1446832

Artık sayısız istatistikleri de zorlayacak nitelikte “dindar neslin” yüksek bir ivmeyle kurumsal din ve inançtan koptuğunu sayısız örnekleri ile müşahede edebiliyoruz. İşin ilginç yönü yukarıda örnekleri veçhile sadece “dindar genç nesil” değil “dindar eski kuşakta” benzer bir kopuşu yaşamakta.”

Bugünlerde gerçek bir gündemi sadece gençlerin değil, eğitimli orta sınıfın da yurt dışındaki yeni bir gelecek arayışları oluşturmakta. Öncelikle tıp ve bilişim sektöründeki bu beyin göçü yavaş yavaş etkisini hissettirmekte. Düşünce ve akademik dünyadaki beyin göçü ise komplo düşüncesine düşkün cemiyetimizi pek ilgilendirmemekte. Biz mütedeyyinlerin hala vicdanı açık kalanlarının dikkatini çeken ve üzen öncelikli husus ise, eğitimli genç kuşağın dini inançlarını sistematik bir süreç halinde kaybetmeleri.

28 Şubat’ta zorla başörtüleri açtırılan genç kuşak şimdiki dönemde gönüllü olarak başörtülerini atarak kendi bakış açılarınca önce bedenlerini sonra da inanç dünyalarını özgürleştiriyorlar. Bizim için belki başörtüsü veya tesettürü sadece kurumsal dinden kopuş macerasına eklemlendirmek bir nokta itibariyle yanlış olmakta. O da başörtüsünün bugünkü temsil ağırlığını ve tutarlılığını toplumun makul bir kesimi içinde taşınmasının zorlaşması olarak gözükmekte. Bu aynı zamanda bu eğitimli gençler için kariyer ve toplumsal hareket alanları için kendilerince bir engel olarak da var sayılmakta.

Baktığınızda ülkeden dışarıya çıkma arzusu ve genç kuşağın en azından kurumsal dinden uzaklaşma iştiyakları birbirlerinden bağımsız iki ayrı husus gözükse de oldukça ortak paydaları da içlerinde barındırmakta. Bu aşamada bu iki temel kopuşun en büyük ortak paydası bu ülkeye olan aidiyet duygularını ve inançlarını kaybetmeleri olarak belirginleşmekte. Belki de bir diğer ortak özellikte, karar vericilerin ve mahallenin bu gerçeği yok sayma ısrarından kaynaklanan, gençlerin duygu dünyalarındaki çaresizlik ve fark edilmeme duygudaşlığı olmakta.

Duayen tanınmış muhafazakâr ve milliyetçi camiada maruf emekli bir siyasetçi dostla konuşurken, konu rüya görmeye oradan da ruhun varlığını sorgulamaya dayandı. Ben ruh ve ceset ilişkisinden bahsettikçe o tek gerçeğin ceset olduğunu, ölünce her şeyin bittiğini ifade etti.  Cazim Gürbüz MHP kökenli Bayburtlu bir yazardı. Kendisini Yeni Çağ’daki köşesinden bazen takip ederdim. Kendi tabiriyle 36 yıl 5 vakit namaz kıldıktan sonra deist olduğunu açıkladı ve bu hususta kitap da yayınladı.

Yıllar önce bir tanıdık akademik bir toplantı için gittiği etkinlikte, akşam askeri bando konserinden başörtüsü nedeniyle çıkartılması ve ardından sabahleyin artık başörtüsünü çıkartacağını belirtmesi hatırımdadır. Aynı çevreden maruf bir tesettürlü akademisyen genç hanımefendinin ise ciddi bir özel üniversitede kadroya başörtüsü nedeniyle dahil edilmeyip yurt dışında akademik prestijli bir okula kabul aldığı da hafızamdadır. Ne ilginçtir ki bugünlerde bu akademisyen dahi öncelikle radikallerden kaynaklı batıdaki önyargının oluşturduğu dışlanmaktan bıktığı için, sonra da felsefe dünyasına girdikçe, kaynaklardaki İslam ve kadın ilişkisini çözemediğini anladıkça, başlangıcı tesettür ve kurumsal dinden ayrılış, istikamette deizm olan bir yolculuğa başlamaya hazırlık yapmakta.

Artık sayısız istatistikleri de zorlayacak nitelikte “dindar neslin” yüksek bir ivmeyle kurumsal din ve inançtan koptuğunu sayısız örnekleri ile müşahede edebiliyoruz. İşin ilginç yönü yukarıda örnekleri veçhile sadece “dindar genç nesil” değil “dindar eski kuşakta” benzer bir kopuşu yaşamakta.

Bu kopuş örnekleri bu kadar olmasa da sadece son 10 yılda tabi ki yaşanmadı. Tevfik Fikret bizim Sağ mahallede takdir edilir ama pek sevilmez. Belki bu yüzden çok sevdiği oğlu “Haluk” un sonradan Protestan papazı olması da pek yadırganmaz. Ahmet Cevdet Paşa ise mahalle için aynı dönem tartışılmaz son 200 yılımızın İslam alimlerinden en önde geleniydi. Sağ otoritelerce de müceddit-yenileyici tanımına en yakışan kişiydi.

Cevdet Paşanın Kızı Fatma Aliye Hanım tüm kapalı ortam kısıtlamalarına rağmen kulaktan duyma yabancı dil bilgisi ve eğitimiyle ilk kadın yazarlarımızdandı. Fatma hanım kızını İyi bir eğitim alsın diye Dame De Sion’a göndermişti. Ancak kızı Zübeyde İsmet, yıllar sonra inanmış bir Katolik, rahibe Margerit olarak artık hayatını Saint Benoit’da sürdürecekti.

Giritli Müslüman bir aileye mensup olan Mollazâde Mehmet Ali’nin (Hıristiyan olduktan sonra aldığı adla Pol Molla’nın) enteresan ve bir tarafıyla da ibretlik, acı bir hayat hikayesi vardı. Baba tarafı XVII. yüzyılda Konya’dan Girit’e gelip yerleşmişti. Annesi ise Arnavut asıllı ve Mısır’dan adaya gelmişti. Mehmet Ali adı modern Mısır’ın kurucusu, Arnavut asıllı Osmanlı paşası Mehmet Ali Paşa’dan geliyordu. Pol Molla’yı babası 1895’te lise tahsili için Fransa’ya gönderir. Adada durum hayli karışık olduğu için oğlunun daha iyi şartlarda ve vasıflı bir eğitim almasını ister. Fransa’da liseden sonra hukuk tahsil eder, felsefe ile ilgilenir, aksiyon felsefesinin kurucusu ve Katolik mistik Maurice Blondel’le tanışır. Kendisinden beklenen, iyi yetişmiş, Batı kültürü almış bir Müslüman olarak adaya dönmesi ve memleketini kendi mesleğinde savunması, dindaşlarına arka çıkması iken o Hıristiyan olmayı tercih eder ve 1905’te vaftiz olur. Sonra papaz, sonra kilisede seminer hocası, nihayet Vatikan’da üst derecede bir ruhani konumuna geçer. Nurettin Topçu Fransa’dayken bazen İtalya’ya uğrar kendisi ile sıkça istişare ihtiyacı duyardı.[1] Hatta denir ki Blondel ve Pol Molla tarafından kafası iyice karıştırılan merhum Topçu sonradan tanıştığı Nakşi Şeyhi Abdülaziz Bekkine ile  kendini bulabilecekti.

Burada bugünün kurumsal dinden uzaklaşma ve dünün ihtida olaylarını değerlendirirken tabi ki oldukça ciddi batı mütefekkiri ve sanatçısının da İslam’ı kabul gerçeğini görmemiz gerekmekte. Ancak burada teori ve pratikte ortak birkaç ayrıntıyı ihmal etmemeliyiz. Öncelikle Reno Guenon ve Roger Garaudy gibi filozofların çok derin kadim bir felsefe alt yapılarına dikkat etmeliyiz. Bunlar dini tamamen insanlık tarihinin süreçler içinde evrilen ortak bir mirası olarak görmektelerdi. Diğer felsefi ve ideolojik akımlarla temas noktalarını tutarlılık içinde değerlendirebiliyorlardı. Cat Stevens-Yusuf İslam ise Müslüman oluşunun ardından müziği bırakmasına karşın şu an tekrar şekilden ziyade öze yönelebilmiş ve müziğe dönmüştür. Bu süreçte Yusuf İslam ve Garaudy gibi insanlar muhtemeldir ki bizlerin yaşadıkları acı tecrübelerden ders çıkartarak temkinli tavır alabilmişlerdir.

Yıllar önce Guenon’un “Çağın Alametleri” kitabını heyecan ile verdiğim İslamcı ve dini bütün arkadaşlarımın ilk tepkileri bu kitapta İslam geçmiyor. İslam bunun neresinde demişlerdi. İşin tuhafı Kitapları iade bile etmemişlerdi. Zira onların dinden anladıkları ile Guenon ve Garaudy gibilerinin dinden anladıkları farklı şeylerdi. Ülkemiz vasatında din 17. Yüzyılın fıkıh, kelam ve tefsiri olarak anlaşılmakta. Şeyh Abdulvahit Yahya (Guenon), Garaudy ve Seyit Hüseyin Nasr gibiler ise var olan hakikatin insanlığın ayırt etmeksizin ortak mirası yaklaşımı içindeydiler.[2]

Muhtemeldir ki 17. Yüzyılın Fıkıh ve Kelam endeksli İslam anlayışı ve kapalı çevrimi üstte örnekleri verilen Giritli Pol Molla veya Zübeyde-Margarit gibileri tatmin edemedi. Belki mevcut anlayışın manevi değil ancak akli olarak bugünkü gençlere veremediği gibi. Metaforik olarak baktığımızda Mollazade M. Ali ve Zübeyde hanım Blondel gibiler ile değil de Guenon veya Bekkine ile karşılaşabilseler sonuç belki daha farklı olabilirdi.

Gözüktüğü kadarıyla yeni bir ilerleme düşü şeklinde ortaya arzı endam eden 20.Yüzyılın ilkel pozitivizmi karşısında Osmanlı aydınları oldukça bocaladılar. Batı’da ise bu sert pozitivizm karşısında gelişen Katolik mistisizmi ve Bergson sezgiciliği ister istemez Pol Molla ve Topçu gibilerin dikkatlerini celp etti. O dönemde Fıkıh-Kelam İslam anlayışının tıkandığını görebilen Elmalı Hamdi Efendi yabancı dil öğrenme ihtiyacı hissetti ve felsefeye yöneldi. Belki de bugün dünyası için en muteber kabul edilen “Hak dini Kur’an dili” tefsirini yazabilmesinde bu girişimi kendine ayrı bir cesaret verebildi. M.Ali Ayni gibi aydınlar ise bu sarmaldan kurtulabilmek için Batı ve Doğu ezoterizmine ilgi duydular bu konuda çok açık vizyonu olan Şeyh Esat Erbili’nin Kelami dergâhı sohbetlerine sıkça devam ettiler.

İslam dünyası batıdaki aydınlanma ve ardından endüstri devriminden sonra toparlanamadı. Batının değer ve kavramları klasik ulema ve ekser ehli tarik tarafından sadece eleştirildi. Demokrasi ve güçler ayrılığı prensipleri anlaşılmaya çalışılmadı bile. Tarikat önde gelenlerinin ekseri bilip bilmeden demokrasi ve özgürlük kavramlarını müridana yönelik ucuz bir popülizmle eleştirdiler. Klasik ulema kendi anlayışı ve geleneği doğrultusunda devletle tezatta düşmemeye ve iş birliğine hep çalıştı.

Arap ve Afrika örneğindeki gibi dünyanın yeraltı ve üstü zenginlikleri zirvede olan İslam ülkeleri fakirlikte, gelir adaletsizliğinde ve yolsuzlukta da hep zirvede oldular. Suçu hep batıya attılar. 17. Yüzyılın sadece Fıkıh ve Kelam anlayışı ile sınırlı kalan din anlayışı evrensel bir ahlak içeriği üretemedi. Bunun için ilk İslam aydınlanmacılarının Helen felsefesini kodifiye etmeleri gibi modern ve post modern felsefenin kodifiye edilmesi, tasavvufun ve manevi inisinasyonun tüm varlığın ortak malı olarak idrak edilmesi gerekiyordu. Taşranın dönüşememesi ile taşrada da hapis kalan bu anlayış kimlik siyasetine mahkûm kaldı. Zira bu yapılar insanlık için bir şey vermeği değil ancak kendi kimlik cemaatlerinin ve küçük iktidar alanlarının var olma mücadelesini kendilerince veriyorlardı. Bu anlamda çok kolay iktidar fetişizmine, ulusalcılığa veya lümpen milliyetçiliğe dönüşebildiler. Bu durum bırakın seküler kesimi, dindar eğitimli dışa açık genç kuşakların da hiçbir zaman dikkatlerinden kaçamadı.

70’li yıllar Sağ-Sol çatışmaları, İran devrimi ve 28 Şubat dahil ideolojiler çağından etkilenen Müslüman genç kuşaklar kendilerini mağdur kabul edip zulme karşı mücadele ettiklerini var sayıyorlardı. Her zaman iktidarın merkezinde yer aldıkları iddia edilen Sünni gelenekte bile, Ebu Hanife ve Şafii gibi mezhep, Rabbani gibi tarikat büyüklerinin adaletsizliğe kararlı duruşlarını biliyorduk. Bugün artık din adına iktidar olduklarını söyleyen İslam dünyası genelinde yönetimlerin uygulamaları artık bu genç kuşaklarda söz konusu heyecan ve motivasyonu kaldırmış, yerini hayal kırıklıklarına bırakmıştır.

İçinde İslamcılığı da barındıran popüler Türk Sağının temel iddiası kahtı rical kavramıydı. Yani devletin millet evlatları tarafından değil de yabancılar tarafından devşirilmişler tarafından yönetilmesi. Devletin kadroları mütedeyyinler tarafından ele geçirilince, tekrar Osmanlı ve Türklük ruhu geri gelecek, ihtişamlı eski günlerimize dönebilecektik. Devleti illegal olarak ele geçirmeye çalışan malum yapı ve yasal siyasi hareketlerin hedefi buydu. Devlet ve iktidar mücadelesinin trajik sonuçları ve gruplarının tutarsızlıkları sayısız genci ve insanı hayal kırıklığına uğrattı. Önce cemaatlerinden sonra kimlik olarak iç içe geçirdikleri kurumsal dinlerinden soğuttu.

Bugün ciddi bir seçmen kesimi Ak parti iktidarı ile batıya kafa tutma babında Osmanlının ihtişamlı günlerini çağrıştırdığına inandıkları politikalardan oldukça memnun gözükmekteler. Bu bile mahalle için yeter şart olarak gözükebilmektedir. Ancak bir o kadar muhafazakâr seçmende genel kültürel ve ahlaki çöküşün rahatsızlığı içindedirler. Bu durum bu tabanı sadece Ak partiyi, tarikatları veya malum yapıyı değil tarihi geçmişimizi ve kurumsal mevcut din anlayışını da sorgulamaya yönlendirmektedir.

Kutuplaşmış bir tarafın diğerini hain ilan ettiği ülkemizde esnek ve müphem soyut düşünceye tabi ki yer olmayacaktır. Düşünün ki öteki dünya konusunda size tutarlı bir hazırlanmayı öğütleyen üst düzey bir tarikat yetkilisi hiç bilmediği Abdülhamit konusunda sizlere dost ve hain kırmızı çizgilerini tutarsız bir biçimde sosyal medyadan dayatabilmekte. 1980’lerde ideolojilerden kaçışın ülkemizde manevi sığınaklarından olan cemaat ve tarikatlar bugün kurumsal dinden soğumanın bir sebebini teşkil ediyor gözüküyorlar. Bu anlamda var oluşun tüm unsurlarını kapsayacak bir son din yerine, kendi tutarsızlıkları içinde en kötü modelleriyle kimlik anlayışına hapsolmuş bir dinin, düşünen gençleri veya yaşlı kuşakları tatmin etmesi beklenmemelidir.

Endülüs’te Elhamra sarayının duvarlarında Kur’an’dan bir ayet “la galibe illallah”[3], CIA giriş koridorunda İncil’den “Lets truth prevail” yazıyor. İki ayette aslında aynı anlamı ifade ediyor. Yani hakikat kendini açığa çıkartıcıdır başka bir değişle Allah’ın hükmü galiptir denmekte.

İslam dünyasının maddi, manevi otoriteleri, cemaatler bu gelinen noktanın sorumluluğundan kaçınamazlar. Yüzleşmekten kaçındıkları şeyler hakikatin ta kendisidir.

Hakikat kendini ortaya çıkartıcı ve bedel ödeticidir.

 

[1] Pol Molla’nın Hikâyesi Giritli Bir Müslüman’ın Fransa’da Papaz Oluşu/ Charles Molette  Dergah yayınları

 

[2] Perennial Felsefe ya da perennializm (daimicilik), evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğuna dair felsefi düşünüş.

 

[3] Yusuf suresi 21. Ayet.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir