18D60764 13C1 40BF ADE2 D3CB5F4A866A

Vera, Ekopolitik düşünce merkezine sıkça gelen hem tıp hem de siyaset bilimi okuyan, Türkçe’yi de çok iyi konuşan bir Alman’dı. Vera orta öğretiminde Katolik bir rahibe okulunda da okumuştu. Zannederim İslam’ı çok iyi araştırmış ve biliyordu. Tahmin ettiğim kadarıyla o dönemin malum cemaati Vera’yı Müslüman yapmak için de oldukça uğraşıyorlardı. Bir gün Vera’ya sordum “Vera pozitif bilimler okuyorsun. Tutarlı bir epistemiye de maliksin. Hala Tanrı’nın çocuğu olabileceğine nasıl inanabiliyorsun?” Vera’nın bana cevabı ilginçti “Tarık bey siz Müslümanlar neden Allah’ın çocuk yapamayacağına dair Allah’a bir koşul koyuyorsunuz Allah istediğini yapar siz Allah’a haksızlık yapıyorsunuz” demişti. Burada inanç, dogma, kimlik, akıl-bilim, eğitim, psikoloji gibi kavramların bir arada nasıl bir denklem oluştuklarına dair yeni bir tecrübeyi edinebilmiştim.

Tevfik Fikret bizim Sağ mahallede takdir edilir ama pek sevilmez. Belki bu yüzden çok sevdiği oğlu “Haluk” un sonradan Protestan papazı olması da pek yadırganmaz. Ahmet Cevdet Paşa ise aynı dönem için tartışılmaz son 200 yılımızın en değerli İslam alimlerinden en önde gideniydi. Belki de müceddit tanımına en yakışan kişiydi. Kızı Fatma Aliye hanım tüm kapalı ortam kısıtlamalarına rağmen kulaktan duyma yabancı dil bilgisi ve eğitimiyle ilk kadın yazarlarımızdandı. Fatma hanım kızını İyi bir eğitim alsın diye Dame De Sion’a göndermişti. Ancak kızı Zübeyde İsmet, yıllar sonra inanmış bir Katolik, rahibe Margerit olarak artık hayatını sürdürecekti.

Giritli Müslüman bir aileye mensup olan Mollazâde Mehmet Ali’nin (Hıristiyan olduktan sonra aldığı adla Paul Mulla’nın) enteresan ve bir tarafıyla ibretlik, acı bir hayat hikayesi vardı. Baba tarafı XVII. yüzyılda Konya’dan Girit’e gelip yerleşmişti. Annesi ise Arnavut asıllı ve Mısır’dan adaya gelmişti. Mehmet Ali adı modern Mısır’ın kurucusu, Arnavut asıllı Osmanlı paşası Mehmet Ali Paşa’dan geliyordu. Pol Molla’yı babası 1895’te lise tahsili için Fransa’ya gönderir. Adada durum hayli karışık olduğu için oğlunun daha iyi şartlarda ve vasıflı bir eğitim almasını ister. Fransa’da liseden sonra hukuk tahsil eder, felsefe ile ilgilenir, aksiyon felsefesinin kurucusu Maurice Blondel’le tanışır. Kendisinden beklenen, iyi yetişmiş, Batı kültürü almış bir Müslüman olarak adaya dönmesi ve memleketini kendi mesleğinde savunması, dindaşlarına arka çıkması iken o Hıristiyan olmayı tercih eder ve 1905’te vaftiz olur. Sonra papaz, sonra kilisede seminer hocası, nihayet Vatikan’da üst derecede bir ruhani konumuna geçer. Nurettin Topçu Fransa’dayken bazen İtalya’ya uğrar kendisi ile sıkça istişare ihtiyacı duyardı.[1]

Cazim Gürbüz MHP kökenli Bayburtlu bir yazardı. Kendisini Yeni Çağ’daki köşesinden bazen takip ederdim. Kendi tabiriyle 36 yıl 5 vakit namaz kıldıktan sonra deist olduğunu açıkladı ve bu hususta kitap da yayınladı.

Son 7-8 yılda özellikle genç kuşaktan İmam Hatip Kökenli, Ak parti camiasının tanınmış şahsiyetlerinin çocuklarından, İslamcı tanınmış yazar ailelerinden, devletimizin “Fetö” diye tanımladığı yapıdan yurt dışında olan okumuş yazmışlardan veya bilfiil yakın çevremden müşahede ettiğim sayısız insan inançlarını, hadi biraz insaflı olalım amellerini kaybettiler. Bunların bir kısmı başörtülerini çıkarmadılar, bir kısmı Cumalara devam ettiler ancak yalnızca toplum ve iş çevrelerinden dışlanmamak için başka bir değişle kültürel cemaatin içinde kalabilmek için. Çoğunun kendi özelleri olduğu için ilgi çekici detayları burada paylaşmam uygun olmuyor.

İngiltere’de yaşayan bir dostum, oğlunu asimilasyondan korumak amacıyla, bence de doğru bir iş yaparak, orta öğretim için Türkiye’ye yollamıştı. Yetenekli genç önce 2 yıllık hafızlık eğitimini tamamladı. Sonra proje İHL’lerden birine özel bir sınıfa katıldı. Delikanlı bu eğitimleri bitirdikten sonra İngiltere’ye döndü.  Üniversite aşamasına yaklaştığında London School of Economics, LSE’ye girme şansı yükselmişti. Genç istişare amacıyla yanıma gelmişti. LSE’den mezun olup finans sektöründe faize bulaşmak istemediğini bu amaçla LSE’ye girmeyip tekniker dahi olabileceğini ifade etti. Bizler makul bir noktada, kendisini LSE’ye ikna edebildik. Onu bizim mahallenin en akillerinden birinin sahaf dükkanına götürdüm. Akil dostumun delikanlıya ilk sorusu “Sen hiç sanal para sistemini bitcoin’i merak ediyor musun?” olmuştu. Delikanlının cevabı olumsuzdu. Arkadaşım delikanlıdan aldığı cevaptan sonra ona daha da soru sormadı[2].Aradan 3-4 yıl geçti. Bu genç şimdi felsefeye merak sarmış durumda. LSE’deki ana dalı yanında ikinci bir dal olarak felsefeyi de yapmak istiyor. Başarıya da koşuyor. Ailesi biraz içe kapandığını, dini amellerini pek yapmadığını ve durgunlaştığını belirtiyor. Bense, olgunlaşma sürecinden geçtiğini bunu adım adım yaşadığını bundan memnun olmaları gerektiğini yakın dostum olan babasına hatırlatıyordum.

Yukarıda ilk olarak öncelikle katı bir Hristiyan eğitimi ile yetişmiş, farklı kültürlere-geleneklere girebilen ve bilimsel disiplinle eğitim görmüş bir gencin inancını korumasının örneğini vermeye çalıştım. Sonra da tarihimizin son 200 yıllık 19., 20. , 21. Yüzyıl üç kuşağı üzerinden inanç ve kültür değişimleri-yabancılaşması üzerinden misaller vermeye gayret ettim.

Doğal olarak Tarihimizin bugün yaşadığımız dönem dahil her 3 döneminin birbirleriyle benzeyen veya ayrılan yönleri var. Tanzimat ve batılılaşma dönemimizde batıya eğitime gidip veya yabancı dil öğrenip batı aydınlanma düşüncesinden etkilenip, pozitivist sonra deist olarak dönen aydınlarımızı saymak mümkündür. Bugün de muhafazakâr yetişip batı dünyasında ciddi bir vizyon görüp orada felsefe eğitimi alan gençlerimizin pek buradan ayrıldıkları noktaya döndüklerini pek görmedim. Hatta İmam Hatip çıkışlı olup İlahiyatta veya felsefe lisansında eğitim gören bağımsız tefekküre devam edenlerde de benzer durumları gördüm. Kendi tecrübelerimde ise fizik alem içinde ne kadar felsefi eser okuduysam metafizik ile karıştırmamak şartıyla, doğru düşünme metodolojisi hakkında o kadar tekâmül sağladım. İnancım da o kadar derinleşti. Bunda Guenon ve Garaudy gibi önce filozof, sonra tasavvuf ve kadim geleneği (perennial felsefe) yi birleştirerek Müslüman olan düşünürlerin çok etkisi oldu. 19.Yüzyıl ve 20. Yüzyıl başlarında Hıristiyan olanların çoğunda derin bir maneviyat, vicdan ve huzur arayışı vardı. Bu kişiler ne yazık ki bunları medrese ve tekkelerde bulamamışlardı. Katı Eşari retoriği, sert medrese fıkıh geleneği ve pozitivist felsefe karşısında yetersiz kalınan cevaplar bazı aydınları manastırlarda maneviyat arayışına itiyordu. Katı medrese eğitimi alıp da veya içe kapalı yaşayan bazı elit ailelerin, maneviyatı-spriltualizmi veya vicdan kurgusunu Hristiyanlıkta bulmaları, kendilerini manastırlara kapatmaları dikkat çekicidir. Üzerinde konuşulmaya değerdir de.

İşin ilginç yanı bugün dahil İslam’a geçen batılıların ekserisi tasavvufta buldukları manevi ve insani lezzetle din değiştirmişlerdi. Bu tip dergahlar her şeye rağmen 20. Yüzyılın başlarında hala mevcutlardı. Okültist Carl Vet Dervish Diary kitabında bu dönemlerin sosyal ve politik ortamlarını Nakşibendi Şeyhi Esat Erbili’nin Kelami dergahında kendisini nasıl derin etkilediğini uzunca anlatır. Şu an ise maalesef siyasete  ve ranta bulaşmış ve katı fıkıh-kelam anlayışı ile bezenmiş taşra kültürlü tarikatların bu tip bir gençliğin sorularına verecek cevabı bulunmamaktadır.

İkinci olarak 68 kuşağının tematik Türk Sağı veya milliyetçi ideolojisine takılmış insanların biraz cesaret ve alt yapısız bir hayranlıkla gerçek-fizik dünya ile yüzleşmeleri sonucu boşluğa düşüp deizm ile çıkış aramaları da makul sayılabilir. Ayrıca bu kuşağının Türk Sağına mensup ağır ağabeylerinin ideolojilerinin evrensel bir karşılığının olmadığını fark edenlerin bir kimlik krizine girmeleri de tabi bir durumdur.

2000’lerde bugün yaşanmakta olan ise sırf genç kuşaklarda değil, değerler ve genelde de bir çözülme durumudur. Bu durumu kabullenmeyip algı ve dış güçlerin fitnelerine bağlayacaklar çıkabilir. Böyle düşünenler gecekonduları veya elit villalarında yüksek duvarları içinde Hıristiyan mormonlar gibi ailelerini kapatıp geçici çözümler de elde edebilirler.

Bugünün tartışmasını İslam adına iktidar mücadelesi yapıp da her türlü makyavelist yöntemi uygulayan devleti kısmen ele geçirip, davası adına zulüm yapan ve ardından kanlı terör tartışmaları bırakan bir yapının- Fetö katkısına bağlayanlarda mevcuttur.

Son 20 yıllık Ak parti iktidar deneyimi ise İslam’ın iktidara gelmesi üzerine değildi. Burada önemli bir teorik ayrıntı var. Ak pati deneyimi İslami değerlere sahip haksızlığa uğrandığına inanılan kesimlerin yani Müslümanların hak ettikleri yerlere ve imkanlara kavuşup, ülkeye hizmet vermesi iddiası üzerineydi. Sonuç ise maalesef İslam adına olmasa da emin sıfatı alması gereken Müslüman bireyler adına pek parlak olamadı. 21.Yüzyılda güncel yaşanan inanç krizinin geçmişle benzer temel noktaları vardır. Ancak belirleyici olan İslamcılığın bu yüzyılda bir ideoloji veya ütopya olarak kabul edilmesidir. Türk sağcılığına tamamen İslamcı demek mümkün değildir. Türk sağcılığının Milliyetçi veya Milli görüş versiyonunda Türk-İslam sentezi de olsa İslam, kişiyle/insanla değil devletle bezenmiş bir ütopyadır. Aynı zamanda Türk Sağında şanlı geçmişimiz ve sahabe dönemi de anakronik niteliğe büründürülen ayrı bir mittir. Bizlerde tarihteki sevdiklerimiz birer mitolojik kahraman, hoşlanmadıklarımız ise birer haindir. Ama her ne hikmetse bu alışkanlıklarımızı bizden sonraki kuşaklara da sanki bu gerçeklerle hiç yüzleşmeyecekler gibi yüklemeye devam ederiz. Sorgulama fırsatı bulabilen gençler mükemmel kahraman ve mükemmel hainlerin olmadığını görünce bunlara bağlı anlatılan din anlayışının da mükemmelliğini sorgulamaktadırlar. Bu sorgulama çoğu zaman itikat alanına taşmasa da fıkıh-amel alanını hedef almaktadır.

Benzer nitelikte bir başka yapısal sorun da irfan yolunda emek vermiş tasavvuf büyüklerinin istihraç, keşif ve kerametlerine bağlayıcılık, kusursuzluk atfedilmesidir. Doğal süreçte bunların gerçekleşmediği ortaya çıkınca irfani yolun tümünün inkâr edilmesi gibi bir yanlışa düşülmesidir. Bunun tersi de bu tip yapıların içinde olan gençlerin içe kapanarak tasavvufi-apokaliptik veya selefi radikalleşmeye doğru yol almalarıdır.

İslam’ı temsil ettiğini ifade eden siyasi veya cemaat liderlerinin insani ve evrensel değerler ile bazen çelişkide olmaları genç kuşaklardaki İslam algısında hayal kırıklığı yaratmaktadır. Kafalarda “İslam bunları bu hale getiriyorsa ben Müslüman değilim veya bunlar İslam’ı kullanıyorsa Müslümanlık benim hayatımda ve toplumumuzda nasıl konumlanmalı” sorusunu getirmektedir. Özellikle yurt dışında eğitim alan gözleri açılmış muhafazakâr kökenli gençlerimizin ateist bir Finlandiyalı veya İsveçli’de göreceli bu etiğin çok daha mükemmel olduğunu gördüğünde kafaları karışmaktadır.

Siyasi ortam ve dolaylı talepler genç kuşaklarımız sadece inanç değil bazen de tutarlı karakter krizi ile de karşı karşıya kalmaktadır. BİSAV’ın başına gelenler konusunda muhafazakâr gençliğin kısmi ölü taklidi yapması düşündürücüdür. Burada temel belirleyici mahallede oldukça üstünden es geçilen vicdan ve sağduyu kavramıdır. Özgürlük, dua ve vicdanın sadece dini ibadetler ve kendi mahallemiz için pratikte geçerli olmasının kabul edilmesi ciddi bir açmazdır.

Bu dönemde Müslümanların iktidarının gerçekleşmesiyle Müslümanlıktan neyi anladıkları ortaya çıkmış oluyordu. Bu davanın bireyin vicdan ve akıl dünyasında bir karşılığı yoksa genç bilinçler adım adım bilinmezciliğe-agnostizme doğru yol alıyorlar. Bir bakıma ütopyanın gizemli perdesi açılmış ve cazibesini de kaybetmişti.

Yıllar önce rüyamda cami içindeydim sert bir deprem oluyordu caminin tabanı ve mihrabı dışında her şey yıkılmıştı. Bunu psikoterapist arkadaşıma anlattığımda bana dinde hurafeleri atmış ihtiyacın olan şeyleri bırakmışsın demişti.

Endülüs’te Elhamra sarayının duvarlarında Kur’an’dan bir ayet “la galibe illallah”, CİA giriş koridorunda İncil’den “Lets truth prevail” yazıyor. İki ayette aslında aynı anlamı ifade ediyor. Yani gerçek kendini açığa çıkartıcıdır başka bir değişle Allah’ın hükmü galiptir denmekte.

İslam dünyasının maddi ve manevi otoriteleri bu gelinen noktanın sorumluluğundan kaçınamazlar.

Hakikat kendini ortaya çıkartıcı ve bedel ödeticidir.

Not; Bu yazı 11 Mart 2021 tarihinde Independentturkish de yayınlanan yazımdan alınmıştır.

 

 

[1] Pol Molla’nın Hikâyesi Giritli Bir Müslüman’ın Fransa’da Papaz Oluşu/ Charles Molette  Dergah yayınları

 

[2] Bu satırları yazarken babasından muvafakat aldım. Oğlunun bizden sonra bir miktar bitcoin aldığını ve o zaman zarar ettiğini sonradan öğrenmiş.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir