April24Victims

Birikmiş acılar ve nefret

 

2016’da Diyarbakır’dan liberal bir düşünce kuruluşu ile New York’ta Diyarbakır Ermenilerinin davet ettiği bir yemekteydim. Diasporadan Ermeniler de vardı. Ataları Yozgat kökenli bir iş adamı grup halinde benimle vedalaşırken, Türk olduğumu bilmeden” gelin bu Türkleri tarih sahnesinden birlikte silelim” ifadesini kullanmıştı. Arkadaşlarım mahcup olmuş, yüzleri kızarmış ben de bu nefreti hissedebilmiştim.

 

Kürtlerin yaşama, Ermenilerin öldüklerini kanıtlama sorunu

 

Kürt edebiyatçısı dostum Halit Yalçın “Türkiye’nin Büyük Çatısı” toplantılarında sıkça tekrarladığı şu giriş konuşması hep kulağımı çınlatmaktadır;

“Biz Kürtler hep yaşadığımızı, Ermeniler ise hep öldüklerini siz Türklere ispatlamaya ve ikna etmeye çalışmaktayız.”

Açılım, çözüm ve terörle mücadele süreci derken anladığım kadarıyla Kürt vatandaşlarımızın yaşadıklarıyla ilgili kabulde demokratik hak tartışmalarının ötesinde pek sorun kalmamış gözükmekte. Osmanlı Ermenilerinin nerede ve ne şekilde öldüklerine dair ise tartışmalar hep sürmekte. İşin ilginç yanı bu tartışmalar, aynı dönemlerde katledilen Müslüman Osmanlı vatandaşlarının miktarıyla da bir rekabet yarışı halinde devam etmekte.

Bizim kayıtlarımıza göre 1 milyona yakın Osmanlı Ermeni’sinin tehciri esnasında en fazla 20-30 bin kişi saldırıya uğrayarak öldürülüyor. Salgın hastalıklar ve sert koşullardan dolayı da 150 000 kişi vefat ediyor. Bir şekilde geri kalanı Suriye Deyrizor’a ulaşıyorlar. Hatta Cemal Paşa bölgede insani haklar bağlamında da onlarla ilgileniyor. Tehcire tabi tutulanların çok az miktarı da çıkarılan kararnameler ile Anadolu’ya dönüş yapıyorlar. Geri kalan 830 bin civarında Osmanlı Ermeni’si ise çoğunlukla Amerika ve Avrupa’ya göç ediyorlar.

Ermeni kaynakları ise 2 milyon Ermeni’den en az 1 milyon Ermeni’nin İttihat Terakki Merkez komite kararıyla elverişsiz yaşam koşullarının desteği ve oluşturulan hapishane taburları vs ile açık belge olmadan katledildiğini ifade etmekte.

 

Mukatele hatıraları

 

Anneannem Erzurum’da Rus işgalini yaşamıştı. Dayıları ve tanıdıklarının yaşadıkları Rus işgali sonrası Ermeni çetelerin mezalimini anlatırdı. Antranik’in işkenceleri ve sivil halka mezalimi hala doğu Anadolu’da dilden dile dolaşmaktadır.

Yıllar önce Ekopolitik’te Alperen ocaklarından bir grup genç ile Sevan Nişanyan’ı dinlemiştik. Sevan beyin tezi Hınçak komite ve milislerin Müslüman sivil halk katliamlarını 1915’den sonra gerçekleştirdiği üzerineydi. Sonradan, Müslüman sivillere yapılan katliamların Sevan beyin tezinin hilafına, daha 1890’lı yıllara dayandığını da öğrenmiştim.

İstiklal madalyalı subay olan iki dedemin de Ermeni emir erleri varmış. Anneannem ve babaannem kendilerinden çok memnunlarmış. Ancak savaşın sonunda önce din değiştirmeleri talimatla teklif edilmiş kabul etmeyince bu gençler genel talimatla kurşuna dizilmiş.

Babamın dayısı anlattığına göre, onbaşı rütbesindeyken Ermeni sivillerin çoluk çocuk süngülenip Kemah nehrine atıldığına ve nehrin suyunun kırmızıya döndüğüne şahit olmuş.

Verjine Svaslıyan benzer yazarlar ve belgeseller bu acıları yaşayan sivillerin anılarını derlemişlerdir. Hayatta kalabilen Türk ve Kürt sivillerle de Ermeni çetelerin yaptığı katliamların buna benzer anıları TRT arşivlerinde mevcuttur.

 

24 Nisan sürgünü Osmanlı aydınları

 

Zabel Yesayan İstanbul Üsküdar doğumlu orada Surp Haç ilkokulunu bitiren kadın yazar. Bir azıcıkta politik kargaşadan çekinerek 17 yaşında zor şartlarda öğrenimine Paris Sorbon’da devam etti. Paris’te İstanbul doğumlu kocası ressam Dikran Yeseyan ile evlendi ve iki de çocukları oldu. Zabel hanım dönemin önemli Ermeni ve Türk dili edebiyatçılarındandı. Dönemin yaşanan politik ve etnik acılarını her iki dilde de kaleme aldı. Özellikle “Meliha Nuri Hanım” romanı dönemin Osmanlı bürokrasisi ve duygu dünyası hakkında analizler içeriyordu.

1915 olaylarının başlangıcı kabul edilen 250’ye yakın Osmanlı Ermeni aydınının güvenlik gerekçesiyle tutuklanarak göz altına alınması ve tehcirinden kurtulabilmek için Zabel Yesayan hastaneye sığınarak kıyafet değiştirerek Bulgaristan’a sığındı. Bundan sonraki hayatı Paris, Baku, Erivan ve Moskova’da geçti. Önemli eserler verdi. Hayatı bir Stalin sürgünü ile Sibirya’da sona erdi.

Krikor Zohrap, Beşiktaş’ta doğdu. Hukuk eğitimi aldı. Yayıncılık ve yazarlık yaptı. Tarihi Dreyfus davası için Fransızca bir savunma hazırlayıp, 1899’a Dreyfus’u savunan Yahudi Komitesi’ne gönderdi. Komiteden bir teşekkür mektubu ve Dreyfus portreli altın bir madalya aldı.

Osmanlı Hürriyet ve Teavün-ü Milli Cemiyeti’ne üye oldu. Ahrar partisi paralelinde, liberal fikirleri ve etnik gruplar arasında eşitliği savundu. Sonradan İttihatçılara destek verdi. Talat bey ile yakın ilişki içindeydi. Ermenice Kur’an meali çalışması içindeydi.

İttihat ve Terakki hükümetinin “Ermeni tehciri” politikası çerçevesinde, 1915 yılında Erzurum mebusu Vartkes Seregülyan’la birlikte tutuklanıp Konya’ya, ardından Adana ve Halep’e gönderildi. Zohrap’dan alınan en son haber, karısına 15 Temmuz 1915 tarihli mektuptur. Halep’ten Diyarbakır Harp Divanı’na sevk edilirken yolda çete başı Çerkez Ahmet ve Nazım tarafından öldürülmüştür.

Zabel Yesayan ve Kirikor Zohrap, aralarında doktor, sanatçı ve yazar olan söz konusu 235 Ermeni Osmanlı aydınlarından sadece ikisiydiler. Bu aydınlar Hınçak ve Taşnak komiteleriyle bir şekilde organik veya düşünsel bağlamda ilişki içinde olmak ile suçlanıyorlardı.

 

Tehcir tek çare miydi?

 

Berlin antlaşmasından (1878) sonra Osmanlı’nın iki yakası bir araya gelemedi. Özellikle idari ve mali yetersizlikle bir türlü düzen kurmakta zorlanan Osmanlı yönetimi ülkede sadık tebaa olarak adlandırılan Ermenilerin eşit vatandaşlık ve hatta kısmi özerklik talepleri karşısında bocalıyordu. Osmanlı’daki ticaret, kültür ve bürokratik hayatı taşıyan Ermeni unsura karşı artık devlet güven kaybediyordu. Çanakkale ve 1. Dünya harbinde yaşananlar ve son Van olayları tecrübesinden sonra İTC merkez komitesi Anadolu’nun homojenleştirilmesi veya Ortodoks Ermenileri tehcir kararını almıştı.

 

Ölümler kasıtlı mıydı?

 

Tarihi koşullara bakınca tehcir kararı anlayışla karşılanabilir. Ancak sürecin lojistik ve güvenlik yetersizlikleri de ayrı bir devlet sorumluluğu idi. Halide Edip ve dönemin bazı aydınları, sivil ölümlerinden dolayı başta Talat ve Bahattin Şakir beyleri hatta ideolojik planda da Ziya Gökalp beyi suçluyorlardı.

Talat bey ise anılarında tehcirin sorumluluğunu kabul etmiyor topu orduya atıyordu. Butik katliam emirleri iddiaları Talat beyin koordinesinde yerel yöneticilere özel şifreli mesaj ve talimatlar gönderildiği şeklinde. Ancak ne gariptir ki katliam tezini savunanlar, Naim efendi hatıratı dahil esasta pek güvenilir olmayan yazışmalar haricinde ortaya ciddi belge koyamamaktalar. Katliam tezini savunan otorite Hilmar Kaisler’e göre de Kemah katliamı dışında ordunun bu ölümlere sebep olduğuna dair elde henüz belge yoktur.

Bilindiği gibi 1918’den sonra bu butik katliam ve sivil cinayetler için yargılanma başlamış Zohrap’ın katilleri dahil aralarında bazı masumlarında bulunduğu 67 kişi idam edilmiş veya 150’likler listesi aralarında Ziya Gökalp dahil Malta’ya sürgüne gönderilmişler yargılanıp beraat etmişlerdir.

 

Hipotetik bir yaklaşım

 

Ermeni tehciri ve karşılıklı cinayetler olmasaydı bugünkü Türkiye nasıl olurdu diye hep merak etmişimdir. Bu bir hipotetik yaklaşımdır da aslında. Bir görüşe göre Sakarya muharebesine dahil birkaç bin askeri anca bulabilen devletimiz cephe gerisi güvenliği nasıl sağlayabilirdi? Homojen ulus devlet nasıl kurulabilirdi?

Bir diğer görüşe göre Zabel Yesayanların, Kirikor Zohrapların olduğu sanat, estetik ve ticarette zenginleşmiş muhteşem kozmopolit bir Anadolu toplumu, hoşgörülü bir demokrasi örneği ile farklı bir Cumhuriyeti oluşturulabilirdi.

Bu zor soruların cevabı aklın, kaygıların ve vicdanın önceliğine göre de değişebilecektir.

 

Bugünkü Hali pür melalimiz

21.Yüzyılda biz hala bu acı geçmişin düğümlerini karşılıklı olarak çözememekte veya görmemekte, ben merkezli ısrar etmekteyiz. Ne yazık ki bunu görebilen ender aydınlarımızdan Hırant Dink’i bile devletimiz hapishane taburu anlayışına karşı muhafaza edemedi.

Her 24 Nisan’da artan adrenalimiz muvacehesinde son 10 yılda Ermeni soykırımı yoktur dedirtebilmek için ABD’de kişi ve kurumlara 2 milyon dolardan fazla para vermekteyiz.

Bu durum çok sürdürülebilir ve makul de değildir.

 

Sonuç

 

Bugünkü Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin, tek tip bir topluma ve güvenlik anlayışına değil Osmanlı Hristiyanlarının manevi miraslarının gölgelerine saygı göstermeye ihtiyacı var. Ermeni diasporası nefret siyaseti üretmek yerine ata topraklarında ortak manevi hatıraları yeşertecek çözümlere kapı açabilmeli. Türkiye Cumhuriyeti’ne hamle alanı bırakabilmeli. İşin içinde Ermenistan hatta Azerbaycan’da olabilmeli.

Devletimiz de Osmanlı Ermenilerinin acılarını paylaşmalı bu konuda somut adımlar atabilmeli. Vatandaşlık haklarının verilmesi dahil kabul edilebilir jestlerle bu eski komşularımızın torunlarına el uzatılmalı. Bu sorunun konuşulması ve çözümü Türkler ve Ermeniler dışındakilere bırakılmamalı. Bu yası inkâr etmek yerine ortak yasın bir şekilde tutulmasına karşılıklı saygı gösterilmeli.

Hepimiz için hiçbir kutsal dava, Ermeni veya Müslüman olsun, ebeveynlerini kaybetmiş yalnız ve çaresiz kalmış mazlum küçük çocukların gözyaşlarının hatıralarından daha kutsal olmamalı.

 

 

 

 

 

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir