IMG 0020

Tamamlamış olduğumuz “Yüz Yıllık Düğüm Musul Vilayeti” Belgeselinin 4. Bölümü Gazi M. Kemal Atatürk’ün pek yayınlanmamış orijinal görüntüleri ve sesi eşliğinde, Nutuk’taki şu ifadeleri ile duygusal bir müzik seçimiyle başlıyor ve devam ediyordu;

 

“ Osmanlı İmparatorluğu’nun muharebeden evvelki hududu malumunuzdur. Harb-i Umumi’nin neticesi bir takım fedakârlık ihtiyarına devletimizi mecbur kılıyor, buna nazaran devlet için milli bir yeni hudut kabul ettik. Bu hudut beyannamemizin birinci maddesinde musarrahtır.

Teferruat itibariyle bilinmeyenler olabilir. Bittabi ma’zurdurlar. Bu hudut tahassul ederken işin içinde bulunduğumdan bunu da arz edeceğim: Mütareke akd olunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudut İskenderun Körfezi cenubundan Antakya’dan Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablüs Köprüsü cenubundan Fırat Nehri’ne mülâki olur. Oradan Deyrizor’a iner; badehu Şarka temdîd edilerek, Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırı ile meskun aksam-ı vatanımızı tehdit eder. Bunun cenüb aksamında Arapça mütekellim dindaşlarımız vardır. Bu hudut dahilinde kalan aksam-ı memâlikimiz cami’a-i Osmaniye’den layenfekk bir küll olarak kabul edilmiştir.”

 

Ardından 4. Bölüm etkileyici bir müzik, görsel jenerik-müzik ve Cenevre- Lozan Cemiyet-i Akvam binalarında yapılan röportajlar ile devam ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti kurucusunun ifadeleri aslında belgeselimizin de özeti niteliğini taşıyordu.

Musul Vilayeti belgeselinin 1,5 dakikalık trailerini sosyal medyada yayınladığımızda – mosulproject.com –  , bazı dostlar bu çalışmanın amacını ve kısa hikayesini yazmam gerektiğini ifade etmişlerdi. Ben de zihnimde notumu almıştım. 35 dakikadan 6 bölüm belgesel ve 2 adet Türkçe ve İngilizce 700’er sayfadan kitap yayınlanmak üzere hazır durumda bekliyor. Ben de burada belgeselin ve kitabın kurgusunun neler üzerine dayandığını, kısa bir tarihçeyi de özetleyerek ilgilenenler aşağıdaki satırlar ile anlatmaya çalışacağım.

Belgesel, dedemden başlayarak ailemin 3 kuşak yas aktarım hikayesine, kitap ise daha ziyade Ekopolitik düşünce kuruluşu başlangıç hikayesi üzerine oturuyor.

Belgesel için ekibimizle değerlendirme yaparken, bunun gerçekten kaynaklanan duygusal bir yol hikayesinin olması gerektiği kanaatine vardık. Zira bu şekilde akademik- diplomatik söyleşiler akıcılık içinde sıkmayabilecekti.

Psikoterapist kızım Rüveyda konuyu kısaca özetlemişti ; Sinopsis, dedem Ahmet Tevfik Bey, Annem ve benim bilinç dışı süreçlerde kuşaklar arası yas aktarımı üzerinde kurgulanacaktı. Ahmet Tevfik Bey’in  I. Dünya savaşı öncesi Süleymaniye’deki Ailesi, çocukları ile vebadan vefat ediyorlar. Kendisi Sarıkamış sonrası Anneannem ile Erzurum’da evleniyor. Ancak sınırlar çizilince travma ve yas tutma süreci başlıyor. Yasını politik-konjonktürel koşullardan tutamıyor. En uygun büyük çocuk anneme aktarıyor o da bana bunu ödev(misyon) olarak yüklüyor. Benim Subay olmam (Anne teşviki) , entelektüel uğraşlara girmem (ekopolitik) ve sonunda Musul Vilayetine bulaşmam tesadüf olmamalıydı. Bu belgesel ve kitap ile bu (rezerve çocuk) misyon (görev) tamamlanmış olacaktı.

Mantıklıydı. İzleyiciyi bireysellik ile sıkmadan ana iskeleti bu kuşaklar arası bilinçdışı aktarım hikayesi üzerine kurduk. Tüm akademik ve diplomatik söyleşileri bunun üzerine inşa ettik. Bu yas ailemizin şahsında Misak-ı millinin yasıydı aynı zamanda.

Aile hikayesinin bu yönüne gelince, bu ifade edilirken yaşanan yas ve aktarım süreçlerinin anlaşılmasına yönelik anılar paylaşılmıştır.

Annem ve babam zamanın şartlarına göre geç evlenmişler. İlk kardeşim düşük, ikinci kardeşim de Annemin hayati tehlikesi nedeniyle cerrahi metotla alınmış. Doğumum ise babamın ifadesi doğrultusunda, annemin sağlığına ilişkin her türlü risk alınarak evde ebe nezaretinde zor gerçekleşmiş. Kendim, Erzurum’un Mart kışında dünyaya gelmiş, doğar doğmaz hayat emaresi vermeyen bedenim, Üstün Dökmen’in annesi komşumuz avukat- edebiyatçı Sabahat Dökmen teyzenin kucağında acil kar banyosu ile canlanmış.

Doğmadan önce annem çocuklarının yaşamamasından dolayı üzgün imiş. Bir gün rüyasında dedem Ahmet Tevfik Bey’i subay kıyafeti ve beni kundağım ile görmüş. Ahmet Bey kundaktaki bebeği anneme vermiş ve senin çocukların yaşamıyor, al bu yaşasın demiş. Adını ne koyacaksın diye sormuş, annem Tarık deyince biraz mahzun olmuş. Sonra annem hem Peygamberimizin a.s adı hem de senin adın Ahmet’te olsun deyince dedem gülümseyivermiş.

Annem gerek Erzurum’da ve gerekse de İstanbul’a taşındığımızda dedemin akrabalarını ve memleketlilerini aramaya, sormaya beni de yanında götürmeye özen gösterirdi. Annem Atatürk nesli bir ilkokul öğretmeniydi. Dedemin Süleymaniyeli akrabaları da az buz adamlar değildi. Nobel ilaç fabrikası sahibi Turgut beyden, Nişantaşı Deniz kitapevi sahibi Kemal beye, Hakim Hüsrev beye, Fenerbahçe DDY Kampı müdürü Osman beye kadar. Bunlar beyaz Türk( sonradan beyaz Kürt olduklarını anlamıştım) Cumhuriyet elitleriydi. Bir o kadar da Irak’ta eski Kral hükümetinde görev almışlar. Annem hüzünlenerek onların darbede katli edildiğini anlatırdı.

Dedem harbiye de Atatürk’ün bir alt sınıfındanmış. General Salih Omurtak yakın arkadaşıymış. Atatürk’ü sever ve askerliğini takdir eder, ancak dini yönünü de zayıf bulurmuş. Annemleri dedem bir defa memleketi Süleymaniye’ye akrabalarının yanına 1949 da götürebilmiş, oradan da Bağdat’a kadar uzanmışlar. Annem hep Bağdat’ta Dicle nehrini ve asortik Bağdat sosyetesinin kendini çocuk olarak ne kadar etkilediğini hep belirtirdi. Dedemdeki sılayı rahim hasreti oldukça derinmiş. Birkaç defa soğuk savaş şartlarında Irak’a izin isteyince, bu pek hoş karşılanmamış. Binbaşı rütbesinde emekli olmuş. Önce Sivas Zağra sonra da Erzurum’da evlerine çekilmişler. Sarıkamış harbinden kalma hastalığı tekrarlayınca dedem ölene kadar (1956) ayağa kalkamadan sandalyede yaşamış. Erzurum’da vefat etmiş. Zamanın şartlarına göre Fransızca, Arapça ve Soraniceyi iyi konuşurmuş. İlaveten Erzurum’un en iyi kütüphanelerinden birine sahipmiş. Dini duyarlılığı yüksek, nazik, bayanlarla da zamanın şartlarına göre sosyal ilişkisi maruf imiş. Annemin tabiri ile katı dindarlardan ayırt edici özellikleri mevcutmuş. Dedeme göre Buda ve Zerdüşt gibi farklı medeniyetlerin maruf şahıslarının peygamber olma ihtimalleri varmış. Hatta Anneme orta ve geç vakit namazlarını cem etmesini bile öğretmiş.

Çocukluk belleğimde en son ifade edebileceğim etkileyen söylem, dedemim memleket hasreti duyarlılığına dayanamayarak 15 yaşındaki teyzemi- kendi ikna olarak- 40 yaşındaki Vartolu Beritan aşiretinin reisi enişteme vermesiydi. Psikanalist Ayla Yazıcı hanımla görüştüğümüz ve bazı detayları paylaştığımda bununda ayrı bir travma ve süreç olarak yansımalarını bana ifade etmişti.

İlkokul yıllarımda Osmanlı tarihi hastasıydım. Enver Behnan Şapolyo, Feridun Fazıl, Reşat Ekrem Koçu, Bekir Büyükarkın vs hep hatmetmiştim. Kadıköy gençlik kitap evinden özel büyük atlas kitapları alır, hayalimdeki Osmanlı haritalarını ayrıntıları ile işaretlerdim.

Lise yıllarında tartışmasız anti komünist- milliyetçi, üniversite de önce İslamcı, sonra da tasavvuf ile ilgili idim. Lise sonda subay olmak istiyordum, annem teşvik ediyordu ancak okula gelen tek başvuru formunu arkadaşım İbrahim kapınca, birazda üşenerek Harp okulu sınavına girmemiştim. Ancak kader subay olma şansını İTÜ’yü bitirip master yaparken 1980 ihtilali şartları ile tekrar karşıma çıkarmıştı.

Bunu değerlendirmiş, hayatımı da nispeten erkence yoluna koymuştum. Ancak siyasi ve entelektüel süreçlerden bir türlü kopamıyordum. Yaptığım iş bana rutin geliyordu. Ankara’da hep bu çevrelerin içindeydim. Bu durum bazen hem eleştiri hem de fitne konusu oluyordu.

Mecburi hizmetin bittiği gün istifa etmem radikal bir karardı, Binbaşıydım. 1998 de hep benim yanımda duran Abdullah Tivnikli’ye gel destek ver Think Tank kuralım dediğimde, bu teklife hazır olmadığını gördüm. Mecburen özel sektöre adımımı atmıştım.

Bu geçiş döneminde destek ve danışmanlık aldığım psikoterapist Tahir Özakkaş’tan bilinç dışı süreçler ve bilişsel olarak çok şey öğrendim. Tahir bey özellikle dedem Ahmet Tevfik Bey’in benim üzerimdeki bilinç dışı kuşak aktarımları (rezerve çocuk) ve benzerlikleri üzerinde durmuştu. Tahir Bey vasıtasıyla psikolojinin diplomasi, tarih ve siyasetteki önemini kavradım. Prof. Vamık Volkan’ı okumaya başladım.

Aslında kafamda Vamık hocanın zamanında Virginia’da George Mason Üniversitesinde kurmaya çalıştığı “Zihin ve İnsan Etkileşimleri Merkezi” tarzında bir düşünce kuruluşu kurmak vardı. Ekopolitik’te ilk çalışmalara başladığımızda bu doğrultuda Rebia Dirim gibi psikanalist dostlarla denemelere başlamıştık. Sonradan Vamık hoca ile spontane devam edebildik. Ancak imkansızlıklar nedeniyle bu amacımızı uzun vadeli kurumsallaştırıp gelenek haline getiremedik.

Ekopolitik dediğimiz kurumda, her ne kadar bizim öğrenciler ve gönüllü hocalar bir arada kafalarına göre takılsınlar mantığı güdülüyorsa da, bizler de Setav’ın kurulduğu ön plana çıktığı dönemde, boyumuzu aşan işler yapmaya çalıyorduk. İşte böyle bir ortamda ayak üstü toplantı sonrası yakaladığım Abdullah Tivnikli Bey, bana Kürşat Atılgan Beyden aldığı Lozan konferansı orijinal metinlerini içeren bir flaş bellek verdi. “Madem bunu çalışın” diye de ekledi.

Bu küçük flaş bellek benim için adeta ödüldü. Heyecanla Ekopolitik’e döndüm, arkadaşlara direktörümüz Murat Sofuoğlu Bey’e teslim ettim. Muratlar 3 gün kapandılar. Lozan metinlerini çalışmaları sonucu “ Musul Vilayet Konseyi” adı altında nur topu gibi bir evladımız olmuştu!

Lozan metinlerinin bırakılan temel konusu tartışmasız “Musul Vilayeti” idi. Musul Vilayeti ise bizim milli andımızın ( Misak-ı Milli) parçasıydı.

Musul Vilayet Konseyi- MVK, ABD’nin Irak’a müdahalesi ve yeni anayasa çalışmalarını müteakiben kurulan önemli bir STK. Kuruluşları 1991, 63 aşiretin imzası var. Aralarında Berzenci, Caf ve Zebar gibi önemli aşiretler, Kürt, Arap, Türkmen ve Süryani unsurlarda mevcuttu. Bu STK’nın ilginç bir özelliği de tarihsel tanımlı “Musul Vilayeti” adına BM Cenevre ofisinden akreditasyon almalarıydı.

İsviçre Cenevre’de tüm Avrupa’yı kapsayacak şekilde “İyi niyet elçileri” gurubu başta tarihçi Erik Reykl ve hukukçu Anthon Keller olmak üzere Şeyh Mahmut’un yeğeni önemli kanaat önderi Şeyh Salar Hafid  aşiret liderleri ile MVK’nın kuruluşuna önderlik etmişler.

Burada Türkiye için ilginç olan, MVK’nın BM Cenevre ilgili ofisine Musul Vilayetinin statüsünün hala devam edip etmediğine dair başvuruları ve alınan cevabın içeriğidir. İç memorandum formunda verilen yanıt/belge  (1991)  Musul Vilayetinin statüsüne dair tartışmaların 25 Temmuz 1925 tarihli rapor muvacehesinde hala açık olduğunu ifade etmektedir.

Bu cevap hem MVK’nin yasal etki alanını genişletmekte, hem de Türkiye’nin bölgenin değişen statüsüne ilişkin Lahey adalet divanına kadar uzanan yasal sürecini açmaktaydı. MVK adeta aynı camide farklı kıblelere ibadet eden gruplar topluluğuydu. Kürdistan ütopyasından, MV’nin AB ye veya Türkiye’ye bağlanmasına kadar amaçları taşıyan gruplar doğal hali ile mevcuttu.

Bu gruba 1992 de merhum Özal sahip çıkmış, Gündüz Aktan ve Yusuf Bozkurt Beyi görevlendirmiş. Özal’dan sonra bizle karşılaşana kadar ülkemizden bir teveccüh görememişler. Anthon ile ilk temas 2005 de sağlandı. Kendisin Boston’da hukuk okumuş idealist bir melez Avrupalıydı. MVK’ya kendini adamıştı. MVK’nın antik dönemden bugüne uluslararası hukuk düzlemine ait bilgileri solami.org adı altında sitede toplamıştı. İlişkimiz bazı ilkesel anlaşmazlıklar olsa da o ölene kadar sürdü. Anthon gelince basın bu işi 63 aşiret Türkiye’ye bağlanmak istiyor başlığında verdi veya köpürttü.

Keller’ı Ankara’ya götürdüm. Gündüz Aktan, Kürşat Atılgan ve Cemil Çiçek Beylerle görüştürdüm. Ayrıca başbakan başdanışmanı Ahmet Davutoğlu Bey ile de uzun süren görüşmeler yaptık. Ancak o dönemlerde dış politikamızda soğuk savaş ve denge geleneği devam ediyordu. Keller ve MVK’nın önerileri çapraz dengeler açısından bazen ürkütücü ve radikal olabiliyordu.

Çalışmalarımıza Türkmen Cephesi ve Türkiye’deki Türkmen davasının sorumluluğunu taşıyan yaşayan arkadaşlar da aktif destek verdiler. Muzaffer Aslan, Savaş Avcı ve Orhan Ketene gibi.

Biz MVK ile Irak Anayasasının güvenceye aldığı ilgili bölgenin azınlık ve mülkiyet haklarının yapıldığı ve konsey üyelerinin katılacağı bir toplantıyı Ekopolitik olarak yapmaya karar verdik. Toplantıya hatırımı kırmayarak o zamanki TBMM Dış ilişkiler komisyon başkanı Murat Mercan ve SETAV’dan Taha Özhan’da katıldılar.

Açılış konuşmasını yaparken imparatorluk çağının kapanması ve ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi ile akrabaların ayrılığından bahsederek, dedem Ahmet Tevfik Bey’i örnek vermiştim. Çalıştay oturumunun sonunda Şeyh Salar yanıma gelerek “ben sizin dedenizi ve akrabalarınızı tanıyorum, buluşturmakta yardımcı da olabilirim” ifadesini kullandı.

Bu benim için anlamlı ve onur verici bir başlangıçtı. Zira ailemizden uzun yıllar zikredilen ancak meçhul olan Süleymaniye’deki akrabalarımızı bulmak bana kısmet olmuştu. İlk beni, dedemin amcasının torunu Kerwan Bey ziyaret etti. Bana 200 yıllık içinde bizlerinde isimleri olan derin şecereyi gösterdi, etkileyiciydi benim için.

2006-2009 arası biz Ekopolitik ekibi olarak Musul Vilayeti mücessemi olan Erbil, Süleymaniye, Dohuk, Kerkük ve Musul’u ziyaret ettik. Süleymaniye ve Erbil’de dedemiz kuzenleri bizleri çok ilgiyle karşıladılar. Dedem Ahmet Tevfik Bey hala oralarda maruf bir kişi. Akrabalardan Avrupa ve Amerika’da yerleşen yüksek tahsil yapan insanlar vardı. Bazıları İstanbul’da Annemi ziyaret ettiler.

Baktığınızda her birimiz gibi ben de İmparatorluk torunu ve Cumhuriyet çocuğuydum. Her iki dedem de hem Osmanlı, hem de Cumhuriyet subayı idiler. Baba dedem Yüzbaşı Ahmet Zühtü Bey, İhsan Nuri paşanın Ağrı Kürt isyanında bir gözünü kayıp etmişti. Misak-ı milli dediğiniz hepimizin ortak hikayesi idi.

Biz Ekopolitik ekibi olarak adeta Anthon ve Şeyh Salar ile yarışırcasına MV’nin peşini hiç bırakmadık. Musul Vilayeti üzerinden tanımlanacak bir Ortadoğu barışı Irak ve Ortadoğu dengelerine Türkiye’nin de garantörlüğü ile Irak için demokratik konfedere bir model olabilirdi. En son Ekopolitik kapanmadan bölgeden Erbil Şaklava’da 140 STK ve aşiret temsilcinin katılımıyla 2 gün süren çalıştaylar yaptık.

Toplantılara Türkiye’den ulusalcı ve milliyetçi gurupları da tarih ve bölge gerçeği ile yüzleşmeleri maksadıyla dahil ettik. Ekopolitik’in 2011’de kapanması ile birlikte resmen artık MVK ile ilişkilerimiz bitiyor, ama Şeyh Salar başta olmak üzere eski dostlarla dostluğumuz hep sürüyordu.

İşid, Musul’u ve konsolosluğumuzu işgal etmişti. Aklımız sonradan gelir hesabı tarihsel ve hukuksal tezlere ihtiyacımız vardı. 30 yıllık ağabeyim olarak kabul ettiğim Binali Yıldırım başbakan olmuştu. Kendisini aradığımda yoğunluğuna rağmen döndü ve deneyimlerimizi kısaca paylaştım. Hemen ilgilendi operatif bir şekilde baş danışmanı İhsan Durdu Bey’e konu hakkında yetki verdi. Binali Bey, İhsan Bey, ben ve merhum Abdullah Tivnikli mevcut deneyimlerimiz üzerinden bir yenileme yaptık. Kapsama; ziyaretler, davetler ve istişareler dahildi.

Binali Bey bizim Musul Vilayeti çalışmalarımızın tarih ve gelecek bakımından en azından akademik düzeyde sürmesi gerektiğine inanıyordu. Süreç içinde, KBY başkanı Mesut Barzani Bey’e Musul Vilayeti hakkında düşüncelerini resmi hazirun önünde sormuştum. Mesut Bey 20 dk konuyu anlattı. MV’nin farklı kimlikleri içeren bir barış modeli olduğunu ifade etti. Sonunda da Binali Bey’e dönerek bazı revizelerle bugün neden olmasın Sayın Başbakan diye tamamladı. Başbakanımızı da bu cevap oldukça duygulandırmıştı.

Bu Mesut Barzani’nin son ziyaretiydi. Zira KBY için referandum süreci başlamıştı. Mesut Barzani’nin süreç esnasında bazen, bize referanduma karşı onurlu bir çıkış yolu önerin dediğini iyi hatırlıyorum. Bu dönemde üst düzey bürokratlar, bazı durumlarda konuya ilişkin deneyimleri olan STK temsilcileri veya kanaat önderlerinden görüş alıyorlardı. Ben de kritik MGK öncesi deneyimlerimi ve görüşlerimi tüm gün boyunca paylaşma şansını bulabildim. Açık olan konu Türkiye, Musul (Vilayeti) arasında uluslararası hukuktan kaynaklanan bir ilişkinin belirsizliği idi. Devlette arşivler var ancak özümsenmemişti. Bu konuda bir boşluk olduğu açıktı. Şahsen üzgündüm.

Bu dönemde yazmaya ve konuşmaya çalıştım. Bir gün Cnntürk Ahmet Hakan’ın programında karşımdaki hazirun, popülist ve diplomatik dirençle tavırla, gösteri yaparcasına Türkiye’nin MV ile hiçbir bağının olamayacağını savundular. Ben tezimi ifade edip MVK’nin, BM Cenevre’den aldığı iç memorandumu gösterince, bunun geçersizliğini baskın biçimde gerekçesiz bir şekilde ifade ettiler. İşin ilginç tarafı futbol maçına dönüşen sosyal medyada, benim tezlerimin nasıl çürütüldüğü kolektif saldırgan bir narsizim ile keyifle ifade ediliyordu.

Bu son süreç Türkiye- Musul Vilayeti (Misak-ı milli) ilişkisini görsel, duygusal, akademik ve diplomatik anlamda ortaya konulması gerekliliğini benin zihin dünyamda ortaya koymuştu.

Aradan 1 yıl geçmişti, konuyu Kültür bakanı Numan Kurtulmuş Bey’e iletince süpriz bir öncelikle manevi himaye ve destek çıktı. Ardından THY İlker Aycı ve Vakıfbank M. Emin Özcan Beyler de anlamlı destekler verdiler.

Planladığımız gibi Türkiye- Musul Vilayeti ilişkisi, iç ve dış kamuoyuna akademik, diplomatik ve duygusal bir dille görsel ve yazım olarak aktarılacaktı. Yazılacak özgün kitabı geçmiş ve geleceğe yönelik çok disiplinli metinlerden teşkil edecekti. Kitapta 13 yerli, 8 yabancı akademik – diplomatik otoritenin hazırlanmış yazıları mevcut. Tarih, sosyoloji, uluslararası hukuk ve ilişkiler, petropolitik  konulardan bazıları.

Belgeselde ise hedef TRT idi. Zira TRT’nin üzerinden ortak geçmiş Trabzonlu bir Türk’e, Süleymaniyeli bir Sorani Kürd’üne, Kerküklü Türkmen’e, Erbilli Ezidi’ye  veya Musullu Arap’a ortak bir duygusal bir gerçeklik  ulaştırabilinirdi.

Kitapta aklıma ilk gelen temel editöryal isimler, Londra’da Lozan belgelerinde Musul Vilayeti üzerine doktora yapmış Prof. Dr. Davut Hut ve Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’du. Onlarla başladık, yayıldık ve tamamladık. 23 özgün makale 700’e yakın sayfa Türkçe ve İngilizce iki ayrı kitaptan oluştu.

Her iki çalışmamızda da ilhakçı ve nasyonalist bir yaklaşımdan ikna edebildiğimiz kadarıyla kaçınmaya çalıştık. Bir türlü istikrar bulamayan Ortadoğu’da huzurun anahtarının kendi tarihinde, duygudaşlığında ve bunları hatırlamasında olduğunu anlatmaya çalıştık.

Çalışmalar, yazışmalar ve çekimler 1,5 yıl sürdü. Lozan’da, Cenevre’de, Bağdat’ta, Kerkük’te, Ankara’da, Musul’da İstanbul’da, W DC’de vb özel mekanlarda özel izinler alındı. 67 Otorite ile görüşüldü. British pathe, Critical past, Journeyman, E-footage, Genelkurmay, TRT, Rudaw arşivler ve benzerlerinden yararlanıldı.  Belgeselin alt yapısını desteklemek amacıyla kendimizin çabaları ve Sabahattin Zaim Üniversitesinin desteği ile Filistinli dostumuz Prof. Dr. Sami El Arian Bey’inde katkılarıyla, kapsamı son yıllarda alanında tek özgün, Uluslararası Musul konferansı da ( http://faraszade.com/musul-sempozyumu-izlenimlerim/ ) gerçekleştirildi.

Telif hakları Vakıfbank’ta olan kitapların basılabilmesi ve Belgesel’in TRT’nin ilgili kanallarınca yayınlanabilmesinin, misakı milli hatıramızın hayırla yad edilmesine, huzura ve özetlenen misyonun gerçekleşmesine önemli katkı sağlayacağı inancını taşımaktayım.

 

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir