Kürtler

Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası sistemin başını ağrıtan devletsiz iki halk vardı: Kürtler ve Yahudiler. Bu durum uluslararası literatürde Kürt ve Yahudi sorunu olarak adlandırılıyordu. Kürtler coğrafyaya bağlıyken, Yahudilerin belirli bir yerleşkeleri yoktu. Yahudi sorunu zorlama bir devletle çözüldü. Kürt sorunu ise sosyolojik ve politik imkânsızlıklar nedeniyle başka bir bahara ertelendi.

Osmanlı’nın Türkler ile birlikte ana unsurlarından olan Kürtler şimdi Türkiye ve Ortadoğu’da inisiyatif almaya çalışıyorlar. Tarihsel olarak; Ortadoğu merkezli büyük bir coğrafyada travmatik deneyimleri olan, farklı lehçelerde ve sosyolojide yaşayan bu halklar topluluğunun ulus bilincine ulaşabildikleri ancak henüz uluslaşamadıkları gözüküyor.

Şu an Kürt siyasetine ve sosyolojisine, yaşadıkları ulus devletlerin özelinde bakarsak hata etmiş oluruz. Bu saatten sonra Türkiye veya Ortadoğu’da Kürt siyasetine ilişkin tüm çözümler holistik bir bakış açısı içinde anlaşılmayı bekliyor.

Kürt siyasetinde üç temel unsurdan ikisi KDP ve KYP tarihsel feodal bir temele dayanmaktalar. KCK ise anti-feodal Marksist, zoru mücadelesinde metotlaştırmış bir harekettir. Nakşi-muhafazakâr gelenekten gelen KDP ve Kadiri-sol gelenekten gelen KYP de mutlak sınırlarını Anadolu topraklarının da içine alacağı “Büyük Kürdistan” ulus devlet ütopyası mevcuttur. KCK doğal lideri Öcalan ise Lenin’i kritik ederek bu coğrafya halkların ulus devlet ile değil sınırları içinde yaşadıkları ulus devletlerle ilişkileri yeniden tanımlayarak “Demokratik ulus-Birlikte yaşama” modeliyle bir çıkış bulabileceğini savunmaktadır. Muhtemeldir ki Öcalan bunu, Büyük Kürdistan ütopyasına gerçekçi bir geçiş modeli, uygulanabilir bir eylem planı olarak katmış olabilir. Gözüken de odur ki daha kendi ortak ulusal konferansları toparlamayan Kürtlerin aralarında tarihsel, sosyal ve siyasi sorunları orta vadede çözmeleri zor gözüküyor. Bu noktada uluslararası sisteme henüz güven veremediler. Ulus devlet kurabilmeleri imkânsız ancak yeni Ortadoğu’da bir konfederasyonun ayrı ve önemli parçaları olmaları, muhtemel olasılıklar arasında.

KCK hareketi tüm unsurlarıyla Türkiye Kürtlerinin hamiliğini üstlenmiş durumda. Özyönetim modeli adı altında Türkiye’den “statü” talep ediyorlar. Bu talep bir bakıma “Asimetrik Konfederasyon” anlamına geliyor; yani kabul edilebilir değil. Ama buna karşın yerelle birlikte merkezinde güçlenebileceği karşı modeli Türk Sağı oluşturabilmiş değil. Ak parti karar vericileri bunun farkında. Bölgede devlet otoritesinin yeniden sağlayarak halkın meşru otoriteye güveninin sağlanmasına çalışıyorlar. Kürt siyasetinde hakim olan Sol’un ön planda tutan değil, gelenekten gelen muhafazakar muhatapları çıkartmanın imkanlarını araştırıyorlar. Bunun köprüsü olabileceğine inandıkları M. Barzani seçeneğini önceliğe alıyorlar. Aslında Ak parti bundan sonra gönlündeki Kürtlerle çözüm sürecine başlamak istiyor. Acaba söz konusu Kürtler hala özne olabilirler mi? Peki bu ne kadar mümkün?

İttihat-Terakki’den buyana devlet ve sağ yönetim geleneğimizin vatanımızın bölünmezliği konusunda “kırmızı çizgileri” var. Kürtleri ve yaşadıkları coğrafyayı “müstevlilerin yörüngesinde” kurulacak bir Kürt devletine kaptırmamak için soğuk savaş modeli bir paradigmamız var. Bunu merhum Turgut Özal tamamını pragmatik bir şekilde aşmaya çalıştı. Ak parti ise tartışılabileceğinin önünü açtı. Ama ana unsurları hep uygulamada kaldı.

Neydi bunlar ? Kürt vatandaşlarımızın etnik bilinçlerini uluslaştırabileceğine kaygı duyduğumuz demokratik haklarını ertelemek veya geciktirmek, komşu akrabalarına karşı da bu doğrultuda jeopolitik bir mesafe koymak. Özellikle bunları tetikleyebileceğine inandığımız sol ve anti geleneksel yapıları desteklememek. Tam tersine geleneksel önderler ve yapıların devamına yönelik politikalara devam etmek.

Soğuk savaşın bitimi, Irak ve Suriye müdahaleleri ve Arap baharı sonrası gelişmeler bu paradigmanın ve ideolojik ön kabullerimizin sürdürülemezliği’nin yaşadığımız/yaşayacağımız örnekleriyle bizlere göstermektedir.

Türkiye Hükümeti’nin kendi siyasal ve değer çizgisinden gelen KDP ( Barzani ) yapısı üzerinden bölgede politika yürütmesi makuldür. Ancak bu zikredilen diğer aktörlerin ihmal edilmesi anlamına gelmemelidir. Bu tür yaklaşımlar başta ülkemizin çıkarlarını ardından KDP’yi de zor durumda bırakabilir. Devlet politikaları Goran hareketini, Yezidileri, PYD’nin demokratik dönüşüme yatkın unsurlarını kapsayacak şekilde geliştirilmelidir.

Çözüm sürecine ara verilmesinden sonra PKK çatışma dinamiklerini şehir alanlarına indirgedi ve kademeli olarak da kendi yumuşak gücünü kullanarak derinleştiriyor. Devlet aktörlerinden bir kısmı, sokak çatışmalarından doğan göç, ölümler ve iş kaybı gibi kompleks travma ve korkuların devlete yaklaştıracağını; PKK ve ilgili siyasi unsurlarının bu süreçten zararlı çıkacağı düşünmektedirler. Ancak unutulmamalıdır ki bu tür travmaların yol açtığı korku, tutulamayan üst üste binen yaslar, çaresizlik duygusu eğer devletin verebileceği güven duygusu ile özdeşim kuramazsa bireysel öfkeler kitleselleşerek devlet aleyhine yönlenecektir.

Türkiye öncelikle kendi Kürtlerine, merkezinde ortak vatan ve devlet duygusu içinde anayasal-demokratik bir yaşam modeli önerebilmelidir. Bunu başarabildiği ölçüde Ortadoğu’da ki gelişmeler kendi Kürtleri için bir merkezkaç etkisi uyandırmayacaktır. Tersine Türkiye’nin oluşturduğu bu model diğer yurtdışı Kürtler içinde Türkiye’yi siyasal ve ekonomik bir demokratik refah merkezi yapacaktır. Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi ve istikrarı sürecinde Türkiye’yi bir hami, güvenilir bir merkez konumuna sokacaktır.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir