Neden Sağ

Merhume Anneannem bana küçükken hep Sultan Hamit ve Menderes dönemlerinin bolluk ve bereketinden bahsederdi. Örneklerden biri de Hamidiye altınının değeriydi. İttihatçıların ve CHP’nin ülkeyi nasıl kıtlığa boğduğunu ve halkı sıktığını anlatırdı. Abdülhamit ve Menderes’in mağduriyeti bizler için adeta kuşaktan kuşağa aktarılan bir yas idi.

Anneannem ve büyüklerim açısından bu dönemler sadece bolluk ve bereketi değil, aynı zamanda ibadet ve dini eğitim özgürlüğünü de ifade ediyordu. Bu durumun muhtemelen Süleyman Demirel, Turgut Özal ve R. Tayyip Erdoğan dönemleri için de geçerli olduğu kanaatindeyim.

Merhum Recai Kutan’a DSİ de bölge müdürü iken ihtilalci paşaların “Size elektriği toprağa gömecekler diyorlar, doğru mu ?” sorusu, Ecevit’in Demirel’le olan “Boğaz köprüsü polemiği” ve Necdet Calp’ın Özal’la olan “sattırmayız polemiği” hala zihinlerdedir.

Filozof antropolog Ernest Geller ”Osmanlı döneminde Türk erkeğinin iki veçhesi vardı: erkeksi maço tarafı ve tekke taliminden kaynaklanan romantik, derviş tarafı. Tekkeler kapatılınca estetik değerler taşıyan derviş yanınız dumûra uğradı, elinizde kaba bir maçoluk kaldı.” diyor.

Kurtlar vadisi dizisinin başrol oyuncuları Necati Şaşmaz ve arkadaşlarının Makedonya’da topladığı büyük kalabalık şaşırtıcı değildir. Bu topluluğun Sultan Reşat’ın son Cuma hutbesinden bile daha kalabalık olduğu iddia edilmektedir. Anadolu, Devlet-i Aliyye’nin eski güzel günlerinden sonra yaşanan Balkanlardaki, Kafkasya’daki ve Ortadoğu’daki faciaların yaslarını henüz tutabilmiş değil. Bu bağlamda statlarda veya yukarıda bahsedilen gibi sosyal karşılaşma alanlarında atılan “Avrupa duy sesimizi” sloganı boşuna değildir.

Sağcılık ve muhafazakarlıkta genellikle olmayan bireyselliğin, Anadolu topraklarında da olmaması şaşırtıcı değildir. Zira Anadolu’da tarih boyunca iktidarlar hep merkezden örgütlenmiştir. Güçlü ve kendi ‘mit’ini oluşturan iktidarlar çevreye hep güven vermiştir. Merkez çöktüğünde ise Anadolu Fetret dönemleri yaşamıştır. Ticaret ve mülkiyet hep merkezin kontrolünde örgütlenmiştir.

Anadolu’nun bir diğer özelliği de, çevre ve kendi halkları için bir “Safe Heaven” yani güvenli toprak özelliği teşkil etmesidir. Bu bakımdan burada “kamu düzeni” kavramı önemlidir. Dolayısıyla, ordu, istikrarlı merkezi otorite ve din önem taşımaktadır. Uzun dönem Osmanlı iktidarının sivil dinini teşkil eden “Ortodoks İslam” yani mezhep Sünni, itikat Maturidi ve fıkıh Hanefi olarak tanımlanmıştır. Bunda devlet yapılanmasında örnek alınan başarı hikayeleriyle Arap Emevi ve Bizans Ortodoksisi’nin rolünü inkar edemeyiz.

Osmanlıyı kanının son damlasına kadar savunan Anadolu Türkmenleri, Balkan ve Kafkas kökenli göçmenler ve bürokrasi(harbiye, hariciye, mülkiye, tıbbiye) bu toprakların gerçek sahipleri olduklarını varsaymaktalar. Bunu da Türk kimliğinin üst çatısında pekiştirmekteler.

Halkımızın Atatürk’ü sevmesine ve devrimleri saygıyla karşılamasına rağmen, Atatürk ilkelerinin savunucusu CHP’ye pek teveccüh göstermemesinin nedenlerini anlamak gerekir. Atatürk döneminde şekil olarak da olsa kurulan Fethi Okyar’ın Serbest Cumhuriyet Fırkasına halkın gösterdiği aşırı teveccüh adeta bugünlerin habercisiydi.

Balkan-Kafkas kökenli kurucu, eğitimli ve merkezde yaşayan kentli bürokrat elitin partisi olan CHP, Cumhuriyetimizin tarihi boyunca iki kanatlı siyasetimizin devamlı istikrarlı bir parçası olmuş, ancak çok partili dönemde iktidarda kalmayı başaramamıştır. CHP’nin kadrolarına, laik değerlerine ve tepeden inmeci reformlarına “merkez-çevre” bağlamında “çevre” sürekli olarak ihtiyatlı yaklaşmıştır.

CHP özellikle Anadolu küçük burjuvazisi ve esnafına ulaşamamış, güven ve hizmet ilişkisini de kuramamıştır. Eski çevre(taşra), yani şimdiki merkez(şehir), iletişim kurabileceği insanları bu merkez sol partisinde görebilmiş değildir.

Halkımız hala darbeleri II. Abdulhamit’in ‘hal’inin devamı olarak algılamaktadır. İttihat ve Terakki Cemiyeti(İTC), CHP ve benzer eliti de bu bağlamda değerlendirmektedir. Belki de bu sürecin başlangıcını Islahat Fermanı’nın Gülhane’de okunmasına kadar dayandırabiliriz. Yani halkın deyimiyle bundan sonra “Gavura artık gavur denilmeyecek” döneminin başlangıcına kadar… Halk hala Tanzimat, İTC ve CHP elitinin reformlarının kendilerine bolluk ve refah olarak değil de, kıtlık ve beceriksizlik olarak döndüğü inancındadır. Ancak II. Abdülhamit reformlarını bundan müstesna tutmaktadır.

Devrimci Marksist sol ise, Türkiye’de halk konusunda hep hayal kırıklığına uğramıştır. Bundan dolayı Milli Demokratik Devrimciler (MDD) gibi zaman zaman orduya yönelmiş, zaman zaman ise “Zor’un rolü” adı altında marjinal gruplarla terörü de kullanmıştır. Yapısalcı Marksist yorumcular bu durumu, yani Türkiye halkının sınıf bilincine varamamasını, genellikle mesleksiz yığınlara ve kasabalılığa bağlarlar. Yani işçi veya köylü devrimi açısından devrimci durumun oluşamaması olarak bakarlar.

Türk bürokratik solu ve liberallerinin anlayamadığı, Anadolu’daki Sünni din anlayışının ve örfünün duyarlılığıdır. Anadolu halkında -gerek Sünni gerekse Alevi topluluklarda- din bilgisinin ortalamanın altında olmasına rağmen dini/inanç duyarlılıklar oldukça yüksektir. Bu bir ters orantı teşkil etmektedir. Bunu Şevket Süreyya Aydemir ve benzer aydınların notlarından da anlayabilmekteyiz. Ayrıca bu bağlamda Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi’nin çok makul ve reformcu tezler içermesine rağmen toplumsal karşılığını bulamaması da düşündürücüdür.

Özal’ın din, vicdan, teşebbüs, ifade ve dolaşım özgürlüğü ile refahın bağlantısı tezi, ANAP iktidarı zamanında adeta halk tarafından test edilmişti. AK Parti’nin son seçimine kadar demokrasi, bürokratik vesayetin sonu refahın yatırımların artması önermesi her türlü koşulda çalışanların ve emeklilerin maaşını zamanında alması anlamına da geliyordu.

Türk solunun Jakoben olmayan kanadının, özellikle muhalefet ve bağımsız örgütlenme özgürlüğü kültürü açısından demokrasimize katkıları tartışılmazdır. Ne yazık ki, son dönemlerde liberal değerlerin de taşıyıcılığını üstlenmiş Türk solunun kitlelerle her zaman bir iletişim sorunu olmuştur. Bunun gerekçesi bazen din olmuş, bazen de gelenek ve ticari piyasanın işletilmesi konuları olmuştur. Uzun erimli bir örnek olmasa da, Terzi Fikri’nin Fatsa, merhum Ecevit’in 1979 seçim zaferi ve belki de KCK’nın kitleler üzerinde uyguladığı metotlardan elde ettiği tedrici başarılar gibi birkaç istisna dışında siyasi tarihimizde iletişim sorunları hep böyleydi.

14 yıllık Ak Parti iktidarında kitlelerle doğru iletişim kuramayan muhalefet partileri işlevlerini, başlangıçta bir dip dalga darbesi niteliğini taşıyan Gezi hareketiyle fiilen Gezi’nin entelektüel beyni olan Türk ve sonradan katılan Kürt solu ve liberallerine terk ettiler. Gezi’nin beyni niteliğindeki bu entelektüeller, sosyal medya başta olmak üzere mahallede de muhalefet partilerinin fonksiyonunu üstlendiler.

Bu kesimler özellikle AK Parti’nin kalkınma ve hizmet ağırlıklı politikalarının yan etkilerine karşılık, demokratik ve liberal değerleri savunarak yüksek bir özgüven içinde toplumsal muhalefetin beyni olduklarını varsaydılar. Haziran seçimleri ardından elde edilen sonuçtan sonra, bu konuda yüksek bir özgüven sağlamışlardı.

1 Kasım seçimleri sonucunda ise, entelektüel muhalefet (aralarında az miktarda liberal sağ olsa da, daha çok sol ve liberal) hayal kırıklığının ötesinde halkı dolaylı da olsa suçlamaya veya yalnızlaşmaya yöneldi. Aydınlarımızın evrensel kriterlerle ne kadar liberal veya sol oldukları ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte; aydınlarımız, halka savundukları demokratik değerlerin kitle bireylerinin hayatlarında refah seviyesini ne derece arttıracağını ve gelir uçurumunu ne derece kapatacağını anlatamadılar. Bu konuda yaşanmış güzel deneyimleri ve hikayeleri maalesef -söylem dışında- pek yoktu. Halk bunları kendisine hep yabancı gördü ve tezlerini afaki buldu.

Özellikle Batıda liberal değerleri savunan insanların bir kısmı, Amerika kurucuları gibi burjuva-tüccarlar, bizde ise daha çok İttihat-Terakki geleneğinden gelen bürokratlardı. CHP bu geleneğin bürokrat kanadının üstünden şekillendi, DP ise daha çok mülk sahiplerinin üstünden vücut buldu. Bu doğrultuda CHP’de öncelik Devlet , DP-AP-ANAP-AK Parti geleneğinde ise öncelik halk başlangıç referansı oldu.

Türk solunun ve belli bir döneme kadar Kürt solunun bir kısmı CHP’de tutunmaya ve yer bulmaya çalıştı. Özellikle 70’li yıllardan beri süre gelen Türk sağı ise değişik kırılmalar ve savrulmalarla gelerek şu an AK Partide vücut buldu.

Son seçimlerde belirleyici parametreler can güvenliği, devlet-kamu düzeni -ki merkezinde Ak Parti durmakta- ve mal güvenliğidir. Halk oyunu kullanırken, ne yaptırım gücü olmayan entelektüellerin savunduğu değerlerin, Kürt meselesi ve Ortadoğu gibi sorunlara ilişkin analizlerin, ne de toplumun can, kamu ve ticaret güvenliklerinde çürümelerin, adalet ve benzeri değerlerde yıpranmalarının, yaşamını değiştiren büyük yatırımlar karşısında bir anlamı olduğuna ikna olamadı. Entelektüellerin fikirlerini Taksim’den Anadolu’nun kahvelerine taşıyacak kurumları yoktu. Ayrıca, azimleri de yetemedi. Halk, AK Partili politikacıların popüler söylemlerine ve nasıl yaptıklarına değil, neyi yaptıklarına itibar etti.

Sonuç olarak, Anadolu insanının tarihsel Türk kimliğinin, Sünni din anlayışının, bolluk ve bereket inancının, merkezi otorite ile ailesel ilişki biçiminin ve güvenlik ilişkilerinin, tarihsel tecrübelerinin ve çevre kitlesinin maço eğilimlerinin Türk siyasi tarihinde başka bir bahara kadar sağ partilerde yer bulduğunu görebiliyoruz.

.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir