507987

Namaz kılmaya başladığım 18’li yaşlarımda, namaz kılanların ahlak olarak diğerlerinden üstün olmaları gerektiğine inanırdım. 40’lı yaşlarımın başına kadar da İslam kültürü alanların Hıristiyan, Yahudi ve diğer dünya insanlarına göre kadim ahlak değerlerine daha çok sahip oldukları inancını taşıyordum. Dahası var: Bundan 10 yıl öncesine kadar ise ateist olanların da benzer farklılıkları taşıdıklarına inanırdım.

2003 yılında Amerika’ya gittiğimde eşi Türkiyeli, İran göçmeni bir Yahudi profesörün evine misafir olmuştum. Bize benzer namaz kılıyor, sadaka dağıtıyor ve gençlerine Tevrat eğitimi veriyorlardı. Evin Türkiyeli hanımı bana “sen benim ağabeyim sayılırsın boy abdestini bilmiyordum eşim bana öğreti” demiş, onun hatırını kıramayıp tesettürü tercih ettiğini ifade etmişti.

Özel sektör ve entelektüel dünyaya girmemle, buna benzer farklı coğrafyalarda bulundum. Yeni ve farklı insanlarla tanıştım. Ülkem ve dünyadaki gelişmeler gözümde küçüldü. Bunlara ulaşmak kolaylaştı. Tüm saydığımız yargılarımızın geçersiz olduğunu yaşadıklarımız bize gösterdi. Sonunda ahlak ve din arasındaki ilişkinin herkes için geçerli olamayacağını idrak ettim.

80’li yılların popüler fütüristleri Alvin ve Heidi Toffler gelecekte dini inançlar gelişeceğini, ancak bunun kurumsal değil bireysel olacağını iddia ediyorlar, spiritüalizmin (yeni ruhçuluk ) ve yeniçağ tarikatlarının ön plana çıkabileceğinden dem vuruyorlardı.

Bilindiği gibi Hıristiyanlık, Hz. İsa’nın bu dünyadan ayrılışından uzun bir süre sonrasına kadar öğretilerini ancak yeraltından devam ettirebildi. Roma iktidarı, Hıristiyanlığı kabul ettiğinde Hıristiyanlığı da kurumsal bir birimine dönüştürüverdi. Vatikan ve Konstantinopolis kurumsal iktidar ve dinin merkezi olarak kaldı. Protestanlık bu iktidarlara bir başkaldırıydı ve apokaliptik yaklaşımıyla, hep Tevrat veya eski Ahit’i referans aldı.

Hıristiyan dünya yüzyıllar boyunca, bugünkü İslam dünyasındaki iç savaş ve katliamlarla kıyaslanamayacak derecede acımasız din savaşları yaptı. Kilise, kurumlar ve gelenek normal yaşamlarının ayrılmaz parçasıydı.

Aydınlanma çağı fikirleri ve yarattığı yenidünya düzeni insan yaşamına direkt müdahale etti. Kurum ve gelenek özelliğini yitirmiş başta Protestan kiliselerini, sonra Katolik sosyal hayatını profanlaştırdı (ladinileştirdi ). Kiliseler sadece bakımı düzenli yapılan kültür ve rehabilitasyon kurumlarına dönüştü. Bireyin yaşamında din; kimlik, mistik bir ihtiyaç veya anlamını yitiren bir sosyal kurum haline geldi. Kurumsal evlilik ve aile sorgulanır oldu. Çoğalma güdüsü hedonizme (hazcılık ) yenildi. Yaratılışın fıtratına aykırı, insan ve doğaya ilişkin birçok şey meşrulaştırıldı.

Tek Tanrılı dinlerin son peygamberlerinin en somut örneğini tarihin kaydettiği İslam dünyası ise şimdilerde benzer sancılarla karşılaşıyor. Peygamber (A.S.)’ın vefatından sonra yaklaşık 100 yıl süren iktidar mücadeleleri siyasi ve itikadi mezhep veya yorumları doğurdu. Hadisler ve içtihatlar kendi mantığı içinde kurumlarını oluşturdular. Tartışılmaz bugüne yansıyan gelenekler intikal etti.

İslam ve Yahudi dünyası gelenek konusunda Hristiyan dünyaya göre daha çok koruyucu kalabildiler.

Aydınlanma, modernizm ve yıkıcı küreselleşmenin İslam dünyasına çok farklı etkileri oldu. Bir tepki hareketi ama benzeşim karakterli, siyasal İslamcılık ve radikal cihat hareketlerini de bu hususta örneklendirebiliriz. Ancak bunların dışında gözden kaçmaması gereken önemli bir nokta var: Yoğun olarak Türkiye ve yurt dışında Batı’da yaşayan eğitimli beyaz yakalı Müslüman genç jenerasyon artık dini kurumsal olarak yaşamama eğilimi içindedir. Agnostik (bilinmezcilik ) eğilimler ağır basmakta, bu kuşak için aile kurmak ve devam ettirebilmek bir yük olarak gözükmekte, ekonomik bağımsızlık ve refah duygusu cinsel hayatı özgürleştirmektedir. Bu eğilimlerde İslam adına verilen kötü örneklerin de payı vardır mutlaka.

Okuduğum bir tasavvuf kitabında tanınmış bir Nakşi şeyhine sorulan “Hocam özgürlük nedir?“ sorusuna verilen “Olayların sebeplerine bağlanmaman, her şeyin tek bir iradenin tecellisi olduğunu kabul etmen demek“ cevabı yaratıcı merkezli bir dünya ile bilinmezci (agnostik ) bir dünya arasında özgürlük ve ahlak ile ilgili bağlayıcılıkların da nasıl değişmekte olduğunu da göstermektedir.

Tanzimat döneminin agnostik ve ateistleri İslam kültürünün içindeydiler. Bugün sorun ateizmin veya agnostizmin yayılması değil geleneğin parçalanmasıdır. Geleneğin ve kurumsal kültürümüzün geleceğimizin güvenliğindeki yerini anlayabilmeliyiz. Yeni kuşaklarımıza bayramın, zekâtın veya namaz gibi benzer kurumsal öğretilerin öğretilmemesinin sonuçları çok farklı olacaktır. Bu kültürel ve geleneksel aidiyet, temel güven duygumuzun ve geleceğimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlar belletilmezse geriye yıkılmış bir çevre eşliğinde yitik bir gelecek veya yıkıcı bir radikalleşme kalacaktır.

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir