Kürt aydınlar ayrılık istiyor mu?

Başlıktaki soruya ‘Neden bağımsızlık istemesinler?’ veya ‘İstememelerine temel olabilecek gerekçeler yeterli midir?’ gibi karşı sorular sorulabilir. Tabii sosyal bilimler açısından “Etnik bir topluluk ne kadar uluslaşabildi? Kimlik ve aidiyet bilinci ekonomik ve sosyal refahtan öncelikli duruma geçti mi? Uluslararası konjonktür müsaade ediyor mu?” vb. soruları da ilave etmek konuyu daha anlaşılır kılacaktır.

Kürt aydınların ve tarihçilerin ekseri tanımına göre, Kürdistan coğrafyasının tarihini Med Uygarlığı’ndan itibaren başlatmak mümkün. Gerçi Osmanlı resmî tarihçilerinde hâkim olan görüş, gerçek Kürt etnisitesini Urfa-Adıyaman hattında yerleşen kadim halk, gerisini ise Türkmen, Zaza gibi karşılıklı asimile olmuş halklar olarak kabul ediyor. Ancak her ne olursa olsun bugün ülkemizin güneyi, doğusunun bir kısmı, Irak, Suriye, İran’ın kuzeyi, Azerbaycan ve Ermenistan’ın az bir kısmında çoğunlukla kendini Kürt kimliği ile tanımlayan, farklı lehçelerde ortak bir dil kullanan, toplam nüfusları 25 milyonu aşkın kadim halklar yaşıyor. İslamiyet’in kabulünden sonra Mervani ve Eyyubi devletlerini, tarihçiler Kürtlerin ağırlıkta yönettiği devletler olarak öne çıkartırlar. Kısaca Kürtler kendi coğrafyalarında mütevazı olarak yaşamış, feodal ağırlıklı, bağımsız, emperyal iddiaları olmayan bir halk olarak tanımlanabilir.

Türkler Orta Asya’dan bu tarafa sürekli göç ederek, at üstünde savaşarak, devlet kurup yıkarak, bulunduğu coğrafyanın halkları ve medeniyetlerine uyum göstererek Anadolu’ya Selçuklularla “İmparatorluk” olarak geldi. Kürtler ve Ermenilerle ilk resmî temas, Malazgirt’te işbirliği şeklinde sağlandı. Ama onun ötesinde bugünkü Anadolu’yu siyasi açıdan şekillendiren ilişki, Bâtıni Türkmen Hakanı İsmail’e karşı Yavuz Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki temastır. Bu işbirliği, Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasını Osmanlı hâkimiyetine açmıştır.

“Kürtler ve Ermenilerle ilk resmî temas, Malazgirt’te işbirliği şeklinde sağlandı.
500 yılı aşkın bu ilişkide, feodal yapı içinde Kürt beylerinin bölge egemenliklerine saygı, ancak diğer yandan bu beyliklerin de askeri anlamda merkezî otoriteye kayıtsız riayeti vardı. Bu ilişkinin aldığı ilk yara, Tanzimat reformları ile başlayan idari-merkezîleşme reformu ve bunu kabul etmeyen Kürt beylerinin tepkisi, yerel isyanlarıydı. Bedirhan Bey ve Şeyh Ubeydullah’ın isyanları buna örnek gösterilebilir. Bu isyanlar kesinlikle seküler anlamda milliyetçilik veya otonomi isyanları değildi. Aydınlanma fikirleri ve sanayi devrimleri etkisinde kalan Osmanlı reformasyon hareketini oluşturan İttihat ve Terakki Cemiyeti ve kurumları, buralarda eğitim gören feodal Kürt ailelerinin gençlerini seküler manada etkiledi. Osmanlıcılık, Türkçülük, Turancılık nasıl neşv ü nemâ bulduysa, aynı sırada Harbiye’de, Sultani’de okuyan ve sırt sırta çarpışan cephe arkadaşlarında Ermeni, Arnavut ve Kürt bağımsızlık bilinci de o ölçüde oluştu. Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı, Kurtuluş Savaşı kahramanı, Ağrı İsyanı lideri İhsan Nuri, Sarıkamış kahramanı Cemil Paşazade ve Nakşibendi Şeyh Seyit Taha’nın torunu Seyit Abdulkadir Bey bu örneklerden sadece birkaçıdır.

20. yüzyılın başında Kürt aydınlarının çabaları bağımsız bir Kürt devleti açısından sonuç vermedi. Bunun sebepleri arasında geleneksel Kürt tabanının Osmanlı halifesine olan sadakati, Ermeni korkusu, henüz uluslaşamamış bir coğrafya, Arabistanlı Lawrence, İngiliz istihbaratından Binbaşı Edward Noel ve Gertrude Bell gibi elemanlarının ısrarına rağmen başta Britanya İmparatorluğu olmak üzere uluslararası yapının böyle bir devlete onay vermemesi ve Mustafa Kemal Paşa’nın önleyici diplomasisinin başarısının büyük payı vardı. Hatta kısmen bugün sorun teşkil edebilir diye o dönemde vazgeçirildiğimiz Musul Vilayeti kararı da buna ilave edilebilir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bölgede kurulan katı ulus devletler, Soğuk Savaş düzeni ve sosyalist ideolojilerin popülerliği 1980’lere kadar ideolojik, siyasi ve sosyal anlamda bu problematiği uzun süre dondurucuya koydu.

Türkiye’yi yönetenler bu dönemin avantajlarını, sorunu yok sayarak ve ileride Ortadoğu’nun sınırlarının ve yönetimlerinin değişmeyeceğini varsayarak değerlendiremedi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemi Kürt aydınlarının, önemli aşiretlerin torunlarının bir kısmı sürgünlerde yaşamını devam ettirdi, bir kısmı da merkez sağ ve solda siyaset yaptı. Maalesef çoğu da sık sık yargılanıp hapislere girdi. Belki de bugün tolerans gösterilen federasyon dahil demokratik-silahsız siyaset taleplerin önü o dönem kapanmış oldu.

Soğuk Savaş dönemi ile birlikte 1980’lere kadar, gönüllü asimilasyonda belki Irak ve Suriye Baas modeli gibi kayıt edilir başarılar da sağlandı. Soğuk Savaş’ın bitim etkilerinin Türkiye sınırlarına ulaşmasına kadar ütopya seviyesinde hayaller hep sol veya sağ ideoloji altında bilinçaltında yaşadı. Bu arada Abdullah Öcalan, Cemil Bayık gibi Ankara’da okuyan Kürt gençleri isyan örgütlemeye karar verseler de Türkiyelilik bağlarını o nesil olarak hiç kaybetmedi. Belki de ulus devletin kazandırdığı, şimdi birbirimize giderek yabancılaştığımız ortak aidiyet ve yaşanmışlık bağı da buydu.

68 Kuşağı ve sol ideolojilerinin dünyamızda Fransız Devrimi’ne benzer etkileri oluşuyordu. Özellikle PKK’nın köylü toplumlara uyarlanan işçi-köylü devrimi ve halkların kurtuluşu ideolojisi, eylem ve aksiyom bazında geleneksel Kürt tarzına ciddi aykırılıklar içeriyordu. Kimse de onların bugünlere taşıyabildikleri siyasi temsil konumlarını öngörememişti.

Sovyetler yıkıldı, sosyalist ideoloji ile yönetilen bürokratik imparatorluktan milliyetçi etnik devletçikler doğdu. Balkanlar ve Kafkaslarda faşist katliamlar ve etnik grup çatışmaları yaşandı. Irak ve Suriye parçalandı.

Maalesef Türkiye devleti değişen şartlarda statükocu politikaları o dönemlerde Özal’ın çabası dışında değiştiremedi, ezberi bozamadı. Özellikle 1990’lı yıllarda uygulanan İsrail referanslı acımasız politikaların, sorunun bugünkü boyutuna ulaşmasındaki büyük rolü üzücüydü. Bu süreçler Kürt siyasi hareketini uluslararası konjonktürün de yardımıyla destekledi. PKK’nın silahlı mücadelesi, Kürt aydınları arasında hakların şiddetle alınabileceği tezini çekici kıldı. Ancak bugün de aynı aydınlar silahın anlam kazanmadığı, sıranın sivil itaatsizlik ve siyasete geldiği tezini benimsemekteler. KCK Türkiye’de muhatap, Ortadoğu’da da aktör haline geldi. Demokratik bireysel siyasetin imkânsız olduğu yeni yapıda kitle siyaseti ön planda oluştu.

Küreselleşme ve enformatik devrim etkisi ile Batı’da yaşayan ve okuyan gençlerde aidiyet hissi zayıfladı. Yıllar önce toparlayan Refah Partisi’nin İslamcılığı ve tarikatların etkisi de anlamsızlaştı. Toplumda bugün her alanda azalan birlik duygusu bu yabancılaşmayı ivmelendirdi.

“Kürt coğrafyasında İslami siyasi geleneksel yapı maalesef parçalandı. Kürt İslamcılığının temsil ettiği yapılar, çoğunlukla Hizbullah, İran etkisi ve IŞİD içine kaydı
Kürt coğrafyasında İslami siyasi geleneksel yapı maalesef parçalandı. Kürt İslamcılığının temsil ettiği yapılar, çoğunlukla Hizbullah, İran etkisi ve IŞİD içine kaydı. Merkez partilerimizin feodallerin temsilcileri ile kurduğu karşılıklı çıkar ilişkileri sorunun anlaşılmasına yardım etmedi, diğer aktörlere güç kazandırdı. Ayrıca HDP’li belediyelerin başarılı olduklarını söyleyemeyeceğimiz hizmet performanslarına rağmen bölgede siyasi güç kazanmalarını baskı açıklamasından ziyade yükselen etnik bilince bağlamak gerekir.

2000’li yıllardan sonra gelinen nokta sorgulandı, arayışlar başladı. En azından bölge yöneticileri ve halk ilişkisi normalleşti. Bu sorunun demokratik ortamda tartışılmasına imkân tanındı. Kürt coğrafyasında Barzani ve Talabani ailesi ile iyi ilişkiler geliştirildi. Ancak unutulmaması gerekir ki, bu coğrafya sırf Barzani ve Talabani aşiretlerinden ibaret değildir.

Bugün başta merkez partilerimizde bulunan bir kısım Kürt aydınların, KCK siyasi hareketinin, demokratik federasyon talebinde bulunan HAKPAR’ın, İslami grupların kısa veya uzun vadede otonomi, federasyon ardından bağımsızlık ütopyaları mevcut. Hayallerindeki sorun, sadece Kuzey’in değil tüm Kürt coğrafyasının iktidarının kimde olacağı sorunu olarak gözüküyor. Muhtemeldir ki, uluslararası yapı 100 yıl önce olduğu gibi bugün de Kürtlere verdiği sözün arkasında durmayacak. Bu ütopya üzerinden modası geçmiş yeni bir ulus devleti kan ve gözyaşı ile doğurma maliyeti Kürt aydınlarına farklı tezleri de düşündürüyor. Bu ütopyanın gerçekle ilişkisinin mesafesini belirlemek, hâlâ biz Türk aydınlarının ve ülkemizi yönetenlerin elinde bulunuyor.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir