5645b3200f254455dcd1db2e

Bugünlerde Musul operasyonları ve DAİŞ gündemden düşmüş gözüküyor. Bu durum Musul’daki söz konusu DAİŞ işgalinin, artık bitmekte olduğunu veya önemsenmediği anlamını mı taşımaktadır? Ancak, durumun pek de öyle iç açıcı olmadığını aklı-selim bize söylemekte.

Tam tersine, artık Musul’u tartışmak yerine, bu operasyonların ardıl etkilerinin hissedildiği Telafer, Başika ve Şengal’deki gelişmeler gündemimize oturmuş gözüküyor.

Telafer’de Türkmen kardeşlerimiz uzun süre uygulanan politika yanlışlıkları ve ard, arda gelen travmalarla bölünmüş ve farklı arayışlara girmiş durumdalar. Sünni Türkmenlerden DAİŞ’e katılımlar ciddi olduğu belirtilmekte. Şii Türkmenler ise Şii milis gücü Haşti şabiye kendilerini yakın hissetmekteler. Söz konusu Şii milis gücü Bağdat hükümetinin kararsız tutumuna karşın Telafer’e girmek eğiliminde. Burada bir katliamdan korkulmakta.

Şengal’de Yezidiler DAİŞ’ten büyük zulümler gördüler. PKK orada etkin durumda. Şengal’in gerek Kandil’e yakınlığı gerekse Musul Vilayeti sınırları içerisindeki stratejik durumu PKK’nın Orta doğu hayalleri içinde Rojava’ya yakın bir önemi de arz ediyor.

Sincar dağları, Telafer ve Rojava üzerinden kurulabilecek bir PKK-Şii milis ittifakı, Iran’ın stratejik çıkarları açısından yeni bir koridor anlamına da gelmekte. Bu ittifak arayışları ve söz konusu bölgelerin statüsüne yapılacak müdahaleler devletimizin kırmızı çizgileri olarak tanımlanmakta. Türkiye, bu durum için müdahale dahil kararlılığını gösterebilecek seçeneklerini ifade etmiş bulunmakta.

Musul’da halk, özellikle Sünni Arap aşiretleri Irak hükümetine güvenmemekte. İŞİD’ten memnun değiller. Ancak yeteri direnç de göstermiyorlar. Irak ordusu gündüz aldığı yerleri gece güvenliği sağlayamayacağından geçici olsa da terk ediyor. Musul bu koşullarda bir Halep mi olur veya işgal sonrası bir Bağdat mı olur o da ayrı bir tartışma konusu.

Musul’a yapılacak bir hava müdahalesinin oluşturacağı sivil katliamının yeni DAİŞ’ler doğuracağı endişesi mevcut. Buraya Irak ordusu ve peşmergenin müdahalesinin yeterli olmadığı tartışılabiliyor. Alternatif olarak PKK ve Haşti şabi tugayları açmazı da gündemde bulunuyor.

ABD, Batı ve bölge aktörlerinin bölgede nasıl bir barış çözümü istediklerine dair bir yol haritası yok. Sadece olamayacaklar listesi aktörlerin elinde. Batının burada kaos mu veya düzen mi istediği ise tartışmanın bir diğer konusu.

Bölgeyi yaklaşık 500 yıl yönetmiş ve güçlü aidiyet bağları olan ülkemizin buraya ilişkin çözümü var mı, ne yazık ki bu da şu an yok.

Erbil ve Süleymaniye’de ABD ve Hollanda’nın bir takım düşünce kuruluşlarının şubeleri var. Türkmenler için bile Hollanda da düşünce kuruluşu açılmış. Bunlar sivil alandaki bilgiyi değerlendiriyorlar. Türkiye’nin Anadolu ajansı ve benzeri kurumlarının azımsanmayacak temsilcileri var. Ama sivil bir STK veya düşünce kuruluşu fonksiyonu görmeleri imkansız. Bu da açıkça gözükmekte.

Devletimizin şu an öncelikleri, tamamen Barzani ailesinin var olmasına yöneliktir. Bunun temelinde geçmişten gelen bir güven ve ortak değer ilişkisi var. İran siyasetinin etkinliği ve PKK tehdidi de bu işin bir başka yönü. Mevcut politikalarımız Süleymaniye, Kerkük ve Diyala gibi bölgedeki farklı siyasi coğrafi alanlardaki sürpriz gelişmelere pek hazırlıklı değil.

Bölgenin dengeleri ve etnik yapısı Erbil ve Bağdat’ın kontrol edemeyeceği kadar sorunlu. Amerika, Selefi devletler ve İran buralarda varız diyorlar. Türkiye’nin bölgeye tarihsel, coğrafi, sosyolojik aidiyeti ve uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları varken, Musul’daki gelişmelere sadece askeri ve güvenlik koşulları açısından yaklaşması yeterli midir ?

Musul’da öncelikle çözülmesi gereken “Güven” sorunudur. Bunun yolu da İŞİD’e bilerek veya bilmeyerek destek veren Sünni Arap aşiretlerinin iknasından geçmektedir. Bölgede Şiilerin tamamen İran’a angaje oldukları tezi de geçerli değildir. Bu ailelerin bir kısmı Osmanlının yerleştirdiği kökeni Sünni olan ve İran savaşında önemli olmamakla birlikte Irak tarafında çarpışmışlardır. Türkiye’nin ikinci kanal doğal sivil diplomasiyle bu alanlarda olması gerekmektedir.

Musul’da (Musul Vilayeti) tüm bu farklı kaygıları izale edecek Türkiye ve ilgili devletler garantörlüğünde, özerk alanları kapsayan bir demokratik “Çatı parlamentosu” inşaa edilebilir. Hatta mevcut Barzani ailesi bu yapının başkanı da olabilir. Bu tür bir yapı, başta Kürt bölgesel yönetimini ve diğer unsurlar için tehdit değil barış ve güçlenme anlamına da gelebilir. Bunu bir tarihsel tez olarak bölgeye ve dünyaya anlatma sorumluluğu da ülkemize düşer.

Türkiye olmadan bölgede barış olmaz. Bunu kolaylaştırmanın yolu da Türkiye’nin kendi Kürtlerini ve komşu Kürtleri ikna etmesidir. Türkiye’nin terör ile mücadelede gösterdiği kararlılığı “yurtta sulh ve cihanda sulh” anlayışı içinde göstermesi bu yolun başlangıcıdır.

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir