha sonra Türk aydın geleneğinin omurgasını oluşturacak olan nesil aydın olabilmek için dinden kopmayı bir zaruret olarak gördü. O döneme baktığımızda Beşir Fuat’tan Ahmet Rıza’ya ve Abdullah Cevdet’e kadar Fransız modernleşmesinden etkilene aydınlarımızda dini anlayıştan uzaklaşmadıkça modern olunamayacağı düşüncesi hakimdi. Bir tarafta savunmada olan ve kendisine saldıran veya saldırdığını düşündüğü tarafı tanımayan ve bu nedenle tamamıyla içe kapanan bir ilim geleneği ve alimler; diğer tarafta ise ait olduğu toplumu değiştirme iddiasında olmakla birlikte o toplumun damarlarından kendisini koparan aydınlar. Bu gerilimi biz hala aşabilmiş değiliz.

 

T.Ç:

Evet bu önemli olan zaten.

A.D:

Zaten gerek Bilim Sanat Vakfı’nın kurarken gerekse lise ve üniversite hayatında alternatif yollar ararken bütün gayretimiz bu gerilimi aşabilmek içindi. Mesela üniversitede arkadaşları ekonomi okurken fıkıh okumaya da teşvik ederdik.

T.Ç:

Sentez gibi bir şey..

A.D:

Kendi imkanlarımızla çok kıt ve çorak bir ortamda bunu yapmaya çalıştık. Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptığım dönemde benim hayatım üçe bölünmüştü. Sabah namazından sonra klasik usul Muvatta okurduk, öğleden sonraya kadar Boğaziçi’nde yüksek lisans derslerine girerdim sonra da akşam üzeri ilahiyatta hadis tefsir bölümünün derslerine giderdim misafir olarak.

Bu sadece benim serüvenim değil, bizim nesilde hepimizin ortak bir arayışıydı. Bugün de bu derin yüzleşme sürüyor. Alim ile aydın arasındaki kopukluğu giderecek yeni bir prototip inşa etmek durumundayız ve bu çetin zor bir iştir. Aynen bu ilk dönem alim prototipinin çıkışı gibi kendi kadim değerleri ile yüzleşilen yeni tarihi süreçler arasında bir süzgeç rolü oynayacak ve ilmi paradigmayı yeniden inşa edecek bir prototipe ihtiyacımız var. Bunun güzel örnekleri de var aslında. Muhammed İkbal böyle biridir. Bu dinamik süreç bütün İslam dünyasında bu bir devinim halinde yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir.

T.Ç:

Mesela İSAR’da gördüğüm kadarıyla Boğaziçili ya da Oxfortlu muhafazakar gençler medrese eğitimi temel kavramlarını alıyorlar. Siz, mesela BSV’da farklı bir yöntem izlediniz. Şehir Üniversitesi’ne gayret ettiniz. Medreselerin diriltilmesi, canlandırılması, mesela Siirt Tillo çok önemsendi ve haklı olarak onore edildi. Ben de ziyaret ettim. Medrese eğitimi alalım tarzında bir eğilim var. Medrese eğitimi yeterli olur mu?

 

A.D:

Daha entegre bir model üzerinde yoğunlaşmak lazım. Medrese olduğu şekliyle yeterli olsaydı zaten etkisini kaybetmezdi. Son derece özgün bir düşünce yöntemi kullanarak Mecelle üzerinden fıkıh ilmini yeniden inşa eden Ahmet Cevdet Paşa daha 19. Yüzyılda doğru medresenin yetersiz kalışından şikayet eder. Yeterli olamadığı için ikili bir tip çıktı. Bizim düşünce yöntemi itibariyle hem o geleneği almamız hem de zihinsel anlamda yeni bir inşa sürecine girmemiz gerekir.

T.Ç:

Mesela bu kitabınızda İbni Rüşd’e özel bir önem veriyorsunuz. İbni Rüşd’ün pozisyonu birazcık daha felsefe geleneği ile kelam geleneği arasında ilişkiye biraz daha metodolojik yaklaşımı mı sizi etkiledi?

A.D:

Sadece İbni Rüşd’ü değil İmam Gazali’yi de merkeze aldığım bölümler var. Her bir düşünürü kendi tarihi ve toplumsal bağlamında değerlendirmek gerekir. Medeniyet etkileşiminin olduğu mekanlar her zaman yeni düşüncelere gebedir. Endülüs de tarihte böyle bir mekandır. İbni Rüşd’ün de etkide bulunduğu ortak etkileşimin olduğu yerlerde özgün düşünceler ortaya çıkıyor. Medeniyetler arası etkileşimin olmadığı alanlarda özgün düşünceye ve sentez düzeyi yüksek ilmi çalışmalara ihtiyaç olmaz. Meydan okuma ne kadar çetinse o kadar özgün düşünce üretilir o anlamda tabi İbni Rüşd önemli bir kaynak.

T.Ç:

Ben notlardan dikkatimi çeken, genellikle siz bilginin dünyevileştirilmesi bir problem olarak görüyorsunuz ve bilginin aynı zamanda parçalanmasını da bir problem olarak görüyorsunuz yani sorunun ana kaynağının bilginin sekülarize edilmesi olarak görmek mümkün mü?

 

A.D:

Sekülerleşme ile ilgili ayrı bir makalem var, bizde o anlamda bir sekülerleşme meselesi olmadığı kanaatindeyim. İslam düşüncesinden gelen çizgide rasyonel düşünce tümüyle terk edilmiş değil, dini düşünce rasyonel düşünceye alternatif gibi görülmüyor; çünkü bizde dini düşünceyi dogmaya dönüştüren bir kilise kurumu yok. İnsan zihni tek bir zihin yani insan beyninin yarısı dini düşünsün yarısı dünyevi düşünsün diyemezsiniz. İnsan zihni o düşünce üretim süreci esnasında bütün hafızasındaki kavramsal ve soyut alanla birlikte harekete geçer. Batıda seküler bir düşünce alanının doğmasına ihtiyaç vardı çünkü rasyonel düşünceyi tümüyle dışlayan bir kilise dogması külliyatı oluşmuştu..

İslam hukuku rasyonel bir tarihi zeminde oluştu, kilise dogmaları bu tarihi rasyonaliteden zamanla kopmuştu. Siyasi düşünce açısından bakıldığında da, İslam siyasi tarihinde papalık kurumunda da olduğu gibi kaynağını doğrudan Tanrı’dan alan bir siyasi otorite anlayışına ihtiyaç hissedilmedi. Ben bu temel farkın kaynağında Hz. Ebubekir’in Hz. Peygamber ile olan ilişkisinin manevi olması yanında dünyevi ve tarihi nitelikli olmasının yattığı kanaatindeyim. Bunun aksine St Paul’in Hz. İsa ile ilişkisi dünyevi değil birbirlerini görmemişler, temelde metafizik bir ilişki olduğu varsayılıyor. O zaman Hz. İsa’dan St Paul’un aldığı metafizik bilgiyi daha sonra kimin temsil ettiği sorusu ortaya çıkıyor. Kilise kurumsallaşmasına temel teşkil eden bu soru hem dogmatik düşüncenin gelişmesine yol açıyor hem de bu dogmatik alandan bağımsızlaşmak için ortaya çıkan seküler düşüncenin doğmasına zemin hazırlıyor. Uzun din savaşları da reformasyon süreçleri de bu diyalektik içinde ortaya çıktı. Halbuki bizde Hz. Ebubekir Hz. Peygamberden tarihi olarak yaşamış bir ilişki ile devraldı ve sonraki kurumsallaşma da rasyonel ve tarihi biz zeminde gelişti.

T.Ç:

Bugün neden bunlar böyle yorumlanamıyor peki ?

A.D:

Her dönemde bu tecrübenin ve geleneğin yeniden yorumlanması lazım. Hz. Peygamber’in vefatı sonrasında Hz. Ebubekir’in seçilme sürecindeki tartışmalar baktığınızda bunların tamamıyla rasyonel bir zeminde seyrettiğini görürsünüz. Hz. Ebubekir ben Hz. Peygamberle Hira mağarasında kimsenin yaşamadığı metafizik bir birliktelik yaşadım dolayısıyla halifelik benim hakkımdır dememiştir. Son derece rasyonel bir tartışma yaşanmıştır. Siyasetin rasyonelliği oradan doğuyor. Dolayısıyla siyasetin rasyonelleşmesi için batıda kiliseden kopuş tecrübesinde yaşandığı gibi dini değerlerden kopması gerekmiyor.

T.Ç:

Benim bir notum daha var, İslam’da tevhit paradigmasını çok vurguluyorsunuz. İslam’da tevhit paradigması, İslam dünyasındaki siyasi karmaşıklıklara bilgi karmaşıklıklarına ne de itikadi karmaşıklığa neden olumlu yansımadı? Vahdeti Vücut ya da Vahdeti Şuhut. Biraz tasavvuf bunu yorumladı ama yani niye bunun İslam dünyasında yansıması siyasi manada, sosyal manada göremiyoruz.

A.D:

Hiç yansımadı demek mümkün değil, yansımamış olsaydı bir İslam geleneğinden de bahsedemezdik. Ama nihayetinde bizim Hristiyan geleneğinden farkımız şu, cennetin yeryüzüne inmesini beklemiyoruz. Yansıdığı dönemlerde ciddi siyasi canlanmalara sosyal ve hukuki canlanmalara sebebiyet veriyor. Şimdi aynı çizgi Ömer İbni Abdülaziz 2 yılda fark oluşturuyor ve o geçiyor tarihe.

Tevhid inancının zaman aşan ve bugüne de hitap eden boyutu bütün insanları eşit kılan varlık anlayışı ile ilgilidir. Daha önceki medeniyet havzalarında böylesi bir ontolojik eşitlik anlayışı yoktu. Ne Hint kast sistemi, ne sadece bir azınlığı vatandaş olarak eşit gören Yunan düşüncesi ne de köleci Roma sistemi böylesi mutlak bir eşitlik anlayışına dayanıyordu. Bugün de yükselen ırkçı ve dışlayıcı eğilimler karşısında Tevhid inancının yeniden yorumlanmasına ihtiyaç duyulduğu aşikardır.

T.Ç:

Bugünkü politik sistemde neden yansımıyor.

A.D:

Bunu tarihi süreçe yansıtmak için çaba göstermek gerekir, böyle yorumladığı zaman farklı sonuçlar ortaya çıkar. Bugün de bu yansımalar sağlanabilir. Ama tek tek insanların düşünce kapasitesini, hürriyetini ve iradesini yok sayan ve örtülü ruhban sınıflarına yol açan FETÖ ve DAEŞ benzeri yaklaşımların etkisini kırmak gerekiyor. Yeni bir düşünce yöntemi geliştirmeden yeni bir zihniyet geliştirebilmek mümkün değildir.

T.Ç:

Batı paradigması, yani şu andaki demokrasi, bizim tevhit inancımızla karşılaştırdığımızda politik otorite ve özgürlükler konularında çelişki mi, yoksa bir noktada uzlaşma mı arz ediyor ?

A.D:

Demokrasi bir yönetim sistemidir, bu anlmada bir mekanizmadır. Dikkat ederseniz kitapta da ben mekanizmalar değil mekanizmaların özünü dokuyan değerlerin öneminden bahsediyorum. Yani o değerler doğru bir zeminde değilse, mekanizmalar o değerleri istismar eder ve o değerleri kendi istediği yönde kullanacak kişilerin elinde kullanılır. Mesela demokrasisinin ABD’nin kuruluş esası olduğu var sayılır ama demokrasinin özündeki ontoloji eşitlik ilkesi olmaması dolayısıyla köleliğin kalkması için 1865 iç savaşın bitmesi beklendi, siyahlara yönelik ayrımcılığın bitmesi için 20. yüzyılın ortalarına hatta sonlarına kadar beklemek icap etti. Çünkü demokrasi bir mekanizmadır, önemli olan o mekanizmanın içini dolduran değerleri nasıl tanımladığınız. Tarihi şartlar yeni mekanizmalar getirebilir; önemli ve kalıcı olan savunulan değerlerdir.

İslam ile demokrasi ulaşır mı uzlaşmaz mı tartışmasını bu anlamda doğru bir tartışma olarak görmüyorum. Çünkü her siyasi mekanizma İslami bir meşruiyet zeminine oturtulabilir yeter ki belli değerleri savunabilsin. Adaleti, hürriyeti, insan onuruna saygıyı maksat-ı şeria olarak gördüğümüz, yani hukukun amacı olarak gördüğümüz insan canının, malının, neslinin, aklının ve mülkünün korunmasını sağlayabiliyorsa, o sistem meşrudur. Demokrasinin bir yönetim sistemi olarak bunu sağlama imkanı verip vermediği soruluyorsa cevap olumlu olacaktır. Demokrasi bu değerlerin hayata yansıtılmasına imkan tanıyan bir sistemdir.

Kuranı Kerim’de ilahi görülen bir yönetim sistemine atıfta bulunulmuyor, değerlere atıfta bulunuluyor. İnsanoğlu bu temel değerler etrafında en doğru yönetim biçimi ne ise, o günkü şartlara uygun olan onu kurar ve bu irade de insanoğlunun iradesidir. İşte özgürleştirici alan da imtihan alanı da budur. İslam-demokrasi karşıtlığı gibi bir iddianın zihni temeli de tarihi temeli de yoktur. Bu soru değerlerle ilgili değil tarihi ve toplumsal bağlamla ilgili bir sorudur. Bugün demokrasinin gelişemediği Müslüman ülkelerdeki yönetimlerin referansları dini olmaktan çok modern ideolojik referanslardır. Arap Baharı sürecinde Baas zihniyetine dayalı yönetimlerin demokrasi ile yaşadıkları gerilim din-demokrasi zıtlığı ile değil demokrasi-ideoloji zıtlığı ile izah edilebilir.

T.Ç .

21’inci yüzyılın geleceğini ulus devletlerin güçlenmesi olarak mı görüyorsunuz yoksa bölgesel yapıların hala şansı var mı dünyanın geleceğinde ?

A.D

Geçtiğimiz yıl uluslararası bir yayın organında bu bağlamda bir makalem yayınlanmıştı. Gelen talepler üzerine bu makaleyi genişleterek uluslararası sistem krizini ele alan bir kitabı tamamlamak üzereyim. Bu yıl içinde inşallah yayınlanmasını planlıyoruz. Bu yeni çalışmada da ele aldığımız gibi, ulus devletlerin de bölgesel yapıların da küresel yapıların da kendi iç krizlerini yaşadığı son derece dinamik bir döneme giriyoruz. Uluslararası dediğinizde zaten ulus devleti bir yapı taşı olarak alıyoruz, ama bugün ulus devlet birçok açıdan ciddi sınamalarla karşı karşıyadır. Ulus-devletler de ortak özelliklere sahip tek bir kategoriden ibaret değil. Kıta ölçekli ulus-devletler de var, küçük ada devletleri de. Nüfusu onbinlerle ifade edilenler de var milyarlarla ifade edilenler de. Ama genel bir krizden bahsetmek mümkün. Mesela, Türkiye’nin etrafında en az 7-8 ülkenin devlet yapısı kırılgan. ABD gibi küresel bir gücün bile ulus devlet yapısı ve kurumsal işleyişi tartışılıyor. Bu küresel gücü Trump’ın tvitlerinin mi kurumsal devlet yapısını mı temsil ettiği tartışmalı. Bir çekirdek ailenin içinde alınan kararlara dayalı nepotizmin ve popülizmin Amerikan sistemini arkasından sürüklemesi söz konusu. Bugün ulusal, bölgesel ve küresel yapıların tümünde yaşanan kapsamlı bir kriz söz konusu.

 

T.Ç

Dijital devrimin etkisi ?

 

 

A.D

Geçmişte ulus-devlet coğrafi ve jeopolitik bir perspektifle tanımlanıyordu, ama bakıyorsunuz şimdi bir whatsapp grubu üzerinden veya internet üzerinde oluşan bir iletişim ile ulus devlet yapılarını yatay kesen trendler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla coğrafya temelli tanımlamalarda bir değişim olması önümüzdeki dönemde kaçınılmaz. Bu sınırların değişeceği anlamına gelmez, sınırlar aynı görülse bile o sınırları kapatarak veya o sınırlar içinde dış etkiden arındırılmış siyasi bütün oluşturmanın artık mümkün olmadığı bir döneme giriyoruz.

T.Ç

Ama otoriterlik ya da demokrasinin riskleri de artıyor deniyor.

A.D

Siyasi otoritenin kontrol imkanı ne kadar kolaylaşıyorsa muhalif yapıların iletişim imkanları da o derece artıyor. Öte yandan nükleer teknoloji eskiden ancak süper güçlerin ulaşabileceği bir teknoloji idi, şimdi orta ölçekli bölgesel güçler de ulaşmaya çalışıyor. Kontrolsüz devlet-dışı aktörler bile nükleer güce ulaşabilir diye bir korku var. Bütün bunlarla, tarihin en yoğun en kritik en devinimli en kaotik dönemine doğru yürüyoruz.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir