Otorite

Hatırlarsınız; Ankara Garı’nda sol grupların mitingine yönelik terör saldırısında ölenler için Konya’daki milli maçta yapılan saygı duruşunda seyircinin ıslıklı protestosu oldukça düşündürücüydü. Geçenlerde de dünyanın sayılı köprülerinden biri olan Osman Gazi Köprüsü’nün açılışının muhalif medyada  yansıtılış şekli de ironi olarak ilk örnekten pek farklı değildi. Rusya ve İsrail politikalarına gerçekçi dönüş ise toplumun bölünen kesimleri ve temsilcileri tarafından bir polemik veya hikmet meselesi yapılıyor.

Görüldüğü üzere ortak sevinç veya acılarımız, başarılarımız ve de başarısızlıklarımızı bile birbirimizi incitmeye yönelik olarak yorumluyoruz.

İçeriden-dışarıdan, dosttan-düşmandan bugünlerde sıkça kutuplaşmanın arttığını her vesile ile sık sık duyar olduk. Beyinlerimiz kategorik olarak ayrışmış durumda. Siyasi veya sosyal liderlerin ne dediklerine veya yaptıklarına göre değil; politik ve kimlik aidiyetlerine göre ön yargılı çıkarımlar yapıyoruz. Maalesef bu sadece muhafazakâr camiamız, partiler, cemaatler ve “bağımlı” STK’lara ait değil, sol camiamızda da yaygın bir durum olarak gözüküyor.

Bir zamanlar siyasette diskalifiye edilmenin gerekçesi Atatürk karşıtlığı idi. Şimdi ise bunun sadece ismi değişmiş durumda. Kırılma sağ  veya solun ötesinde ve kendi içinde de siyasi ve psikolojik çeşitlilik içeriyor. Kutuplaşmanın artması tabii ki ülke yönetimi veya dış dünyadaki gelişmelerden bağımsız bir şey değil. Ancak buradaki temel kolaylaştırıcı unsurun tarihsel otorite (ki genelde bunu devlet temsil eder) ile ilişki biçimimizin kodlarında ve otoriter kişilik yapımızda olduğunu düşünüyorum.

Değerli Fransız sosyolog Emanuel Tod toplumlarda otoriteyle ilişki biçimlerini “Avrupa da çekirdek aile esastır; çocuk baba ve aile üzerinden devletle/otoriteyle ilişki kurar. ABD’de ise çizgi film kahramanı Red Kit-yalnız kovboy misali birey aracı olmaksızın doğrudan otoriteyle ilişki kurar. Ortadoğu’da ise otoriteyle ilişki aşiret veya alt grup kimliği üzerinden kurulur” şeklinde tasnif eder. Belki burada Türkiye’nin  bir kısmının Avrupa bir kısmının da Ortadoğu modeline uyduğunu söyleyebiliriz.

Bir başka otoriteyle ilişki modeli de sosyo-ekonomik yaklaşım temelli ve Türkiye ve Rusya gibi imparatorluk geçmişleri olan, merkezden ticari ve idari örgütlenen ülkeler içindir. Bu modelde yerel, gücünü merkeze bağlı olarak yürütebiliyor. Merkezin çökmesi bir bakıma kaos anlamına geliyor. Hâlbuki şehir devletçikleri (Hansa devletler) geleneğinden gelen Avrupa’da durum böyle değil. Çevre ticari ve yönetimsel olarak kendi başına yeterli. Bu yüzden demokrasi oturabiliyor (Bkz. İsviçre ).

Otoriteyle ilişki biçiminde Sol geleneği başka bir yazının konusuna bırakalım ve manevi otoriteye mutlak itaat eğiliminin güçlü olduğu muhafazakâr tabana bakalım. Cemaat ve tarikatlarımızın önderlerini saygı sınırları içinde tartışamıyoruz. Söz konusu dışlanan cemaat dâhil, genelde hoca ve şeyh efendilerimizin manevi âlemde sıkça Peygamberimiz (A. S.) ile istişare yaptıkları o nedenle de kararları isabetli aldıkları kabul edilir. Şeyhler veya hoca efendilerin durumdan pek haberleri olmasa da tabanın motivasyonu için bu önemlidir. Her nedense kimsenin de Hz. Muhammed’in (A.S.) vahiy meleği dışındaki görüşmelerinin tartışmaya açık olduğunu hatırlamak da pek işine gelmez.

Uzmanların bir kısmı Türk toplumunda dinin mutlak itaat düsturunun  öğrenen beyinde genelleme yaparak manevi veya maddi bir otoriteye mutlak itaate dönüştüğünü ifade ederler. Bu da özellikle çocuğun ayrıştırmayı öğrenebildiği büyüme çağında, korkuyu değil sevgiyi buna bağlı farklılıkları, yaratıcı düşünceyi aile kurumumuz içinde sağlıklı öğretemediğimizi göstermekte.

Aileden itibaren getirdiğimiz yetişme tarzı bize, otoriteye mutlak itaat veya isyan seçeneği veriyor. Bu da otoriter kişilik tanımına giriyor. Buna göre çocukluktan kaynaklanan güçsüzlük, çocuğu aileye daha bağımlı hale getirir. Çocukluğun verdiği “etnosentrik” (kendi kimliğini üstün görme) düşüncesi içinde zaten önyargılı ve hoşgörüsüzdür. Önemli olan çocuğun nasıl hoşgörülü hale geleceği ile ilgilidir. Bu ise kutuplaşmada niye karar kıldığımızın bir başka göstergesi. Eşitler arası ilişki modelinden uzak gözüküyoruz. Neye inandığımız veya neyi düşündüğümüzden ziyade, nasıl düşündüğümüz ve inandığımız sorunu ile karşı karşıyayız. Düşünmeyi bilmiyor veya düşünmekten korkuyoruz.

Bu durumu analiz ederken değerlerimiz ve kurumlarımızı acımasızca suçlama yanılgısına düşmemeliyiz. Mutlak otoriteye itaat kültüründen gelen veya uzmanlara göre otoriter kişilik toplumundan gelen bizler, dinin sevgi ve hoşgörü yönü, unuttuğumuz tasavvuf diyalektiği, estetiği, ötekini içselleştirebilme ve yorumlanma metodolojisini de çocuklarımıza  büyütürken ve eğitirken öğretebilmeliyiz. Yanı başımızda Ortadoğu’daki hoşgörüsüz şiddet modeli yayılırken bunu yapmaya mecburuz.

 

 

A.TARIK ÇELENK

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir