Muhafazakar Burjuvanin Ev Halleri

Geçenlerde bir yazım üzerine İTÜ’den yakın bir sınıf arkadaşım beni aramıştı. Kendisi uzun yıllardır endüstriyel yazılım işi yapmakta. Kurduğu ve geliştirdiği şirketin bir kısmını da çalışanlarına devretmişti. Yazdıklarım üzerine ek düşüncelerini benimle paylaşmak istedi ve şöyle dedi,

“Tarık güzel şeyler söylüyorsun ama önemli bir süreci hepimiz gözden kaçırıyoruz. O da şu; şu an tüm dünya endüstri 4.0 devrimini yaşıyor. Ancak kısır siyasi tartışma ve hesaplardan 150 yıldır kaçırdığımız 1.buhar, 2.elektrik ve 3. Elektronik endüstri devrimleri gibi bunu da kaçıracağız gibi gözüküyor. Şu farkla, Osmanlı ve Cumhuriyetimiz bu endüstri devrimlerini kaçırdıkları zaman batının, iş gücü ve pazara ihtiyacı vardı. Bizler devamlı dışarıdan ithal teknolojiyi bu dönemlerde kullandık. Devletin verdiği teşvikleri iş adamlarımız, yeni teknolojiye geçişte kullanmadılar. Ancak yaşanan son dijital devrim artık iş gücünü devreden çıkardı ve pazarın da eski önemini kaybettirdi. Artık iş gücünün değil, robotların olacağı otomatik fabrikalarla yaşayacağız. Otomasyonlu fabrikalar uzaktan yönetileceklerdir. Bu da ayrı bir ekonomik güven sorununu teşkil edecektir. Robot kullananların vergi ödeyeceği ve açlarında sadece yiyecek ve sağlık desteği alacağı bu gelecekte, acaba bu hamaset ve çekişmelerle ülkemiz kaçıncı kategoride yer alabilecektir?”

Arkadaşımın endişelerini uzun süredir taşımaktayım. Özellikle nitelikli üniversitelerin speküle edildiği, nitelikli sermayenin ve nitelikli gençlerin yurt dışı arayışlarında bulunduğu bu ortam, hepimiz için kaygı yaratmaktadır. Bu arada Muhafazakâr Anadolu sermayesi ise iyi niyet ve dinamizmine rağmen entelektüel önderi olamadığından bu konuda yeterli vizyonu üretememektedir.

Medici ailesi denilince 14-17. Yüzyılın Floransa’sı ve Rönesans aydınlanma devrimi akla gelmektedir. Aile üç papa (X. LeoVII. ClementXI. Leo), çok sayıda Floransa hükümdarı ve daha sonra Fransa kraliyet mensupları yetiştirmiştir. Donatello, Michelangelo, Boticelli, Leonardo da vinci ailenin himayesine aldığı finansal destek verdikleri sanatçılardan sadece bir kaçıydı.

Cosimo Medici, Marsillo Ficino’ya Platon’un Latinceye tercümelerini yaptırmıştır-1459. Ficino din, felsefe, irfan anlayışı ve empirik-bilimsel anlayış arasında orta bir yol arayışındaydı. Cosimo Medici’nin teşvikleriyle Makedonya’da araştırmalar yaparak kadim irfan anlayışını özetlediği var sayılan Corpus Hermeticum’u Latinceye çevirdi. Aynı şekilde Lorenzo de Medici’de dominiken keşişi Pico della Mirandola’ya kilisenin demokratikleştirilmesi ve Arapça Kur’an’ın anlaşılması noktasında çalışmalar yaptırdı.

Medici ailesinin bugünkü bankacılık sistemi, Aydınlanma devrimi ve modern bilimin doğuşuna katkıları inkâr edilemez.

Tabi ki batıdaki sanat ve kültür devrimine sadece Medici ailesi katkılar vermedi. Papalık ve genelde kralların sanat ve kültüre iktidar kaygılarından dolayı sponsor olamayacakları var sayıldığında, bu işin asıl yüklenicileri kral ve papalardan bağımsız hareket edebilen diğer tüccarlar-burjuvazi aileleri de olmuştur diyebiliriz.

Bizde ise Bağdat, Semerkant, Endülüs, Basra ve Mağrip’teki İslam aydınlanması faaliyetlerinde ise ön planda olan özel ilgi ve vizyonu olan Uluğ Bey gibi prensler ve bağımsız kıtalar arası ticaret yapabilen tüccarların rolü ön plandaydı. Ancak 14. Yüzyıldan sonra merkezi otorite İslam dünyasında geliştikçe Müslüman otonom tüccarların etkinliği kalamadı. Bu da sanat ve kültür hayatını olumsuz etkiledi.[1]

Mayflower, 1620 yılında İngiltere’nin Plymouth limanından yerleşme amacıyla ABD’ye gelen püritenleri taşıyan gemi idi.

Bu geminin yolcuları Tanrı’nın uhrevi ve sivil dünyevi krallığının Amerika’ya kuracaklarına dair ahitnameyi beyan ediyorlardı. Eski Ahit ile kendini bulan püriten ideoloji, kurumsal bir karalılıkla yeni kıtanın ticareti ve misyon ifade eden eğitim kurumlarının temel motivasyonunu teşkil ediyordu. Bugün bizlere aşina olan Harvard, Yale ve Princeton bunlardan sadece birkaçıydı.[2]

Batıda bu süreci öteki dünya-ticaret-kültür-misyon ilişkisini iyi teorize eden Püriten ideoloji üstlendi. Zengin püriten ve kalvinistler mütevazi ve katı dini yaşantı içindeydiler. Ancak inançları gereği üniversiteler ve düşünce merkezleri de kurdular ve kurmaktalar. Bugün hala Hıristiyan ve Yahudi vakıflar değerlere dayalı özerk eğitime destek vermekteler.

Tanzimat reformları ile Genç Osmanlılar devlet eliyle yurt dışını gördüler ve dil öğrenmeye çalıştılar. Yeni entelektüel görgü ve düşünce arayışlarında tek gelir kaynakları devletten aldıkları maaşlar ve yolluklardı. Namık Kemaller, Şinasiler, Ziya paşalar ve benzerleri yönetime ve sisteme olan muhalefetlerini hep devletten aldıkları maaşların desteği sayesinde yapabildiler(!). Onları destekleyecek ortada bir tüccar sınıfı mevcut değildi.

Var olan ciddi burjuvazi ise tamamen Avrupa’ya açık gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarındaydı. Özellikle zanaat, sanat ve kültürde Ermeniler, finansta Yahudiler ve müzikte Rumlar öndeydiler. Gayrimüslim burjuvazi, imparatorluğun kendi açılarından da entelektüel ve ticari bir boşluğunu öncelikle şehirlerde dolduruyorlardı. Ancak özellikle öncelikle Ermeni aydınlar ve topluluklar üzerine yapılan tehcir, ardından da Rum mübadelesi, varlık vergisi uygulamaları ve 6-7 Eylül olayları geriye ciddi bir kültür ve ticaret boşluğu yaratmıştı. Bu boşluk imparatorluk kültürünün mirası hoşgörüyü de ortadan kaldırdı. Tek tipçi yaklaşımı da hâkim kıldı.

İttihat ve Terakki, Gayrimüslim tasfiyesi ardından Anadolu’da yeni bir ticaret sınıfı yaratmak için maliyeci Kara Kemal- Küçük Efendi önderliğinde özel çaba gösterdi. Bu çabalar ne yazık ki yolsuzluklar, yağma ve beceriksizliklere kurban gitti.

Cumhuriyet dönemi ise devlet eliyle zengin yapılan şimdide etkinliği süren ailelere şahit oldu. Bu aileler devrimlerle özdeşim kurmuşlardı. Batıya açık ithal ikameci ve rekabetten de korunmuşlardı. Mahalle[3]kendilerine “Beyaz Türk” demektedir. Ancak bu Beyaz Türkler gene de görgü ve vizyon olarak gerçek burjuva niteliği taşıyorlardı. Bugün dahi bunların azımsanmayacak kültür, sanat, spor, eğitim yatırımları, çalışan hakları ve sponsorluk-vakıf anlayışları muhafazakâr mahalle ile kıyaslanmayacak derecede niteliklidir.

Mahalle ilk olarak kendini 1950 DP iktidarında bulabildi. Ticaret ve sosyal olarak köylerinden çıkabildiler. AP ve ANAP döneminde ise köylerden kentlere açılma süreçleri yurtdışına açılmayla devam etti.

Ortaya sadece tüccar ve esnaflar çıkmadı, aynı zamanda küçük ve orta büyüklükte aile-değer merkezli üretici bir sınıfta çıktı. Komprador burjuvazinin destek verdiği 28 Şubat freni de yeni muhafazakâr müteşebbis sınıfın yükselişini erteleyemedi.

1990’larda Ekopolitik’te beraber çalıştığımız merhum Durmuş Hocaoğlu, Anadolu sermayesinin bu yükselişine “Düşük şiddetli halk devrimi” derdi. Ancak önemli bir ayrıntıyı da ilave ederdi. Bu devrimin en büyük handikabının entelektüel önder ve birikiminin olmaması, riskinin ise bu vizyon sorunundan dolayı günün birinde bir kayaya çarpma olasılığıdır derdi.

Özellikle ANAP ve AK parti seleflerinden devraldığı devlet kaynakları ile zenginleştirip yeni bağlı bir sınıf yaratma geleneğini kararlılıkla sürdürdüler. Mahallede zaten devletten bağımsız ayakta kalabilen bir tüccar ve küçük üretici sınıf vardı. Bunlara ilaveten devlet kaynakları ve yurtdışı sermaye desteği ile yeni bir inşaat ağırlıklı muhafazakâr zengin sınıfı koalisyonu oluşmuş oluyordu.

Artık 2022’lerde sermayenin mahalle lehine el değiştirdiği ifade edilmekte. Muhafazakâr zenginler ve siyaset, sanki zorunlu karşılıklı bir simbiyotik ilişki biçimindeler. Ortadaki temel sorun adeta dindarların tarihsel avantajını kaybettirilmemesi sorunu olarak görülmekte. Bundan da siyasetin finansman sorununun çözülebilmesi yanında iktidarların ve ilgili sosyal-ticari yapıların bugün ve yarın kadro açıklarını kapatılmasına yönelik adam yetiştirme anlaşılmakta. İsmet Özel yıllar önce bana “adam kavun veya karpuz değil ki toprağa sererek beklemeyle yetiştirilsin” demişti. Belki kadro adamı yetiştirmek veya insan yetişmesinin önünü açmak da kavramsal olarak tartışılamadı. Söz konusu adamların yetişmesi için açılan yeni binalarla içindeki yurt ve eğitim kurumları bu amacı ne kadar karşıladı ayrı bir tartışma konusudur.

Nitelik ve sorgulamaya değil itaat etmeye yönelik eğitimin sonuç alınamadığına artık mahalle de şahit olmakta. Bunun alternatifi olarak beyaz burjuvaziden örnek olarak alınarak geliştirilen nitelikli az sayıda mahallenin oluşumu da yetiştirdiği genç kuşağı kendine yabancılaştırmaktadır. Her iki durumda fikirsizlik ve paradigma eksikliğine işaret etmektedir.

Yıllar önce yine Durmuş Hocaoğlu ile iş ahlakı üzerine nasıl bir alternatif paradigma geliştirebiliriz diye bir çalışma düşünmüştük. Durmuş bey felsefi okuma atölyeleri ile birkaç yıl okuma yapmamız gerektiğini, bunun sonucunun yıllar alabileceğini belirtmişti. Ne yazık ki gerekli mütevazi finansı dahi bulamadık. Zira inanılmıyordu.

Merhum kuzenim Ekopolitik’e desteğini anlatırken “ben bu desteği zekâttan düşmüyorum. Aslında öteki alemde de bir karşılık beklemiyorum” derdi. Dindar müteşebbislerin hayır işlerini daha çok medrese ve benzer kurumlara yönlendirip, düşünce ve sanat faaliyetlerine soğuk bakmasının farklı nedenleri olabilir.

Öncelikle bu durum öteki dünyadaki ödül anlayışının sadece tüccarca veya matematiksel anlaşılmasıdır denilebilir. Belki de dinin sadece felsefi ve soyut esneklikle değil mevcut fıkıh anlayışına göre sayısal karşılıkla yorumlanması da diyebiliriz.

Dindarlar iktidarı kaybetmekten haklı olarak korkuyorlar. Zira menkul ve gayri menkul güçleriyle iktidarı tanımladılar. Bunları da devlet ile bağımlı kıldılar. Kültürel iktidarı sağlayabilselerdi iktidar hep devam edecekti. Kültür, sanat, düşünce ve öz eleştiri desteklenmeyince vizyon ortaya çıkmıyor ve tahkiki imana geçilemiyor. Hala batının tartışılmaz üstünlüğünün her şeyden öte bir vizyon üstünlüğü olduğu anlaşılamıyor.

Batıdan alınan bir terim olarak “Burjuvazi,” özel bir kentli sosyal statüyü ifade etmekte. Bu statü gücünü sadece parasından değil eğitimi ve yönetim gücünden almakta. Bizde bu tanıma üstte ifade edilen nedenlerden dolayı kadim beyaz Türk sermayesi uymakta. Özellikle kentli, eğitimli ve dış vizyon gücüne bağlı olarak.

Mahalle artık kentli bir kimlikle ve eğitimle bütünleşerek kendi sermaye gücüyle otonom bir burjuva yaratmak zorunda. Yarının dünyası hızla kurulmakta. Yeni zenginlerimizin Metaverse’den en çok arsayı almaları sorunu çözülmüyor. Yarının dünyasında yer almak derken sadece ekonomik gücün değil alternatif bir değerler-ahlak paradigmasını da üretecek yarının fikirlerinden bahsetmemiz gerekiyor.

 

 

[1] Islam, Authoritarianism, and Underdevelopmen Ahmet T. Kuru Cambridge University Press.

 

[2] https://www.indyturk.com/node/315126/türki̇yeden-sesler/robertten-kültürel-hegemonyaya

[3] Dindar ve muhafazakar olarak kendini tanımlayanları kast ediyoruz.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir