Sivil Din

Yaklaşık 5 yıldır gündemimizden düşen Laiklik konusu Sayın Kahraman’nın söylemiyle tekrar eski yerini aldı. Adeta halen cari olan “Kıyafet kanunu “ nu hatırlatırcasına. Belki önümüzdeki günlerde bir başkası da çıkıp Kıyafet kanunu değiştirilmeli diyebilir. Bunun üzerinden yeni bir gündem oluşabilir de.

Bu kadar çok gerçek gündem maddesi varken eski MTTB başkanı bir ağır ağabeyin kişisel görüşleri neden gündeme oturabildi ?

Sayın Erdoğan ve ekibinin RP’den ayrılırken Laiklik konusunu en azından pratikte netleştirdikleri biliniyordu. Zaten Sayın Cumhurbaşkanı kritik zaman ve mekanlarda bu konuda net tavrını koymaktaydı. Sayın Kahraman’nın meclis başkanı olarak sorumluluk gerektiren bu açıklamasının eski dava arkadaşlarına da ne kadar yük getirdiği de işin cabası.

Baktığımızda bu tip tartışmalar hep yüzeysel olarak devam etmekte. İçerik tartışmaları olarak gözükmemekte. Daha doğrusu bu tip kavramlar ne oldukları cihetinden değil de uygulayıcılar ve toplumsal fay hatları tarafından nasıl anlaşıldıkları cihetinden ele alınmakta. Temel fay hatlarında bulunan kesimlerde, bu tip tartışmalar tedirginliklerinin artmasına sebep olmakta.

Bir kesim Laikliği CHP’li teyzelerin başörtülü bacılarımıza vatanın selameti gerekçesiyle müdahalesi olarak algılamakta. Diğer bir kesim içinse Laiklik kör testere ile elinin kesilmesi kararının şeriat mahkemesinde hiç bir zaman alınamayacağının teminatı. Aynı kesimler bugünkü Ortadoğu sorunlarıyla içselleşmemizin veya paralel kavgalarını yaşamamızın Laiklik ilkesinden uzaklaşılmasından kaynaklandığını düşünmekteler.

Devletimizin Laiklik anlayışına ilişkin bir diğer örnek de eski bir Genelkurmay başkanımızın konuşması. 28 Şubat 1000 yıl sürecek demişti. Bugün bile bu saygın kurumumuzun hala sürmekte olan başörtüsü yasaklama hassasiyetini anlamakta zorluk çekmekteyim. Saygın bir psikanalist hocamıza bu durumu sormuştum. Cevabı I. Dünya savaşında yaşadığımız travmanın ve eski kimliğimizin bir sembolü olarak algılandığı olmuştu.

Cumhuriyetimizin devrimlerinin tartışılan birçok hususlarıyla birlikte kazanımları aşikardır. Ancak başta Laiklik olmak üzere çoğu kavramları içerik olarak anlaşılamamış ve içselleştirilememiştir. Bunun temel sebeplerinden biri de Laiklik ve Sekülarizm ayrımının da ki kavramsal ve epistemik çelişkilerdir.

Maalesef Laikliği yaptırımsal bir “dindışılaşma” olarak anladık. Anlamamız gereken değer ve kültürümüze saygılı olarak “dünyevileşmeydi “.

Ülkemizin sekülerleşme hikayesi birçok konuda olduğu gibi Batı etkisiyle 200 yıl önce başladı. Kontrollü olarak gelişti. Maalesef araya giren büyük savaşlar, göçler ve yeniden devletin kurulması süreci sağlıklı geliştirmedi, aksı değiştirdi. Kimlik dönüşümünü sağlıklı şekilde gerçekleştirecekken sert müdahaleler toplumsal iki ayrı kanat biçiminde kırılmaya yol açtı. Bu iki kanat eğitim kurumları ve yaşam tarzlarıyla birbirlerini hep siyaseten rakip gördüler. Genelde Şeriat ve Laiklik hep birer araç ( politik ) olarak görüldü kavram olarak değil.

Bilindiği gibi Laiklik tartışmasının temelini batıda ki iktidarı paylaşma mücadelesi oluşturuyor. Yani Vatikan’nın gücü ve iktidarı krallara ve feodallere devretmeme ısrarı. Bu uğurda yapılan siyasi mücadeleler ve varılan uzlaşma. İslam dünyasında da benzer şekilde, Peygamber a.s ‘ın vefatından sonra iktidar ve asabiye mücadelelerinin bir referansı olarak dinin yorumlanışı doğdu. Şii ve diğer mezhepler önce siyasi ayrılık olarak oluştu sonradan teolojik perspektifleri tamamlandı. Osmanlıda Şeriat, zaman zaman iktidarın, zaman zamansa halkın adalet talebinin referansı oldu.

Osmanlı Safevi savaşlarına kadar ve son 150 yılda dinin tek referans olduğundan bahsetmek mümkün gözükmüyor. Ancak uzun yıllar şeriat, devlet ve toplum arasında bütünlüğün referansı ise, bugün modern zamanlarda da sekülerlik ( toplumsal uyum ve devlet ilişkilerinde ) gözükmekte.

Şeriat, Laiklik ve Sekülerlik güç ve iktidar erkinden bağımsız tartışılmamalı. Bilindiği gibi Amerikan sekülerliğinin tanımlanmış bir sivil din anlayışı var. Bu ülkemiz için Anadolu halk dindarlığı veya İslamı anlamına da geliyor.

Ak parti iktidarı’nın ilk yıllarında iki temel fay hattı üzerinden kaynaşma sağlanmak üzereydi. Yani devrimlerle hassasiyeti olanlar ve dindarlar arasında. Başörtülü Cumhurbaşkanı ve Başbakan eşleri Kemalist mekanlar için normalleşmekteydi. Halkın laikliğe hassas kesimleri kaygılarının boş olduğunu anlamaktaydılar. Gerçek bir sivil din uzlaşmasına doğru gidiliyordu. Ancak son yıllardaki siyasi çalkantılar ve kutuplaşma tekrar temel iki kesimin birbirlerinden uzaklaşmasına neden oldu. Şimdi bu iki kesimin seçilmiş travmaları tekrar derinleşiyor.

Siyasetimizin tüm unsurlarıyla güven üretmeye ihtiyacı var. Yönetenlerimizin farklılıklarıyla halkın ortak bir sivil din anlayışını geliştirecek onarıcı bir dile ve siyasete dönmeleri gerekiyor.

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir