150px Yetersözmilletin

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren, Türkiye demokrasisi başladığından itibaren Türkiye’de daha çok muhafazakâr siyaset ya da başka bir deyimle yerli ve milli, sağ siyaset hâkim oldu, dominant oldu ve merkez sağ diye adlandırıldı.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, hatta AK Parti. Ama şimdi bu merkez sağ belki de milliyetçi-İslamcı popülizmle beraber biraz daha merkezden kaymış durumda bulunuyor.

Bunun değerlendirmesini sayın Ahmet Davutoğlu ile yapmayı çok istedim. Çünkü Türkiye’de özellikle son 200 yıllık muhafazakar siyaseti hem teorik olarak, hem politik muhafazakarlığı, hem kültürel muhafazakarlığı konuşabileceğimiz yegane kişilerden birisi.

Bunu yapabilirsek belki de Türk siyasi hayatını, teorik olarak ve pratik ilgileri alanında da daha fazla açmış olabileceğiz.

“Türk muhafazakarlığı tanımı ile batı muhafazakarlığı özelikle siyasal anlamda farklılık arz eder”   

– Ahmet bey çok teşekkür ederim, sağ olun davetimizi kabul ettiniz. Ben öncelikle şunu sormak istiyorum; Türkiye’deki bu muhafazakâr siyaset dediğimiz konu, politik muhafazakarlık ve kültürel muhafazakarlık meselesi var. Acaba politik muhafazakarlık ve kültürel muhafazakarlık hiç iç içe geçti mi? Yani politik muhafazakarlığı söyleyen siyasetçiler, AK Parti’de geldi, neyi muhafaza edebildiler değerler açısından, sanat, kültür açısından? Bununla ilgili konuşalım biraz…

Her şeyden önce kavramı netleştirmek gerekiyor. Muhafazakarlık kavramı Türkiye’de kültürel anlamda kullanıldığında belli toplumsal değerleri muhafaza edilmesi ağırlıklıdır, siyasal anlamda ise siyasi yapının muhafaza edilmesidir. Önce bunun bir arka planına bakalım.

Muhafazakarlık kavramının siyaset ideolojisi olarak bir anlamda ortaya çıkışıyla, batıdaki muhafazakarlıktan Fransız rasyonalizmine karşı tek bir aklın değil, asırları aşacak şekilde kolektif aklın ürettiği geleneklere değerlere saygı diye başlayan bir siyaset bilimi. Literatür karşılığı bu.

Türkiye’de ise sağ-sol denklemi içinde 70’li yıllarda, daha sonraki yıllar içinde de yine ideolojik kalıplar içinde tanımlanmış bir muhafazakarlık var. Mesela, İdris Küçükömer‘in tanımını ele alırsak geniş kitlelerin sözcüsü olarak ortaya çıkan geleneksel, geleneklere dayalı muhafazakâr tabir burada tam yerine oturmuyor, talepler yani sağ, bu anlamda devrimci bir nitelikte toplumu dönüştüren bir etki yaptı.

Yani burada çok kategorik, bu kadar tecrübeden sonra çok kategorik ayrımları ben doğru görmüyorum. Mesela, doğrudur diyelim ben de bir manevi değerler itibarıyla muhafazakâr denilebilen bir ortamda bizim gençlik ve zihni formasyonumuzda bu değerlerin bir etkisi ve ağırlığı oldu. Hala da var. Ama bu değerlerin nasıl yorumlandığı, nasıl siyasete aksettirildiği ayrı bir husus.

Bunu ben sadece belli toplumsal kesimlerin sağ diye tanımladığımız kesimlerin sorunu olarak görmüyorum, Türkiye’deki bütün siyasal ve kültürel akımların modernite ile yüzleşmeleri esnasında çıkan tepkilere bakmak lazım. Şimdi, 12 Eylül darbesi, 27 Mayıs darbesi, 28 Şubat, bunlar şimdi genellikle muhafazakar bilinen sağ bilinen iktidarlara karşı yapılmış darbeler ama siyasal anlamda gerçek muhafazakarlık; çünkü var olan rejimi statükoyu korumaya yönelik müdahaleler.

Dolayısıyla burada salt muhafazakarlığı var olan statükoyu koruma anlamında yorumlarsanız İdris Küçükömerin şeyi daha doğru, birden sağ ve sol kesimlerin farklı tanımlamaları farklılaşıyor.

– Mesela Necip Fazıl, Cemil Meriç ya da o dönemin 40’lı-50’li yılların muhafazakar ya da sağ aydınları milli ve yerli aydınları Demokrat Parti’ye Said Nursi dahil net destek verdiler. Kısmen Adalet Partisi’ne de buna benzer destekler verildi. AK Parti’ye de kendisini muhafazakâr tanımlayan aydınlar, bir kısmı vefat etti, onlar hep AK Parti’ye destek verdiler… 

Ama şunu unutmayın destek verdikleri Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nden çıkmıştı. O da İttihat Terakki kökeninden çıktı. Toplumun genelindeki psikolojiye baktığımızda şimdi de bu kalıpları tartışmamız gerektiğini söyleme sebebim o. Eleştiriyi herkes yapmalı hepimiz tüm bu tecrübelerden dersler çıkarmalıyız.

Biz sağ veya sol, şu veya bu hepimiz küçülmekte olan bir imparatorluğun gerileme sürecinde ortaya çıkmış bir imparatorluğun çocuklarıyız. Yani reflekslerimiz hep daralan bir imparatorluk. Yani modernleşme tarihimizin tümü, Tanzimat’tan beri ele alırsanız, hatta Karlofça Anlaşması’na kadar götürürseniz bu kadim Osmanlı düzeni içindeki Müslüman, Hristiyan, farklı kesimlerin oluşturduğu eski kadim düzeninden modern düzene geçerken büyük sancılar yaşadık.

Bu sancılarda en önemli reflekslerden bir tanesi şu: Küçülmekte olan bir devletin, daralmakta olan bir devletin kendini koruma refleksi ile o devletin içinde kalan vatandaşların kendilerini ifade etme hakları arasında bir gerilim yaşandı. O zamandan bu zamana. Bunu herkes yaşadı.

– Bugüne de yansıyor….

Bugüne de yansıyor. Bir refleks şu; bizi küçülttüler daha fazla küçültemezler diyerek devleti öne çıkaran bir refleks, diğer taraftan da bu devlet bir Cumhuriyettir, bir demokrasidir; dolayısıyla birey haklarına ağırlık verelim ve buradan devlete yeniden bakalım diyen bir anlayış.

– Geçmişe onun için çok sıkı bir bağlılık var…

Evet, evet, şimdi bunu sol sağ diye ayırmayı ben doğru görmüyorum. Hepimiz bunu yaşadık. Tam bağımsız diye sol akımlar 70’li yıllarda yükselirken aslında önemli düşünürlerine bakın İdris Küçükömer’den, Kemal Tahir’e bakın o küçülmekte olan devlet, daralan sınırlarda bir kültürel zihniyet aktarılıyor.

Ve devlet ele geçirilmesi ya da kontrol edilmesi aynı zamanda da sürdürülmesi gereken bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Bu muhafazakâr düşüncede olduğu kadar sol düşüncede de var. Devrimci akımlara bakın, devleti bir an önce ele geçirip tekrar onunla inşa etme toplumu.

Bu önemli bir şeydir. Muhafazakâr kesimde de bu bir şey doğurmuştur. Şimdi muhafazakarlığın Türkiye’de anlaşıldığı şekilde düşünüyorum. Geniş toplum kesimlerinin ta senedi ittifaktan beri merkezin dışladığı kesimler diyelim sosyolojik olarak…

– Bu merkezin dışladığı kesimlere şeyi de koyabilir miyiz, 1921 Meclisindeki Osmanlı’nın köklerinden kopmayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ne daha yumuşak geçiş yapmayı savunan bir kesim var. Liberaller de var bunların içinde. Onları da sayabiliriz değil mi? 

Tabi, o zaman devlete bakışın, bu sefer siyaset terminolojisini kullanarak ifade edeyim, araç devletle amaç devlet arasında bir ayrım doğuyor. Bu akımların çoğu sağ veya sol, devleti transandantal bir amaç haline getirdikleri andan itibaren vatandaşların hukukundan devletin hukukunu öne çıkaracağı veya devlet varsa vatandaş vardır diyen bir anlayış hakim oluyor.

Bir başka anlayış da ya bu devlet dediğimiz de bir araçtır, insanların mutluluğu için bir araçtır. Ve vatandaşlık hukuku da burada gelişmişse, herkesin oy verme, seçme ve seçilme hakkı da varsa demokrasi anlamında o zaman devleti vatandaş tanımlamalı diyerek milli irade kavramını öne çıkaran bir yaklaşım. Şimdi burada ben Türk zihni diyeyim…

– O milli irade, şu anki sağ muhafazakar dediğimiz kesimin en çok kullandıkları şey…

Siz dediniz ya Cumhuriyet dönemi genelde sağ iktidarlar tarafından yazılmıştır. Herhangi bir muhafazakar ya da çevreden gelene baktığınızda bu hem korunması gereken bir şeydir hem de devletin onun üzerinde baskısı olmuştur.

Tek parti döneminde de baskı yaşandı, daha sonra Demokrat Parti döneminde de belli ölçülerde rahatlama olduğu kadar devlet aygıtı sadece seçilenler üzerinden değil bürokrasi üzerinden görüldüğünde bir zıtlık oluştu.

12 Eylül’de de yaşandı, 28 Şubat’ta da yaşandı. Ve şöyle bir problemle biz hep karşı karşıya kaldık; kim önce, vatandaş mı devlet mi? Şimdi modernite ile yüzleşme tamamlanmadığında bir anlamda devleti bir araç olmaktan çıkarıp kutsadığınız zaman, sağ veya sol ve vatandaşı öncelemeden devleti öncelediğinizde hep bir açmazla karşı karşıya gelirsiniz, bunun sonu yok.

– Peki, Türkiye’deki sağ partiler, bu açmaza düşmüyorlar mı? 

Düştüler, işte son yaşanan da bu. Mesela AK Parti iktidarında da Anavatan’da daha önceki birçok bu toplumsal kesimlerin bir bu şeyi var, devlet küçülen bir imparatorluk içinde Cumhuriyet’i koruma refleksi var. İkincisi devlete rağmen kendini korumak ama devleti de korumak zorunluluğu.

– Mesela, ‘milli irade’ deniyor ama birey iradesi yok sayılıyor…

Evet. Ve bu şeyle ilgili, salt İslam inancının getirdiği şeyleri bunlara hamledenler ve İslam demokrasi zıtlığı ortaya koymaya çalışanlar var. Ben bunu böyle görmüyorum. Bu bir zihniyet meselesidir ve aslında bu muhafazakâr kesimlerin temel dayanağı olarak İslam düşüncesi veya zihniyetinin illa ve mutlaka bu sonuca getireceği kanaatinde de değilim.

Ve nitekim, nihayetinde İslam inancının insanlık tarihindeki büyük dönüştürücü gücü tek bir bireyin Allah karşısında mutlak anlamda yalnız olarak, bir şahsiyet olarak Allah’a iman etmesi ve arada hiçbir statüyü kabul etmemesi, aslında bütün dinler tarihindeki en büyük dönüşümün ifadesidir.

Bunun şimdi otorite ilişkisine geldiğinizde Türkiye’deki o geniş dindar kesimler muhafazakar kesimler bu şahsiyeti siyasete yansıtmak gerektiğinde vatandaşlık hukukuyla demokrasiyle çelişen bir şey yok.  Ben İslam ile demokrasinin özde çeliştiği kanaatinde değilim.


“Aleviliğe karşı en büyük darbe II. Mahmut döneminde yaşandı””

– Peki, uygulamada böyle cereyan etti mi? 

Uygulamada zaten meydan okuma orada. Bizim zaten karşı çıktığımız da burada. Bu otoriteyi nasıl tanımladığınızla ilgili bir durum ve orada ciddi bir eleştiri yapmaya ihtiyaç var. Merkezden modernite ile, yukardan aşağıya bir modernite ile strateji benimseyince geniş kitleler inandıkları değerlerle bu strateji arasında bir tezat gördüler, yaşadılar.

Bu ta Tanzimat’tan beri, fesin gelmesine tepki veren geniş kitleler… Hatta bu sadece Sünni kesimle de ilgili değil. Öyle de anlaşılır. Hayır, geleneksel Alevi yapılanmasında da en büyük darbe II. Mahmut döneminde yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla yaşanmıştır.

Sünni-Alevi, Müslüman Hristiyan herkes o eski kadim Osmanlı döneminden modernleşmeye geçilirken bir yüzleşme ile karşı karşıya kaldı. Ve sosyolojik ağları dağıldı. Aleviliğe karşı, alevi geleneğinin sürdürülmesine karşı en büyük darbe 2. Mahmut döneminde yaşandı. Herkes bunu bilir.

Alevi Tekke köyüne Antalya’da birçok geleneksel Alevi yapıları dağıtılmıştır. Herkes kendisini bu gelen dalgaya karşı koruma refleksine aldı. İçerden modernite ile yüzleşebilecek bir insan unsuru çıkması gerekiyordu. Hem içerden çıkması, o kitlelerden kopmaması, hem de moderniteyi anlayan bir zihin.

Onun için ben akademik hayatımı siyasi hayatın önüne almam ve zihniyet devrimi deyip ben idraki üzerine yoğunlaşmamın temel sebebi de bu. Kendi benini inşa edememiş birinin, bazen cemaatvari bir yapı, FETÖ gibi bazen siyasi otorite ilişkisi ne olursa olsun itaat edeceksin gibi, o ben idrakini esir alan akımlar karşısında kendisini savunabilmesi çok zor.

– Pek Osmanlı döneminde, Genç Osmanlılar’dan Jön Türkler’den İttihat ve Terakki’ye Osmanlı demokratlığına baktığınız zaman bu teori ve pratik tecrübesini, demokrasiye hazırlık bakımından yeterli görüyor musunuz? 

Hala yaşıyoruz biz bu süreci.

– O sorunlar Cumhuriyet’e de yansıdı değil mi…

Evet, son yazdığım ‘Sistemik Deprem’ kitabında toplumların temelde üç büyük siyasal dönemi yaşadığını söylüyorum. Bir kadim dönem, bir modernleşme, bir küreselleşme. Biz modernleşme ile ilgili hesaplaşmamızı içerden yapamadan küreselleşmenin sancılarını yaşıyoruz.

Bir siyaset bilimci ve bir siyasetçi olarak şimdi söylüyorum; ben, geriye doğru kendi kaynaklarımıza da baktığımda, İslam-demokrasi ilişkisi açısından da bu kanaate sahibim, bütün diğer dinlerin de demokrasiyle ilişkilerinde benzer bir özgürleştirici etkide bulunmaları icap eder.

Mesela, mutlak itaat ile, siyasi otoriteye itaat ile siyasi otoriteye direnç arasında bir gerilim yaşadı geniş muhafazakâr kesimler. Direnci bazen Tanzimat dönemi, İkinci Meşrutiyet oradaki yukardan dikte ettirilen modernleşmeye karşı bir direnç şeklinde oldu, tek parti dönemi, ezanın Türkçe’ye dönmesi, bütün o süreçler bir direnç hareketi gibi bir taraftan. Bir taraftan da sömürgeciliğe karşı direnç hareketi aynı zamanda.

Batı sömürgeciliğine. Dışarıya karşı bir direnç, içerde de modernleşmeyi batılılaşma olarak algılayan modernleşme stratejisine karşı bir direnç. Bu iki direnç, geniş toplum kesimlerini bir muhalif hareket haline getirdi. Muhalefet de idealizmi iyi tanımladı.

– Muhafazakar sağ politik manadaki Türk halkının muhafazakar yönü, yüzde 60, yüzde 70 denen kısmından bahsediyorsunuz…Bunlar…

Buradan geldi evet. Demokrat Partiye destek verirken pür kendilerinden bir hareket olarak destek vermediler. Hatta birçoğu ehveni şer gibi bir anlayışla baktı. Bu dönemlere, Cumhuriyet Halk Partisi’nden çıkan ama özgürleştirici bir hareket olarak destek verdiler. Bu büyük ölçüde rahmetli Demirel için rahmetli Özal için geçerli…


“Demokrat Parti’nin muhafazakarları şimdi yaşasalardı farklı partilerde yer alabilirlerdi”

– Peki, burada Demokrat Parti’den, sözü gelmişken, Demokrat Parti kritiğini yapar mısınız? 

Oraya geleceğim, Demokrat Parti içindeki siyasi kadrolar bugün siyaset yapıyor olsalardı birçoğu yelpazenin başka kesimlerinde yer alabilirlerdi. O zaman muhafazakâr olarak bilinen Demokrat Parti yetkilileri bile Adnan Menderes dışında bir kaç isim zikredilir.

Kastettiğim şey şu: O çizgi, devam etti. 1995 seçimleri üzerinde bir analiz vardı benim yayınlanan. Bir bu kültürel süreklilik unsurlarını temsil eden toplumsal damarı güçlü geniş kitlelere hitap eden bir akım var. Bir de kültürel sürekliliği kırarak, kesintiye uğratarak modernleşme sağlamaya çalışan bir akım var.

Bu iki akım birlikte tarihi seyir içinde karşı karşıya çoğu kez geldiler. Kimi zaman mücadele ettiler, kimi zaman sentezler oluştu. Bu sentezlerden biri Demokrat Parti’dir, bir diğeri Adalet Partisi’dir, bir diğeri Anavatan Partisi’dir.

– Bugün hala bu senteze ihtiyaç var mı? 

1995 senesinde Refah Partisi en yüksek oyu aldığında işte şimdi gerçek sentezin gerçekleşmesi gereken vakit. Bu geniş muhafazakâr dindar kesimler demokrasi ve modernleşme ile yüzleşmelerini yapıp sağlam insan hakları ve insan onuruna dayalı yeni bir siyaset inşa etmeliler.

Diğerleri de bunu engellemek yerine bu sürece katkıda bulunmak zorundadır diye yazarken bir akademisyen olarak bir zihniyet dönüşümünden bahsediyordum. Ama AK Parti’nin yaşadığı, temel ihtilaf noktası bu aslında.


“Politik muhafazakarlık demokrasi ve insan haklarıyla bir sentez gerçekleştirmek zorundaydı. AK Parti bu sentezi başaramadığı için bugün burada”

– 2002’deki AK Parti bu sentezi başarabildi mi? 

Evet, bu sentezi başardığı ölçüde yol aldı, başardığı ölçüde demokrasiyi kurumsallaştırdı, başardığı ölçüde 27 Nisan, 15 Temmuz darbe girişimlerine, biri seküler darbe girişimi, 27 Nisan tam darbe girişimi değil ama nihayet “Eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı istemiyoruz” diyenlere karşı bir empoze var bir dikte var merkezi bürokrasi tarafından, ona karşı direnirken de 15 Temmuz’un görünüşte dini bir cemaatin darbesine direnirken de bu özden hareket etti. Ama geldiğimiz noktada…

– Şunu özellikle vurgulamak istiyorum, sizce sorun 2002’de değil de daha ortalarda mı başladı?

AK Parti’nin 2002’de programına baktığınızda çok ciddi bir AK Parti dışında oluşan entelektüel birikim var, daha doğrusu siyaset dışında oluşan 80’li yıllarda 90’lı yıllarda oluşan çok güçlü bir entelektüel birikim var.

Orada bir teori var. Siyasete bunu AK Parti taşımaya çalıştı. Bizlerin de aslında siyasete girme sürecimiz, bir anlamda hayatımı akademisyen olarak tanzim ederken ve bütün siyaset tekliflerini reddederken bir katkıyla bu teorinin başarıya ulaşması gerektiğine inanarak girdim.

Ama kendim siyasete ne zaman girdim. Parti kapatma davası 2008’de açılana kadar fiili siyasete girdim. Bütün o inşa edici, siyasi hareketlerin hepsinde o var. Bir şeyi tasfiye ederken aynı hızla bir şeyi kurmanız lazım. Eğer bir şeyi tasfiye ederken aynı hızla bir inşa faaliyeti gerçekleştiremezseniz toplum boşluğa düşer.

– 2002’de AK Parti bunu…

Bir restorasyon hareketiydi benim dediğim şekli. Hatta ben 2014’te AK Parti genel başkanlığını aldığımda o konuşmayı herkes dikkatlice okusun, AK Parti’nin sendelemekte olduğunu gördüğüm için yeni bir restorasyona ihtiyaç var diyerek 9 maddede o restorasyonu anlattım.

– Restorasyonu tabi akademik manada kullanmıyorsunuz…

Tanzim; yani yeniden sistemi, siyasal sistemi, ekonomik sistemi, kültürel sistemi yeniden tanzim ederek yola… Aslına bakarsanız bizim bütün bu demokrasi serüvenimiz de bu restorasyon sonucudur.

Yani Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları sonrasında Tanzimat, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Cumhuriyet, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da demokrasiye geçiş hep genel tarihsellikle irtibat içindedir.

– Şu anki Ahmet Davutoğlu olarak zaman yolculuğu yapsanız 2002’deki AK Parti kurucularına neler söylemek isterdiniz? 

Şunu söylemek isterdim; teorik pratik ilişkisine, ilke siyaset ilişkisine önem verelim. Ve 2007’de Sayın Erdoğan bana milletvekilliği ve bakanlık teklif ettiğinde ben girmeyeceğimi söyledim. Argümanım şuydu, siz siyasette doğru bir mücadele veriyorsunuz ben de destek verdim.

Dış politika da belli bir şeye oturdu Avrupa Birliği süreçleri daha netti o zaman, Kıbrıs, Irak gibi konular. Bırakın biz dışardan size böyle bir siyasetin zihni arka planını çalışalım ve yeni bir nesil yetiştirelim. Onun için Şehir Üniversitesi ve benzeri faaliyetlerin içinde olduk. Reddetmiştim milletvekilliği ve bakanlığı 2007’de.


“Şiirsel bir ideoloji üzerine siyaset inşa edilemez”

– Görebildiniz mi bu günleri? 

Çünkü onu gördüğüm için, o entelektüel eksikliği, şiirsel bir ideoloji üzerine siyaset inşa edilemez. Şiire dayalı hamaset, şiir insanları harekete geçirir ama bir toplumsal mimari kuramazsın.

Şiir derken salt şiiri kastetmiyorum, duygular toplumları harekete geçirir, direnci örgütler, batı sömürgeciliğine karşı İslamcılığın, Türkçülüğün verdiği direnç gibi.

Şeyh Şamil’i veya buradan Orta Asya’ya kadar giden Enver Paşa’yı düşünebilirsiniz ideolojilerden farklı olarak söylediğimi göstermek için. Ama inşa edici bir zihin farklıdır. İnşa edici bir zihnin rasyonel ve tamamıyla var olan gerçekliğe tekabül etmesi lazım. Bu çok önemli.

– Türk siyasi hayatında inşa edici bir zihin örneği var mı? 

Örneği siz verdiniz, Ahmet Cevdet Paşa. Ahmet Cevdet Paşa hem kadim Osmanlı düzenini hem de modernleşmeyle gelen kurumları yakından tanıyıp bildiği için hem Kısası Enbiyayı yazmıştır.

Bir Müslüman bir zihne hitap eden ama aynı zamanda Mecelle kodifikasyonu gibi modern hukukun esasları etrafında geleneksel hukuku sistemleştirmiştir, hem devlet tecrübelerini Tezakir’de olduğu gibi Maruzat’ta olduğu gibi Sultan’a bir tavsiye gibi yansıtmıştır. İnşa edicidir.


“AK Parti’de çığır açma çabam karşılık bulamadı”

– Peki, Abdülhamid’in muhafazakarlığı ile o dönemin muhafazakarlığını biraz açar mısınız? 

Daha önceki sorunuz daha önemliydi, ona döneriz ama AK Parti’de bir külliyat haline gelmesi gereken bir birikim vardı, 2-3 neslin biriktirdiği, bu her alana tetabuk eden bir çerçeveye dönüşmemişti. 2007’de bu niyetle ben kabul etmedim. 2008’de ise baktım ki parti kapatma davasıyla tümüyle demokrasi yok edilmeye çalışılıyor, o zaman siyasete girdim.

Sonra gördüklerimle 2014 büyük kongresinde genel başkanlığı devraldığımda 9 maddelik bir yeniden tanzim, restorasyon hareketi gerekiyor dedim. Ve madde madde sıraladım. Siyasi ahlakta ekonomide, bürokraside. Niyetim şuydu; bu çerçevede bir zihin ile eylemi birleştiren yeni bir çığır açmaktı AK Parti’de. İzin vermediler.

Olsaydı ne tavsiye ederdim. Bir, kendi içimizde sürekli sorgulayıcı, 2002’den itibaren bu yaşananlardan sonra, sorgulayıcı bir istişare, itaat edici bir istişare değil. İstişareden kasıt sadece bir şekilde soru sorup da ona istenilen cevabı aldıkları meclisler değil, gerçek anlamda özeleştirel bir anlamda sorgulayıcı bir zihinle istişareyi kurumsallaştırmak.

Fikir özgürlüğünü kurumsallaştırmak, önce parti içinde düşünce özgürlüğünü. Hz. Ömer’in hesap sorulabilirliğini sürekli vurgulayıp partide en ufak bir görüş ayrılığına tahammül göstermemek bu usulde bir şey değil. Yine AK Parti’den bağımsız olarak kaynaklara nasıl baktığınızı, Ulu’l emre itaat evet, yani nihayet bir geleneksel değer olarak orada durur, ama Ulu’l emre nasıl durur, yanlışı yaptığı zaman sessiz kalın demiyor.

Şimdi ben iki şahsı kendime örnek aldım. Akademik hayatı da katarsak üç şahsı. Geleneksel siyaset ilim ilişkisinde hep iki şahsın hayatını hayranlıkla takip ettim. İnceledim okudum ve hep onları kendime örnek aldım. Bu iki şahıs siyaset ilim hayatı ilişkisi bakımından bütün o kadim gelenek dediğimiz geleneklerin öncüleri.

Birisi İmam-ı Azam Ebu Hanife. İmam-ı Azam’ın hayatına bakanlar, bütün bu yanlışlıklara rağmen bize sesinizi çıkarmayın diye tavsiyede bulunanlar, bütün bu yanlışlıkları görün aman yedi düvel saldırıyor birtakım baskılar altındayız bu baskılar altında susun. Yolsuzlukları görün susun.

– İmam-ı Azam itaat etmemiş bildiğim kadarıyla…

İmam-ı Azam’ın hayatına bakıldığında hem aklını vicdanı ile bütünleştirmiş tarihin en özgün hukuk ekollerinden birini kuran hem yeni bir zihnin temel unsurlarını oluşturan Fıkh-ül Ekber‘i yazar, hem Emevilere karşı direnir ve Emevilerin yanlış uygulamalarına boyun eğmediği için hapse atılır, Abbasiler gelince hapisten çıkar.

Mekke ve Medine’ye gider ama Abbasiler aynı şeyi yaptığı zaman onlara karşı da direnir ve yine hapse atılır. Şimdi burada bugün özellikle bizim çıkışımızla sanki var olan muhafazakâr dindar görünümlü bir otoriteye, çünkü salt görünüm değil esasta da temel unsurlara riayettir, aslına bakarsanız ben siyasi amel olarak da Ebu Hanife çizgisinde…


“130 milyar dolarlık milletin servetinin yok edilmesi karşısında sus diyemezsiniz”

– Bu sorunlar 2002’de yok muydu, o zaman niye itiraz etmediniz diye soruluyor…

Zaman yoktu. Şimdi herkes o zaman ben Tayyip Bey’in, öncekini bilemem, benim bildiğim dönemde ne partiye müdahalesi vardır, benim görebildiğim kadarıyla, daha rahat konuştuğumuz istişare ettiğimiz ümit var olduğum bir çerçeve vardı.

Bir muhalefet gerektiğinde o günkü halife hem Emeviye hem Abbasiye muhalefet edebilen İmamı Azam benim ölçümdür. Bazen geziyoruz, hocam seni çok seviyoruz, reisten sonra da sizdiniz niye ayrıldınız. Samimi şekilde soranlar var. İmamı Azam beklemedi, yanlış gördüğü şeyi söyledi.

Ben ilim sahibi bir insan olarak susamam. Yanlış gördüğümü içerde söyledim, kimseden bir şey sakınmadım. Sayın Cumhurbaşkanına söyledim, mevkii bırakmak gerektiğinde başbakanlığı bıraktım ama bana gördüğüm yanlışlıklar, yolsuzluklar, beytül malın, kamu malının tarumar edilmesi, bir cahilin elinde milletin 130 milyar dolarlık milletin servetinin yok edilmesi karşısında sus diyemezsiniz.

– Dindar mahalle size bu eleştirilerinizi neden içeriden yapmadınız diye soruyor…

İçerden söyledim, söyledim başbakanlığıma mal oldu. Şu siyasi etik yasasını çıkaralım bizim hayatımız ahlak ve maneviyattır diyerek yola çıktık, güç hepimizi bozdu. Bırakın şunları çıkaralım, imar yasasını çıkaralım, şeffaflık yasasını çıkaralım, herkes kamu parasının nereye harcandığını bilsin, devlet memurları cumhurbaşkanı başbakan da dahil devlet adına hediye kabul etmesin, Hz. Peygamber de bunu yasakladı. Bunları söyledim.

Söylediğim için başbakanlıktan oldum. Sonra içerde söylemeye devam ettim dört yıl her türlü baskı altında, dinlemediler. Kamuoyuna açık söyledim, partiden ihraç ettiler. Bugünkü samimi dindar kesime seslenerek söylüyorum; sadece namaz kılarken değil, sadece oruç tutarken değil, siyasi konularda bir ahlak geliştirirken, bir davranış geliştirirken de İmamı Azamı ölçü alın. O, yanlışa susarak hayatını sürdürmedi, konformizme saplanmadı, bu kişi bizdendir bu sırada da bir sürü dış tehdit vardı.


“İmamı Azam haksızlıklara karşı adalet ahlakı; Ahmet Cevdet Paşa hukuk ve siyasi zihniyet yenilenmesi için güzel iki örnek”

– İmamı Şafi de öyle…

Tabi hepsi. Ama İmam-ı Azam’ın hayatı hapishanelerde geçti ve siyasi bir meselede tavır aldığı için, Ehli Beyt’e yapılan zulme tavır aldığı dolayısıyla. Şimdi bugün bunu da seküler kesime şu anlamda söylemek istiyorum: Sandığınız gibi İslam medeniyetinin tarihi körü körüne itaatlardan oluşan insanların tarihi değildir.

Bakın İbn-i Haldun gibi büyük bir düşünür neden Endülüs’ten uzaklaşmak zorunda kaldı. Niye birçok İslam düşünürü batıda kiliseye itaat çok daha keskindir, bir Müslüman olarak bizde ise tek başına şahsiyetli bir insan olarak Allah’la olan ilişkimi kurabilme özgürlüğüm vardır.

Bundan daha büyük bir özgürlük yok. Araya hiç kimseyi kabul etmem. Müslüman zihni ile demokrasi arasındaki ilişkiyi kastediyorum.

İkincisi ise Ahmet Cevdet Paşa, hayranlıkla hayatını okudum, eserlerini okudum. İmamı Azam Ebu Hanife ilk dönem, İslam inancının İran medeniyeti ve Irak’taki toprak düzeniyle ekonomik düzenle karşılaştığı esnadaki bir paradigma. Ahmet Cevdet Paşa da modernite ile ilgili.

O da sistemin içine giriyor, bakanlıklar yapıyor kitaplar yazıyor. Ben kendimi hep bu iki denklem arasında gördüm, şahsi tecrübe olarak bunu ifade edeyim. Bazen 28 Şubat’ta Bilim Sanat Vakfı, şimdiki siyasi otoritenin kayyum atadığı Bilim Sanat Vakfı’nda gençleri İmamı Azam ahlakıyla dirençle yetiştirmek, bazen de bu ülke ve bu devlet bizim, nasıl tanzim ederiz diye de Stratejik Derinliği yazdım.

Siyasal çalışmalarıma bakın bunun hepsinin ardında bu zihniyet meselesi vardır. Türkiye’deki siyasal konuya gelirken bu muhafazakâr kesimlerin zihin arka planına bakmak lazım. Mutlak itaat ile iyi dindarlık olacak diye bir kavram yok. Mutlak itaat ile FETÖ, mutlak itaat ile şartlandırılmış birçok dini akımlar da çıktı. İslam özgürleştiricidir.

– Siz siyasi tercihlerinizde başbakan ya da Bilim Sanat Vakfı’ndayken ya da akademisyen iken hiç mutlak itaat istediniz mi? 

Hiçbir zaman. Bugün de bakın sistem içinde de bana karşı haksız ithamlara yönelen bir kısmı da benden ders aldı. Benim Bilim Sanat Vakfı’nda seçip de sonraki kademelere geçirdiğim arkadaşlara, önce kendi makalemi verip beni eleştirirlerdi. Çünkü kendisini eleştirecek bir öğrenci yetiştirmezse kişi ilim geleneği sürmez.

Yine İmam-ı Azam bakın, İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed her ikisi de onun talebesi. Her ikisi de hocamızdan farklı düşünüyoruz derler. Beni aşacak talebe yetiştirmezsem ben vazifemi yapmış olmam. Bir tek öğrenciye benim eserlerimi okuyun ya da şunu yapın diye söylediğim vaki değildir, siyasi hayatta da.

Bana karşı her şeyi söyleyebilirler ama hiçbir Bakanlar Kurulu toplantısında, hiçbir MKYK toplantısında kendi görüşünü dikte edip herkesi susturduğumu bir kişi bile söyleyemez. Şimdi de Gelecek Partisi’nde. Eleştiri, ilmin de siyasetin de doğasını oluşturur.

Şimdi tekrar siyasete girerken, yeni bir partiyle siyasi hayata girerken, Türkiye’nin temel diyalektiği diye gördüğüm modernleşme ile yüzleşirken, solcu Marksist, İslamcı, ülkücü bütün kesimleri, küçülen bir imparatorluk mirasını devralarak kurulan bir cumhuriyeti yaşatabilmek için salt devlet otoritesine dayanan anlayışlardan koparak ayrılarak vatandaşı insan onurunu koruyarak yaşatmanın çizgisine getirmek, özgürleştirici bir zihniyeti siyasete tekrar taşımak. Baskıyla, ne olursa olsun bir kişiye itaat edeceksin anlayışı İslam’a zarar verir.

Şu anda sistem krizde bu çok açık. Mesela görüyorum sık sık bazı televizyonlarda muhalif yayın organlarında emekli askerler, paşalar çıkıyor tekrar kurucu ideolojiye dönmemiz lazım diyor yani Kemalizm’e.

– Birincisi kurucu ideolojiye dönmek meselesi, mesele post Kemalizm. İkincisi, ideolojiler insan fıtratına uygun şeyler midir? Biraz bu konuyu açar mısınız? 

Bu konuda medeniyetlerin dönüşümü soğuk savaş bittiğinde ideolojilerin sonu etrafında yazdığım başlı başına, İngilizce olarak yazdığım 94’te sonra da Türkçe olarak yayılandı, orada da bu konuyu ele almaya çalıştım.

İnsanların dünyayla ilgili evrenle ilgili insanın kendisiyle ilgili bir düşünce sistematiğine sahip olması doğaldır ve insan olmanın bir şartıdır. Herkes bir düşünce sistematiğine sahiptir.


“FETÖ’ye kadar dini otoriter eğilimlerin hepsine bakın bir tek fikir etrafında toplumun tümünü dizayn etme düşüncesi var. Yanlışlık burada”

– Buna ideoloji diyebiliyor muyuz? 

İdeoloji başka bir şey. Bunu kendini tanımlayarak yapması da insanın, insan olmasının gereğidir. Bir tek insan kendisini tanımlayabilir diğer varlıklar içinde. Ve o tanım etrafında bir düzen fikri geliştirebilir. Ben idraki kavramını onun için geliştirdim, herkesin insanın kendisine verdiği, kendisini tanımlarken kullandığı idrak ile dünyaya bakması.

Bu kaçınılmazdır ve her zaman vardır, ideoloji ise belli kalıplara oturmuş tek düşünce sistematiğini diğer tüm alternatif düşünceleri yok edecek şekilde baskın kılma düşüncesidir. Buna karşı çıkmak zorundayız.

Birincisi doğaldır, teşvik edilmeli. Ve ne kadar çok bu konuda akım çıkarsa insan doğasının o kadar dışarı yansıması olur. İkincisi ise tekleştirici bir ideolojidir. Buna ister İslamcılık deyin ister başka bir şey. Bu anlamda ‘cı’ ekiyle hiçbir zaman İslam’ı anmadım.

Benim kendimi idrak edişimde tevhid akidesi esastır. Bunun da en önemli özelliği özgürleştirici niteliğidir. Ben bunda özgürlüğü buldum. İbadetlere yaklaşırken de o özgürleştirici etkiyi buldum. Müslüman bir zihnin bu özgürleştirici etkinin süzgecinden geçtikten sonra baskıcı bir ideolojiye dönüşmesi çok zor ama sol bir Baas ideolojisinden Marksist ideolojiden veya belli yerlerde bunun dini olarak tanımlanması, FETÖ’ye kadar dini otoriter eğilimlerin hepsine bakın bir tek fikir etrafında toplumun tümünü dizayn etme düşüncesi var.

Yanlışlık burada. İnsanoğlu varlık içinde birlik, birlik içinde varlıktır bizim geleneksel düşüncemizde. Çokluk içinde birlik, birlik içinde çokluk bütün varlık telakkisi buna dayanır. Çokluğu yok ettiğiniz zaman anlamı kalmaz. Bunların hepsi bizim düşünce damarlarımızda var. Ama öyle bir noktaya bizi getirdiler ki bunu modern bir ideolojiye dönüştürdüğünüz zaman daraltıcı olur.


Abdülhamid ve Atatürk dikotomisi

– Şu gün şu hale getirilerek sanki Türkiye’deki muhafazakar kesimin üzerinde ikinci Abdülhamid’in gölgesi var ve bu gölge merhum Atatürk’ün gölgesine karşı bir algılama var. Bu köpürtülen bir konu, bu ne kadar sağlıklı sizce? 

Hiç sağlıklı değil. Bu nereden kaynaklanıyor biliyor musunuz? Şu anki siyasi elitimiz de maalesef kültür elitimiz de önemli ölçüde tarih cahilidir. Kişileri tanımadan aşık oluyoruz ve kişileri süreçleri tanımadan nefret ediyoruz. Bu taa yarım asırdır sağ sol denklemi, herkes kendi kahramanını yaratıp mutlaklaştırdı.

Abdülhamid ve Atatürk denklemine şimdi sokulmasının sebebi şu, getirdiği daralma da bu. Son dönemde Sultan Abdülhamid’le ilgili konuşanlara bakın geçenlerde bana da ziyaret eden bir heyet “Erdoğan ile Abdülhamid arasında bir bağ kurarak, benzer hislerle karşı karşıya kalırız diye çekiniyoruz” dediler.

Ben de sordum, “Hiç Abdülhamid dönemi hatıratı okudunuz mu?” Ben bir araştırmam dolayısıyla o dönemde yazılmış, basılmış tüm hatıratları okudum. Abdülhamid’i yakından tanıyan, Abdulhamid’in Hamidiye üzerinden taa Singapur’a da giden başkonsolosunun mezarını da restore eden bir Dışişleri Bakanı olarak söylüyorum, büyük bir vizyon.

Ama aynı Abdülhamidin aynı ölçüde batı medeniyetiyle de ilişki kurduğu, batı musikisiyle de yakından ilgilendiğini görmediğiniz zaman doğu batı denkleminde Abdülhamid’i bir yere oturtursunuz, Abdülhamid’i tanımazsınız.

Abdülhamid okullaşmaları yapan ama daha sonra kendisine karşı hareketlerin çıkacağı okulların sosyal yansımalarını çok ciddi bir istihbarat ağıyla korumaya çalışan bir lider.

Şimdi hiçbir insanın, bizdeki Asrı Saadet kavramı ile Marksizm’deki Altın Çağ dönemi gibi şeyler bazen seküler şeyleri tarih anlamakta zorlaştırıyor. Asrı Saadet yaşandı, peygamber dönemidir ama bütün tarihe de bunu yansıtmamalısınız. Tarih gridir.

Ben öğrencilerime bunu anlatırım. Tarih beyaz ve siyah değildir, çünkü insan beyaz ve siyah değildir. Mutlak beyaz olarak gördüğünüz insan, aslında öyle gördüğünüz anda İslam düşüncesinin temelinden koparsınız, ama hiçbir insan da mutlak kara değildir. İnsanoğlunun doğası gri olduğu için tarihin de doğası gridir.


“Tarih pür beyaz ve pür siyahtan oluşmaz; insan doğası gibi gridir: Son dönemde II. Abdülhamis dönemi başta olmak üzere tarihi dönemlerin idealleştirilmesi doğru değil”

– Siyasetçi Ahmet Davutoğlu için de bu böyledir…

Tabi benim için de böyle. Birisi bana gelse ve dese ki bir öğrencim, bütün hayatımı size vakfediyorum ve sizin eserlerinizi okuyacağım derse, müsaade et bana ben başka öğrencilerle çalışayım derim. Bana haz vermez bu. Eğer bir siyasette biri gelip de tek bir kişi etrafında bulunacağız ve bu kişi siz olacaksınız derse bu da haz vermez.

Aynı şekilde seküler kesimde de aynı şey Mustafa Kemal Atatürk için var. O Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu. Sultan Abdülhamid büyük bir kadim medeniyetin savunucusu, elinden geleni yapmış. Bir gün bir büyükelçi, akademik hayatta, 90’lı yılların ortaları, o günün şartları içinde Osmanlı hat sanatları dünyayı dolaşıyordu Sabancı ailesinin katkılarıyla, bir yemekte bundan bahsederken, biri sordu bir akademisyen. Çok muhteşem bir sergi, bereket ki onlar var.

Maalesef yakın dönemde böyle sanatçılar yetişmedi dedi. Orada bulunan bir büyükelçi dedi ki, gerçekten mucizevi şekilde Atatürk döneminde büyük sanatçılarımız yetişmiş ondan sonra da yetişmemiş. Dedim ki sayın büyükelçim, Atatürk de dahil o dönemde yetişenlerin hepsi Abdülhamid’in okullarında ve daha sonraki dönemde yetişti, niye böyle düşünüyorsunuz dedim. Atatürk dönemi bir hesap edin 15 yıl.

Öyle bir algı var ki, Abdülhamid dönemi pür beyaz, tek parti dönemi pür siyah. Bir kere bizim şunu öğrenmemiz gerek. Hayır, Fransızlar beş cumhuriyet geçirdiler. 14. Louis’ten beri olan bütün tarihi dönemi, o kanlı dönemi, Paris sokaklarından kanlar aktığı tarihi de tek bir bütün içinde görür Fransız aydın. İngiliz aydını ta İngiliz iç savaşından Hobbes’lardan bugüne kadar gelen sürekliliği görür ve algılar.

Amerikan iç savaşı aslında ABD’nin doğuş tarihidir. Bizim şu anda yapmamız gereken zihniyet devrimi bütün bu tarihi sürekliliği olumlu olumsuz yönleriyle bizim görmemiz, bizim gördüğümüz zaman hataları da görüp düzeltmeye çalışırız, olumlu yönleri de iyilikleri de içselleştiririz. Artık ergen bir çocuk psikolojisinden çıkmamız lazım bizim modernite karşısında.

Ergen birisi olgunluğu kaybeder, öfkeyle bakar. Şimdi bizim bütün bu modernleşme serüvenimiz bir kültürel kopuş ile geleneksel kadim değerlerden tamamıyla kopma şeklinde gören seküler anlıyışı da bütün o kadim değerleri kutsayıp modernleşmenin getirdiği birikimi reddeden geleneksel anlayışı da aşabilmemiz lazım.

– Mesela iki yıl önce “Vatanım Sensin” diye bir dizi vardı İzmir’in kurtuluşunun. Bir kesim severek seyretti aynı anda “Payitaht” vardı. “Vatanım Sensin”de 1920 Misaki Milli ilanı vardı, Meclisi Mebusan’da, duygular muhteşem. Bununla “Payitaht” arasında bir fark yok. Ama o hale getiriyoruz ki…

Bilerek siyasallaştırdılar. Bizi de isyan ettirecek şekilde orada bir ihanet var. Ama şimdi başka bir damat bakanlığı bırakıp gitti, şimdi ne oldu. Böyle bir tarih algısı olmaz. Sloganlara, ideolojilere indirgenmiş bir tarih anlayışı bize fayda vermez.

Hepimizin tarihi bu. Kültürel kopuş ve buna karşı direnç şeklinde tezahür eden hareketlerle yaşanan bölünmeyi bizim aşabilmemiz lazım.

– Bu manada Demokrat Parti’nin krtiğini yapabilir misiniz Prof. Ahmet Davutoğlu olarak olumlu ve olumsuz yönleriyle, 10 yıllık bir hikaye…

Demokrat Parti’nin hikayesi doğru bir şekilde, tarihin akış seyrinde ve bu toplumun tecrübe ve birikimine uygun seyretseydi bugün bambaşka bir yerde olurduk. Daha sonrakiler o dönemi iyi değerlendirmiş olsalardı biz yine başka bir yerde olurduk. Çünkü ilk gerçek demokrasi.

1833’te biz muhtarlık seçimlerini yaptık. 1856’da Meclis-i Mebusan seçimi yapıldı. 1912 seçimleri Türkiye’de en çok siyasi partinin katıldığı, çok renkli, çok hareketli bir seçimdir. 1946 seçimlerinde biz öyle bir şey yaşadık ki travmatik, bir merkezi elitin halkın iradesini gaspetme çabası vardı ve kalıcı olmadı. 1950’de sistem kendini reddetti.

Demokrat Parti’nin ilk döneminde ise bir taraftan şehirleşme bir taraftan da toplumun geleneksel değerlerinin ayağa kalkması ve o taleplerin karşılanması, sanayileşme ve modernleşmenin ekonomik ayağının tarımın endüstriyel hale geçmesiyle birlikte yaşanan şehirleşme bir büyük sosyal mobilizasyon doğurdu ama rahmetli Adnan Menderes şehidimizdir; ama Demokrat Parti ikinci döneminden itibaren öylesine kutuplaştırıcı bir siyaset izledi ki, uyarılar da karşılık bulmadı ama bütün bunların çözümü seçimdir. Seçim kararı olmasına rağmen.

Ötekileştirme, cepheleşme doğru değil. Cephe tabirinin olduğu her dönemin arkasından birileri askeri darbeyi tetikledi. O yıllarda ilk cuntalaşma vatan cephesiyle başlamadı 1955’lerde başladı. Bundan rahatsız olan yukardan dikte ettirici, vesayetçi, cuntacı kesim bir taraftan hazırlık içine girdi. Burada tam demokrasi içinde ve demokratik çözümlerle siyasiler bir araya gelebilselerdi cuntalaşmaya zemin olmazdı.

27 Mayıs o anlamda ta Babı Ali Baskını 1913’ten sonra başlayan darbeci geleneğin Cumhuriyet’teki ilk müşahhas örneğiydi. Daha sonraki dönemlerde de var. Siyaset kendi alanını açtığı zaman siyaset dışı vesayet odaklarının alanı daralıyor. Ama siyaset kendi alanını daraltıp ötekileştirdiği zaman 70’li yılların sonunda da öyle oldu.

Milliyetçi Cephe karşısında Cumhuriyet Halk Partisi. Bu kış komünizm gelecek diye mobilize edilen gençler bu kış faşizm gelecek diye mobilize edilen gençler siyaset alanını daralttığı zaman vesayet geliyor. Şimdi 28 Şubat’ta da siyaset alanı açmaya çalıştı ama maalesef Necmettin Erbakan Hocamızın bütün çabalarına rağmen siyaset alanı daraltıldı.

Şimdi, AK Parti tecrübesi, Türkiye için altın değerinde bir tecrübeydi. Millet büyük bir destek verdi ve demokrasi kurumsallaşabilirdi. Onun için ben şey demiştim bir konuşmamda, aynen fetret dönemi, Osmanlı’dan takriben 100 yıl sonra bir fetret dönemi yaşanır ve reformlarla devlet yeniden organize edilir. Şimdi de 90’lı yılların hatta 60’lı yıllardan sonra yaşanan fetret dönemini bitirmek zorundayız demiştim.


Milli Görüş, İslamcılık, Akıncılık demokrasi meselesi…

– Sizde Milli Görüş geleneği, İslamcılık, Akıncılık, bizim gençlik yıllarımızda demokrasiye inanıyor muydu, içselleştirmiş miydi? 

Demokrasinin felsefi olarak çok tartışıldığı bir zeminde bunun içselleştirilmesi ayrı bir konu ama hakların demokrasiyle alınacağına inanılıyordu. Rahmetli Erbakan Hocamız 70’li yıllarda kendisini dinleyen hiçbir genci sokakta şiddete yöneltmedi.

Bu olağanüstüydü. Siyasete yöneltti meşru siyasete yöneltti. Daha sonra AK partiye kadar giden insan birikimi bu meşru siyaset içinde yetişti.

– Teorik eksiklik gördünüz ama değil mi?

Tabi o teorik eksikliği gördüğüm için ilmi hayatta faaliyet göstermek istedim. Ama şimdi geldiğim yerde niye şu an siyasettesiniz? Bunu bir tarihi sorumluluk olarak görme sebebim şu. Beş kitap yazdım başbakanlığı bıraktıktan sonra. İkincisi şimdi yayınlanıyor.

Açıkçası ülke iyiye doğru gitseydi ben siyasete tekrar girme ve böylesine düşük, sefil bir dille yapılan bir siyasetin muhatabı olmaya niyet etmezdim. Ama bıraktıktan bir müddet sonra Medeniyetler ve Şehirler kitabını yazdım.

Arkadaşlardan bir kısmı biraz da üzülerek bana yapılan saldırılara, trol çetelerine, “Hocam artık tamamıyla akademik hayata geçin. Burada ne doğru anlaşılabildiniz, ne hakkınız verildi ne de saygı gördünüz” dediklerinde şu cevabı verdim:

Biz 90’lı yıllarda pür idealden bahsedebilirdik, pür teoriden bahsedebilirdik. Çünkü tecrübe edilmemiş bir idealden bahsediyoruz. Şimdi tecrübe edildikten sonra ben pür idealden bahsedersem ne inandırıcı olur ne de ben vazifemi yapmış olurum. Şu anda tek çözüm kötü bir pratik ancak iyi bir pratikle temizlenir. Kötü bir pratik iyi bir teori ile temizlenmez. İyi bir teori günü geldiğinde iyi bir pratiğe zemin hazırlar.

– Burada bir sentez iddianız var değil mi? 

Tabi teori ve pratik arasında mutlak uzlaşmazlık olduğu düşüncesinde değilim. Bizim elimizdedir, bizim irademizdedir herşey. Bunu başarıp başarmamak bizim sorumluluğumuzda olan birşey. 90’lı yıllarda bütün o makalelerle, o çalışmalarla yetiştirmeye çalıştığımız insan unsuruyla bir idealden bahsediyorduk.

Hakka hukuka adalete insan onuruna yaraşır yeni bir medeniyet açılımından bahsediyorduk, şimdi bu medeniyet açılımını yapacağız iddiasında olanlar ve bu medeniyet kavramını her gün kullana kullana iktidara gelenlerin getirdiği kötü pratik ancak ve ancak iyi bir pratikle temizlenebilir.


“Yolsuzlukların böylesine meşru kılındığı, çürümenin yozlaşmanın böylesine arttığı bir dönemde kendime olan saygım gereği susmam mümkün değil”

– Bugün size ve partinize yapılan saldırılar, daha doğrusu gerginlik sanki 1914-15’lerin mantığının kötü bir hayaleti gibi yansımıyor mu? 

İkinci Meşrutiyet dönemindeydi gazetecilerin Galata Köprüsü üzerinde faili meçhullerde öldürülmesi. İkinci Meşrutiyet döneminden beri süregelen hastalıklardır bunlar. Bab-ı Ali baskını, meşru bir hükümet beğenirsiniz beğenmezsiniz ama bir baskınla sadrazam istifaya zorlanmasıyla, bir MGK kararıyla bir başbakanın devrilmesi bunlar ders alınmadığını gösteriyor.

Sonra ne oldu, o gün o Babı Ali Baskını‘nı yapanları iflah etmedi, ülkeyi de yanlış yere götürdüler. Bugün de bizim bütün bu tecrübelerden, tarihi birçok şahsiyetten bahsettik, bütün bu tecrübe üzerine parlak bir gelecek kurulabileceğine inanıyorum.

Akademik hayatta şehir üniversitesindeki baskılar olduğunda dedim ki arkadaşlar ben bir ilim adamı olarak dönüp Gazali ile Kant’ın felsefi yaklaşımlarının siyaset trolü üzerine etkileri diye bir makale yazsam kimse birşey demez ama Duruş kitabında yazdığım için “Duruş” kitabım neredeyse yasaklandı, “Duruş” konferanslarım iptal edildi.

Gücün yozlaşması karşısında adalet fikrinin yeniden inşası konusunda birşey söylersem bu gücün yozlaşmasından herkes nasibini alacağı için kitaplarım yasaklanır. Konferanslarım iptal edilir.

Türkiye’de maalesef İslam düşüncesine de bütün bu pratiğe de ben babamın yüzünü hatırlıyorum, bizi okuturken biz okuyamadık siz okuyacaksınız biz yapamadık siz yapacaksınız biz gerçekleştiremedik siz gerçekleştireceksiniz biz bakışlarda bu nazarla büyümüş insanlarız.

Ben böyle bir bakışla büyümüş birisi olarak yolsuzlukların böylesine meşru kılındığı çürümenin yozlaşmanın böylesine arttığı bir dönemde kendime olan saygım gereği susmam mümkün değil.

Rüstem Paşa hem en çok vakıf yapmış hem de en çok rüşvet almış devlet adamı olarak bilinir.


“Rüstem Paşa hem en çok vakıf yapmış hem de en çok rüşvet almış devlet adamı olarak bilinir!”

– Bu çürüme ve yozlaşma İkinci Abdülhamid döneminde de yok muydu? 

Olmaz mı? Tarihi şahsiyetleri şey yapmak istemem ama dün Cağaloğlu’ndan geçerken Rüstem Paşa Medresesi’nin yanından geçtim. Rüstem Paşa hem en çok vakıf yapmış hem de en çok rüşvet almış devlet adamı olarak bilinir. İnsanın gri olduğu yer o. Biz de melek değiliz, hepimiz sapabiliriz, hepimiz bozulabiliriz.

Ben haşa kendimi beyaz görmem, bu benim itikadıma aykırı. Bundan sonra da bozulmam diye birşey yok. Ama bunun çözümü ne, şuna izin vermem. Bozulmayı meşrulaştıracak bir iklimin oluşmasına izin vermem. Buna izin vermediğim için birinci derece akrabalar siyasete girmesin dedim.

O iklimi yıkmak için baktım ki oluşuyor damarlarını kesmek için siyasi etik yasası dedim, o iklimin oluşmasını engellemek için hediye yasağı dedim. Bu yozlaşmaya hepimiz muhatapsak çözüm de bizde. Şu anda da siyasi hareketimize bu minvalde başladık.

Bizde de hata yapan çıkar insanız ama önemli olan bu hataların bütün iklimi değiştirecek şekilde kolektifleşmemesi. Bu da cesur insanların varlığıyla ve bu görüşlerini dile getirmesiyle olur. İmamı Azam’ın yaşadığı dönemde onun için örnek verdim ve herkese çağrıda bulunuyorum, sadece ibadet hukukunda değil bugün yapılan yanlışlar karşısında susan ve ehli sünneti temsil ettiğini söyleyen ilim adamlarına sesleniyorum, ehli sünnetin kurucusu en büyük imamı İmamı Azam ve o yanlış gördüğü şeylere sesini yükselttiği için İmamı Azam oldu.

O gün yaşayan birçok alim gibi var olanı kabul edip kenara çekilebilirdi. Var olan statükoyu kabul edip insan düşüncesinin ufkunu açan kıyası ortaya koymayabilirdi. Biz bugün dönüp, ben birlik beraberlik için herşeyi yaptım ama bizi yıkacak olan dışardaki saldırılar değil, bakın 15 Temmuz gecesi hepimiz birleşiverdik.

Türkiye’ye biri saldırırsa yine omuz omuzayız, biri darbe yaparsa en önce ben ortadayım ama bizi yıkacak olan şey burada başlar, zihniyette. Zihniyetimiz köleleşirse, asırlar boyu belki Müslümanların tefekkürünü sarsacak ve iç muhasebeye sevk edecek şeylerin başında bu FETÖ örgütü geliyor.

İnsanın zihnen köleleşmesinin yol açtığı tahribat bizi nerelere getirdi. Benzer bir tahribatı siyasette köleleştirilmiş zihinlerin yanlışlara rağmen tek bir siyasi otoriteye ram olma arzusunda da benzer bir hata var.

İnsanın robotlaşmasına izin veremeyiz. İnsanoğlu eşrefi mahlukattır. Her insana saygı göstereceğiz. Onun için partimizin kuruluşunda ben insanı başa yazacağız dedim. İnsan hak ve özgürlüklerine insana saygısı olmayanın hiçbir şeye saygısı olmaz.


“Siyasetin seküler dili, dini olmaz; siyasetin insani dili olur”

– Ben son üç soruyu arka arkaya sorayım müsaadenizle… 

Türkiye’deki temel tartışmalardan biri de Türkiye’nin jeopolitik güvenlik meselesi. Güvenliğimiz Libya’da başlıyor, Osmanlı döneminde Yemen’de başladığı için oradan savunmaya başladık. Zaten Türkiye’nin jeopolitik bir güvenlik alanı var. Bir grup da ana muhalefet partisi, Cumhuriyet Partisi daha çok, yurtta sulh cihanda sulh mantığıyla sınırlarımız içinde bir güvenlik meselesi var. Bir temel mesele de sizi neo Osmanlıcı diye suçladılar ama siz bir Osmanlı barışını öngörüyordunuz. Suriye’de Şam’da korumasız olarak Abdullah beyle birlikte dolaştınız, kahve içtiniz. Şimdi Osmanlı barışıyla, neo-Osmanlılık meselesi. 

İkincisi biz jeopolitik güvenlik alanlarında biz hep harbetmek zorunda mıyız, hiç uzlaştıramaz mıyız? 

Başta dedik ki, modernleşme, küçülen daralan imparatorluk psikolojisi bizde öyle yer etmiş ki, sağcımız, solcumuz, sekülerimiz, dindarımız hep geride kalanı savunma refleksiyle davrandı. Tamamıyla yanlış demiyorum ama savunma refleksi birşeyi savunmaya yetmez. Geride kalan insanların nasıl huzurlu, mutlu ve aidiyet bağıyla bu ülkeye bağlayabiliriz? Aidiyet bağıyla.

Bu ülkeye bağlı olmak içerde bir düzen kurmak, ben yurtta sulhu bu şekilde anlıyorum. Ülkede herkesin birbirine saygı duyduğu, her dilin saygı duyduğu, kimsenin ötekileştirilmediği, kimsenin dışlanmadığı, yurtta sulh böyle sağlanır. Yani tek parti dönemi olduğu için zikrediyorum, Dersim yöntemleriyle yurtta sulh sağlanmaz. Yurtta sulh demokrasiyle sağlanır.

Yurtta sulh bütün vatandaşların devlete aidiyet bağıyla sağlanır. Cihanda sulh da diplomasi ile sağlanır ama bunun olabilmesi için de sağlam bir güvenlik yapılanmanızın olması lazım. ‘Stratejik Derinlik’in savunma sanayi başlığını açın. Daha kimsenin gündeminde yokken savunma sanayinin memleketin esas meselesi olduğunu ben yazdım.

Bunlar yanlış şeyler değil fakat yöntem yöntem yöntem. Eğer bugün Osmanlıcı veya yeni Osmanlıcı denirse ben size iki isim veririm. Birincisi Makedonya Cumhurbaşkanı tarihçi İvanov. Hristiyan’dır, Makedondur, hem de sağ Makedondur. Hep söylediği şey biz Balkanlar’da Osmanlı dönemindeki çok kültürlülüğü yaşatmaya ihtiyacımız var der.

Oturduğumuzda saatlerce konuşurduk, bu salt Müslümanlara özgü bir şey değil. O çok kültürlülüğün getirdiği birşey, bundan utanmamız da gerekmez. İkincisi de Buteflika, Cezayir Cumhurbaşkanı. İlk konsepti ortaya atan Cezayir Cumhurbaşkanıdır. Sayın Abdullah Gül o zaman dışişleri bakanı bir ziyaretimizde kendisi söyledi, bu yayılmacı bir düşünce de değil.

Sömürgeciliğin parçaladığı bir dönemden sonra halkların birbirini anlayarak birlikte bir düzen kurma fikri. Buna Osmanlı demeyin, kardeş halkların ortak düzeni deyin.

Balkan kardeş halklarının onun için ben Müslüman kimliğimle davransam Sırplarla iyi ilişkiler geliştirmemiş olmam lazım, Sırplarla Bosna Hersek arasındaki barışı kim sağladı? Efendim, Suriye ile İsrail arasındaki barış görüşmelerini kim yönetti? İran’ın bütün dünya ile barışması için niye çaba sarfettik?


“Jeopolitikçi yaklaşım ancak barış diplomasisiyle anlam kazanır”

Aslında komşularla sıfır sorunu ben dile getirirken ben zihinsel bir parametreyi değiştirmek için, herkes bizim düşmanımız fikrinden herkes bizim dostumuz olabilir fikrine geçiş. Rusya ile Yunanistan ile Suriye ile Irak’la İran’la Bulgaristan’la Ukrayna ile Azerbaycan’la yüksek düzeyde stratejik işbirliği konseyleri fikri tamamen o düşünceden doğdu.

Şimdi ise maalesef bunlar terkediliyor, şimdi 90’lı yılların herkes düşmanımız fikrine dönüldü. Yanlışlık burada. Ben hiçbir zaman bunu böyle görmedim. Bu mantık doğru bir mantık değil. Biz kimseyi mutlak düşman olarak göremeyiz, görmek doğru da değil. Türkiye merkez bir ülke olarak etrafına barış diplomasisi sağlamalı.

Libya konusunda da. Libya’da Türkiye’nin çıkarları sorumlulukları var, Doğu Akdeniz’de sorumlulukları çıkarları var ama yapılan iki tane hata var. Birincisi meselemizi doğru anlatamamak, anlatamadık. İki karşımızda büyük bir cephe oluşmasına izin vermek.

Aynı anda hem Avrupa ile büyük gerilimler yaşayacaksınız gereksiz yere sonra Doğu Akdeniz’de, Avrupa’ya şunu anlattığımız dönemlerde biz rahat ettik, bakın Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse bütün bu Doğu Akdeniz Avrupa’nın refah alanı haline gelir, hep beraber burada olacağız demek var, Avrupa Yunanistan’ın AB üyeliğini de istismar etmek suretiyle kurduğu tuzağa düşmek var.

ABD Batı Trakya’da Yunanistan’da tatbikat yaptı, Tayyip Erdoğan’ın yakın dostu olan Trump döneminde. Rusya, Doğu Akdeniz’de  Türkiye’nin karşısında Avrupa Amerika Mısır ve İsrail’le bir araya geldi. Akıllı bir diplomasi buna izin vermez. Ben hala aynı kanaatteyim. Türkiye’nin etrafında istikrarlı düzenler olmazsa Türkiye kendi içinde huzurlu olmaz.

Bu tezin aynı şekilde geçerli olduğunu düşünüyorum ama bunu sağlamanın yolu hamaset değildir, dışlayıcı bir dil değildir, daha çok konuşmak daha çok diplomasi, dünyaya verdiğiniz genel görüntünün iyi olmasıdır.

– Son iki soru müsaadenizle. Bu özel, mesela Türk siyasetinde seküler dil meselesi. Mesela rahmetli anneannem de çok meraklıydı, derdi ki, İsmet İnönü hiç Allah’ın ismini kullanmadı, ama bir gün ısrar ettiler inşallah dedi. Baktığımızda son dönemde Türk siyasi hayatına, Ali bey de dahil Tayyip bey ve siz seküler olmayan dili rasyonel ve duygusal manada kullanıyorsunuz. Acaba seküler dil kullanmak mı daha faydalı siyasette? 

Siyasetin seküler dili olmaz, dini dili olmaz. Siyasetin insani dili olur.

– Ama farklı mahalleler var biliyorsunuz…

Bu konuda ben kategorilere inanmam. Ben Bosna Herkes Cumhurbaşkanı ile Sırbistan Cumhurbaşkanını anlaşma yaparken, Sırbistan Cumhurbaşkanı insani bir dil kullanabildiğim için bu anlaşmaya yanaştı. Makedonya Cumhurbaşkanı da hepsi saygıyla anarlar ve Türkiye’de benim yakın arkadaşlarım bana bayram tebriği göndermez unuturlar ama Sırbistan Dışişleri Bakanı her bayramda, bayramı şerifiniz kutlu mübarek olsun diye Türkçe yazar gönderir.

Niye bu saygı var. Çünkü insani dilimle konuştum. Irak’ta Sünni grupları bir araya getirip seçime girip ikna ettiğimiz 2006 yılında, Bağdat üzerine yaptığım bir konuşma üzerine, bir araya gelmelisiniz ve demokratik seçimlere girmelisiniz dediğimde bir aşiret lideri, bu kardeşimizi dinlemeliyiz bu Bağdat diliyle konuşuyor dedi.


“Niye bana Sayın Bahçeli Serok Ahmet diye bu kadar saldırıyor?”

– Ben iç siyaseti kastettim, mesela günaydın mı diyeceksiniz selamün aleyküm mü diyeceksiniz? 

Bunlar geçti artık. Şu anda çok seküler görünümlü insanlar Allah yar ve yardımcınız olsun diyor, hiç bundan da gocunmuyor. Çok dindar bildiğiniz biri de günaydın diyor. Bunlar hiç önemli değil. Ben insani dilim var, niçin Serok Ahmet diyor bana ben Kürt müyüm değilim. İnsani bir dil kullanıyorum, dışlamıyorum, onlardan bir parçayım.

Niye bana sayın Bahçeli Serok Ahmet diye bu kadar saldırıyor; ama Konya’daki veya İç Anadolu’daki seçmeni etkileyemiyor. Çünkü onlar biliyorlar ben onlardan bir parçayım. Onlara geldiğimde Diyarbakır’da onlar bana Serok demekten hoşlanıyorsa desinler. Orta Anadolu’da yörük Türkmen geleneği içinde bir karşılama yaptıklarında onlara göre davranıyorum.

Mardin’de bir esnafa gittim, Süryani kültürü üzerine konuştum. Ve selam vererek girdim selam vererek çıktım. Aramızda bizim birçok kökenden arkadaşımız var, hiçbir rahatsızlık hissedilmiyor. Siyasette dini veya seküler dil olmaz, insani dil olur. Ama şunu kimse bekleyemez, Balkanlara gideceksiniz, oradaki insanlar İstanbul’dan gelen bir insandan manevi bir dil bekliyor.

Orada da ölçüm ne biliyor musunuz? Üçüncü insan kim demiştiniz, yeri geldi söyleyeyim. İmamı Azamla Ahmet Cevdet Paşa dışında ilim hayatında da Gazali. Tehafütül Felasife’yi okursanız felsefe diliyle yazılmıştır ancak uzmanı anlar ama diğer eserlerini okursanız herhangi bir evde de okunur.

Siyaset de böyle birşey. Her kesimde ve her toplumda bulunduğunuz yerin diline hakim olmak. Emin olun insani dili kullandığınız zaman emin olun oy gelir. Ama bunun dışına çıktığınız zaman bugün olduğu gibi oy verenler bile korkarak, ürkerek acaba ne olacak diye destek verirler ama gönülden desteği kaybedersiniz.


Gelecek Partisi muhafazakar mı?

– Şimdi bu kadar deneyiminiz oldu. Muhafazakar gelenekten geliyorsunuz geçmişin ihtişamıyla yaşadınız ama partinizin ismini Gelecek Partisi koydunuz. Bu önemli birşey, muhafazakar gelenekten gelen bir siyasetçi açısından umut verici de birşey. Birinci sorum şu Gelecek Partisi’nin muhafazakar yönü var mıdır, gelecek partisinde neleri başarmak istiyorsunuz? 

Birşey söyleyecekseniz Gelecek Partisi özgürlükçü ve demokrat bir partidir. Özgürlükçülüğü vurguluyorum çünkü zihnin özgürleşmemesi halinde FETÖ örneğinde ya da bugünkü birtakım Maocu zihniyet örneklerinde robotlaştığı, ister seküler ister dini olsun şahsiyetli bir insan topluluğu oluşturmanız ve şahsiyetli bir düzen kurmanız mümkün değil.

Bu anlamda özgürlükçü nitelik önemlidir. Bunun parti disiplini içinde ifade ediliş biçimleri farklı olabilir. Demokratlıktan kastımız da milletin iradesine gem vurmadan, hiçbir vesayet olmaksızın, kamu düzenini millet iradesine hesap verebilir şekilde inşa etmektir. Bu anlamda hem ihya ediciyiz geleneksel değerleri, bugün kadim geleneklerimiz dediğimiz geleneklerimizin tümü hepsi yıpranma geçirdi.

O yüzden deizme kayıyor gençler diye iktidardakiler şikayet ediyor, onun için eğitimde ve kültürde yapamadık diyor Cumhurbaşkanı. Yapamazsınız çünkü güzel örnek oluşturmuyorsunuz. İnsanlar kal ile değil hal ile değişir. Halinize yansıtacaksınız bunu.

Sizde kibir varken insanlara kibir yapmayın diyemezsiniz, sizde neppotizm varken akraba kayırmacılığı var diyen insanlara aşiretleşmeyin diyemezsiniz. Siz şeffaflığa karşı çıkarken insanlara şeffaf olun diyemezsiniz, siz tek adamlıkla insanlara tek adamın arkasından gitme diyemezsiniz.

İnsanlar hele hele bu nesil, küreselleşme ve teknolojik araçlarla her türlü lider tipini gören bir nesil, her türlü gelişmeyi gören bir nesil. Biz bu değerleri ihya edeceğiz ama yaşayarak sözle değil. Psikolojik bir zihniyet devrimi yapacağız. Sosyo kültürel bir devrim yapacağız bütün herkes kendi mahallesinden çıksın.

Onun için dar bir kalıpla tanımlamıyoruz. Muhafazakar parti derseniz partimizin diğer mahalleleri farklı mahallelerinden gelen bazı arkadaşlarımızı dışlamış olursunuz. Biz farklı mahallelerden gelip burada kamusal bir iklim oluşturmak için gelecek partisini kurduk. Ama kadim değerleri ihya edecek olan da gerçek demokrasiyi inşa edecek olan da biziz.

Şimdi ne geçmiş örnekleri, tarih bilmek hem ufuk açıcı birşeydir hem de ağır bir yüktür. Türk siyasetinin demokrasinin en büyük zaaflarından biri siyasi partilerin kurumsallaşamaması. Bu CHP için de geçerli, tek çizgi hiç kesintiye uğramamış bir çizgi olarak söylüyorum, sürekli kesintiye uğramış Demokrat Parti, Refah Partisi, Ak Parti olarak da söylüyorum.

Kurumsallaşmamasının sebeplerinden birisi de parti içinde güçlü şahsiyetlerin bulunmasından liderlerin rahatsız olması. Bu Ak Parti’de böyle yaşandı. Düşük profil o kadar sembolik bir anlatımdır ki, partiyi kontrol etmek isteyenler düşük profil istiyor. Ben gelecek partisindeki arkadaşlara şunu söyledim: Ben düşük profilli bir adamı yanımda barındırmam, düşük profilli olan buraya gelmesin.


“AK Parti nesiller boyu yaşardı ama şimdi yaşama şansı yok. Bir kişiye bağladı bütün kaderini”

– Merhum Özal da birçok kontrol edemeyeceği yetenekle çalışırdı, ben öyle hatırlıyorum.. 

Şimdi önce o da öyle başladı ama sonra yakın akrabaları konusunda birtakım alışkanlıklar süre gitti. Çünkü partiyi kontrol etmeden siyaseti kontrol edemeyeceği, siyaseti kontrol etmeden ayakta duramayacağı kanaati özellikle bu sefer muhafazakar kesim için son dönemde siyasetin alanını daralttı.

Sayın Erdoğan da üç dönem şartını getirdi ama unuttu. Çünkü üçüncü döneme geldiğinde o şart ona engel oldu. Halbuki şu olabilseydi bir düşünün, bütün bu eksiklikler, sıkıntılar iç muhasebe dönemi başlamıştı benim genel başkanlığımda.

Cumhurbaşkanı sadece cumhurbaşkanlığı görevini yapıp karşılıklı saygı içinde, başbakanlık da yapmaya kalkışmamış olsaydı bir taraftan ve parti doğal seyri içinde yüzde 49.5 oyla devam etseydi, özgürleştirici bir düşünceyle toplum rahatlatılsaydı, bütün toplum kesimleriyle temaslar korunsaydı ve sonra ben dönemi bitirdiğimde iki dönem olacaktı zaten ben de başka birine devretseydim bunu AK Parti nesiller boyu yaşardı ama şimdi yaşama şansı yok.

Bir kişiye bağladı bütün kaderini. Ben bunu Sayın Cumhurbaşkanı’na o zaman da söylemiştim. Şimdi de bizim siyasetimizin en temel meselelerinden birisi bu. Gücü elinde tutanın gücü kaybetme korkusu ortadan kalkmadan demokratik kültür  yerleşmez. Onun için mutlaka dönemler sınırlandırılmalı, parti içinde de sınırlandırılmalı, siyasal sistemin kendi içinde de sınırlandırılmalı.

– En önemlisi siyasetin finansmanı meselesi…

Siyasetin finansmanı biz açık ve şeffaf olsun dedik. Ama şimdi bütün bunlar bir paket halinde. Siyasetin yeniden tanzimi, restorasyonunun düşünülmesi gerekiyor. Parlamenter sistem önerimizin içinde bunların önemli kısmı var. Önümüzdeki hafta inşallah 1 Şubat’ta temiz siyaset belgesini açıklayacağız.

Orada siyasetin finansmanı konusuna da gireceğiz. Temiz siyaset belgesiyle de siyasetin ahlaki örgüsünü yapacağız. Şöyle bir tez vardır demokrasi teorilerinde, eğer bir ülkede iktidarda bulunan biri iktidarı kaybedip tekrar iktidar olma şansı bulabiliyorsa orada demokrasi olabilir demektir. Yani iki kere el değiştirmesi lazım iktidarın demokratikleştiğini göstermek için. Türkiye’de bu hiç olmadı düzgünce.

Ya ele geçiren sonuna kadar kalmak istedi ya da darbe ile uzaklaştırıldı. Şimdiki birincisine daha yakın. Partiler de şöyle yaşar, özellikle bizim gibi toplumlarda, bir siyasi parti iki siyasi lideri arka arkaya başarılı ya da başarısız dönemler ama arka arkaya değiştirebilme kabiliyeti göstermişse o parti kalıcı olur.

Kurumsal bir reform şart ama ondan önce zihniyet devrimi lazım. Biz zihniyet devrimini gerçekleştirerek iktidar olacağız. O devrimle birlikte ahlaki devrimi de halimizle göstereceğiz. Yürek, vicdan ve emek iç içe geçecek inşallah.

Not; Bu yazı Çarşamba 27 Ocak 2021 17:50 tarihinde independent türkçe sitesinde yayınlanmıştır.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir