Imam Gazali El Gazali 2

İZMİR MARŞI İLE VERİLEN MESAJ

Geçenlerde bir kısmımızın dikkatinden kaçan ancak ilginç bir konu, bazı ilahiyat fakülteleri mezuniyet törenlerinde İzmir marşının okunmasına dairdi. Ayrıca Kayseri gibi muhafazakâr bir merkezde gençlerin mahşeri bir kalabalık konserde İzmir marşını coşkuyla birlikte söylemelerinin ise pek gözlerden kaçacak durumu yoktu. Belirgin olan başka konu ise muhafazakâr sıkı değerlerle yetiştirilen çoğu gençlerin nikah ve nişan törenlerinin kapanışında İzmir marşının okunmasının artık bir format haline getirmeleriydi.

SADECE İNANÇLARINI MI KAYBEDİYORLAR

Geçenlerde yazdığımız “Niçin İnançlarını Kaybediyorlar” yazımız oldukça ilgi gördü. Zira toplumsal bir karşılığı vardı. Yazı diğer politik konular gibi açıktan, pek tartışılmayan, örtülmek istenen veya ertelenen bir hakikatin karşılığıydı.

Gençlerin kaybettiği sadece kurumsal dine olan inançları değildi. Ülkelerine ve toplumsal birbirimizi birbirimize bağlayan bazı değerlere olan aidiyet duygularını da kaybediyorlardı.

Siyasiler ve ilgili kamuoyu tarafından yürütülen popülist beka ve kutuplaştırma politikaları toplumda artık mecal bırakmadı. Öncelikle kaybolan sadece dini değerler olmadı. Daha da önemlisi ülkeye ve insanların birbirlerine olan bağını belirleyen aidiyet değerlerine de zarar verdi. Bir bakıma post truth-hakikat sonrasi dönemin kendimize özgün etkileri, toplumda hakikate olan güveni içten sarsmıştı.

ANLAM ARAYIŞINDAN MUTLAK ANLAMSIZLIĞA GEÇİŞ

Bu süreçlerde genç kuşak yaşamda planladıkları ve amaçladıkları şeylerin gerçekleşmeyeceği hissine kapıldı. Bu onlarda adeta bir anlamsızlık, amaçsızlık ve kaybolmuşluk duygusu yaşatıyordu. Artık yeni kuşaklar kimseye empati duyamıyor. Kendini tanımayanı yok sayıyor. Bu kuşaklarda kaybolan anlam duygusu ancak mutlak anlamsızlıkta kendine çözüm bulabiliyor. Bu da aidiyet duygusunu örseliyor.

İSLAM DÜNYASI VE EVRENSEL AHLAK FELSEFESİ

Dine ve aidiyet değerlerine kopuş sadece ülkemiz için geçerli bir durum değil. İslam dünyasının genelinde de bu kopuş kendini hissettirmekte.  Tunus ve Cezayir’de yapılan araştırmalar bu konu hakkında bizlere ip ucu vermekte.

Bu alanda tez danışmanlığı yapan bir akademisyen arkadaşımın şu yorumu dikkat çekiciydi “İslamiyet bugün siyasal ve sosyal olaylarda (örneğin yolsuzluk) ahlaki savunu yapamıyor,

Hukuk olarak verdiğini ikna edici değil. Mesela ben AB hukukunu tercih ederim vb.

Bu ikisi kaçınılmaz olarak insanlarda o zaman niye bağlı kalalım sorusunu tetikliyor.

Epistemolojik iman tartışması bunlardan sonra geliyor. Bu iki alanda ikna edici olsa insanlar cinlere bile inanır :)”

Aslına bakarsanız ülkemizde yeni vefat eden maruf bir hoca efendinin ardından tarikatlara ve cemaatlere ilişkin yapılan tartışmaların altında yatan gerçek neden ise tam da bu idi.

Vicdanlarda ve tarafsız gözlemcilerde soru şu “Müslüman toplumlar niçin evrensel bir ahlak felsefesi üretememekte”.

EPİSTEMOLOJİ İNŞASI

Episteme antik filozoflara göre, hakikatın direkt kendisi. Veya hangi paradigmadan-bakış açısından bakıyorsanız hakikatı ayırt edebilecek bilgi veya inancın mimarisi. Post modern filozoflara göre ise düşüncenin mimarisi veya metodolojisi.

Hz. Peygamber’den sonra İslam dünyası siyasi ve ekonomik alanda hızla genişledi. Roma ve İran’ın derin kültürel ve devlet mirasını yönetmek zorunda kaldı. Ortaya sadece devlet inşası ve protokolüne ilişkin sorunlar çıkmıyordu. Gelişen ticaret hukuku ve kadim inançların varlık anlayışlarına ilişkin İslam’ın yorum ve bakışı da bu yeni toprakların halklarının merak alanlarını celbediyordu. Bu toprakların yeni yöneticilerinin bu coğrafyayı yeni bir dinin önderliğinde rahat yönetebilmeleri için sorulara tatminkâr ve uygulanabilir yanıtlar vermeleri gerekiyordu. Yeni bir düzen, hayatın akışına uygun kurulmak zorundaydı.

Fıkıh, Kelam ve İtikadi mezheplerin oluşumu Müslüman halk açısından söz konusu işleri yoluna koymuştu. Ancak Hind, Orta Asya ve helenistik-antik pagan inançları özellikle elit eski kesimde etkindi. Ayrıca matematik ve geometri gibi tekniğin ve görünen dünyanın içine nüfus edebilecek bilimlerde bu antik felsefelerin parçalarındandı. Aristo’nun fizik-metafizik dünya ayrımı veya Platon’un ideler alemi ve gerçek dünya ile ilişki modeli antik epistemenin tanımını oluşturuyordu.

İslam inancının temel esaslarından vahiy-görünmeyen alem-dogma gibi kavramların akıl, zeka ve görünülen dünya arasındaki ilişki modelinin tanımlanması gerekiyordu.

Bugünkü determinal sebep-sonuç biliminin ve metodolojisinin de kurucusu kabul edilen Aristo’nun bakış açısı ve ilgili metinleri, çiçeği burnunda İslam dünyasının filozoflarına önderlik etti. Öncelikle, konuya ilgi duyan Emevi ve Abbasi prenslerinin sponsorluğunda Grekçeye hâkim Asuri mütercimlere kadim-antik Helen filozoflarının eserleri Arapça ’ya çevrildi. Öyle ki bu Arapça kaynaklar sonradan Rönesans ve İngiliz aydınlanmasının referanslarını teşkil edecekti.

Farabi, İbni Sina, Kind ve İbni Rüşt gibi filozoflar, temelde Aristo referans olmak üzere Platon’dan da faydalanarak İslam inancında varlık telakkisinden yaşadığımız dünyadaki içkinliğe kadar bir dizi hususun ilişkisini kodifiye edip modellediler. Bu durum sadece İslam medeniyetinin gelişmesinin önünü açmakla kalmadı, İbni Meymun ile Yahudi, Saint Thomas ile Hıristiyan epistemolojisinin de gelişmesine referans teşkil etti.

Peygamber a.s dan sonra İslam medeniyeti 9. Ve 13. Yüzyıl olmak üzere biri Bağdat- Beytül hikme’den Orta Asya’ya, diğeri İspanya-Endülüs olmak üzere birbiriyle bağlantılı epistemik çıkışlar yakaladı.

Artık İslam medeniyeti antik Mısır, Helen ve Roma’dan sonra modern öncesi dönemde tarih sahnesine çıkmıştı. Bu çıkışın arka planında Vahiy ve Akıl arasındaki ilişkiyi modelleyen ve kadim bilgeliği kodifiye edebilen bir epistemoloji üretimi mevcuttu.

Bu çıkışın temelinde 3 ana faktör etkindi. Bunlar, özgüvene dayalı tercüme faliyetleri, finansal destek ve otonom-özerk alanlar idi.

Öncelikle özgüven esaslı kadim pagan da olsa bilgiye ön yargısız yaklaşım yapıldı. Bunun kodifikasyonuna ihtiyaç göz önüne alındı. Bunun için Arami ve Süryanilerden oluşan mütercim grupları oluşturuldu. Kodifikasyon işlemlerine öncelikle tercüme ve dil felsefesi bağlamında başlandı. Halifelerin veya yakın prensleri filozoflara otonom alanlar yarattılar ve onları bağımsız finanse edebildiler.

Zira özellikle Endülüs’te güçlü bir merkezi siyasi otorite oluşmamıştı. Bağdat ve çevresi de farklı kimlikler ve uluslararası ticarete çok açıktı. Bu da halifeleri ve prensleri esnek davranmaya itiyordu. Filozoflar bu esnek alanda siyasilerin yanında prestij bulabilme ve desteklenme şanslarını buluyorlardı. Bir şekilde uluslararası ticarette söz sahibi sponsor bağımsız tüccarlarla da varlıklarını sürdürebiliyorlardı. Gerçi burada İbni Haldun örneği gibi birçok filozof, bazen üst düzey devlet görevi alabiliyorlar ancak bazen de beraber hareket ettikleri siyasiler, sadaretten düşünce de hapise girebiliyorlardı.

MODERN DÜNYA İÇİN BİLGİ MİMARİSİ

Orta Çağ Avrupa’sında Papalık siyasi gücü krallar, derebeyleri ve tüccarlarla paylaşmak istemiyordu. Bu durum Rönesans ve Aydınlanma devrimine sebep teşkil etti. Aydınlanmacılar da referanslarını erken İslam filozofları gibi antik Mısır ve Helen’den aldılar. Başta Arapçadan olmak üzere ciddi tercüme faaliyetlerine giriştiler. Şehir devletleri ve tüccar ailelerin güçlü olduğu Avrupa’da filozofların ve sanatçıların sponsorluğu sorun olmadı. Kutsal Kitap değil İnsan odaklı kodifikasyon süreçleri yaşandı. Fizik alem ve determinal dünyaya odaklandı. Bu, bilimsel, arkasından endüstri devrimi ve bugünlerin dünyasına öncülük etti.

Bugünkü Batı epistemolojisi inşasına Kartezyen’ce bakıştan Kuantumcu bakışa kadar, Descartes, Kant, Hegel ve Foucault gibi filozofların katkıları hep hatırlanmakta. Bu süreçte düşünce metodolojisi bakımından antik mirastan diyalektik ve sentez gibi önemli enstrümanlar üretildi.

İnsan merkezli paradigma ve episteme, tartışmasız bir batı medeniyetinin üstün ve belirleyici olduğu bu tartışmalı dünyayı mümkün kıldı. Bu paradigma bugün dünyamızda onarılması imkânsız çevre sorunları ve gelir adaletsizliğinin nedenini teşkil etse de kendi içinde bir öz eleştiri geleneğini de geliştirebilen bir esnekliği bizlerden farklı olarak barındırabildi.

EPİSTEMİK RİYAKARLIK

İslam dünyası ise Fatih döneminden sonra entelektüel esnekliğini kaybetti. Katı siyasi merkez, fıkıh ve kelam endeksli kapalı İslam anlayışını kul statüsündeki vatandaşlara dikte etti. Bunun mirası hep sürdü. İktidarı paylaşma kaygısından Türklere ve Müslümanlara bağımsız ticaret alanları açılmadı. Tüccar ve burjuva, kontrollü olarak da olsa hep gayri Müslimlerden oluştu.

Osmanlı modernleşme anlayışı ise askeri yenilgiler üzerine inşa edildi. Türk modernleşme düşüncesi ise tamamen devleti nasıl eski ihtişamlı günlerine kavuştururuz üzerine doğdu. Bir insan ve varlık telakkisi sorgulama üzerine doğamadı. Batının ilmi ve fenni, doğunun ahlakı çelişkisi söylemiyle oyalanmaya çalışıldı.

Devlet dahil her türlü otoritenin sorgulanmasına dair bir ahlak felsefesi geliştirilemedi. Devlet dini ve tarikatları bir şekilde kontrol altına aldığından bunların bağlılarında adalet duygusu da sınırlanmış oldu. Muamelat ve amellerin öteki dünya ile matematik mantığı denklemi dışına adalet anlayışı taşamadı. Bu tartışmalar ışığında adalet duygusuyla fıtri ahlakı ilişkilendirdiğimizde ciddi çelişkiler yaşandı. Otoriteye mutlak itaat ve duyulan korku, fıkhın ve tasavvufun özünü oluşturan hususları bazen anlamsız kıldı.

İslam retoriğinde Ahlak, imanın ve yaratılışın doğası olarak tanımlandı. Tasavvuf “hiçbir şeyin insana sahip olamaması-gerçek özgürlük” ve Fıkıh ise “kişinin lehi ve aleyhine olanı bilmesi” olarak tanımlanmıştı. Haya ve hikmete farkındalık bilinci dendi. Ancak bugün başta ülkemiz olmak üzere, İslam dünyasına baktığımızda bunların karşılığını hissetmemekteyiz. Tam tersine modern akla dayalı batılı seküler ahlak anlayışı birey, toplum ve ticaret hayatında üstünlüğünü hep gösterdi.

Sorun bugünkü Batı’nın akıl ve adalet esaslı ahlak epistemolojisi yaklaşımının yaşamda geçerliliği kadar, İslam dünyasında Vahiy kaynaklı bir ahlak anlayışının Müslüman toplumların genelinde geçersizliği üzerine gözükmekte. Bu durum farkında olarak veya olmayarak bir “epistemik riyakarlık” sorunudur. Bu sorunu aklı ve vicdanında hissedebilen İslam dünyası aydınlarının, ahlak anlayışında batı ahlak epistemolojisinin ürettiği ahlak anlayışını tartışmasız kabul ettiğini görüyoruz. Bu durum bir bakıma İslam dünyasında istikametsiz ve kontrolsüz bir seküleşlerme sürecinin hızlandığını göstermekte. Kurumsal dinden uzaklaşma ise sadece bu sürecin sonuçlarından birisi.

ULEMA-DİNİ ÖNDERLER SORUNU

Genelde İslam dünyasında bugün siyasi popülizmin ötesinde geçmiş tarihe anakronik yorum yapan dini önderlerin popülizmi var. 14-15. Yüzyıl fıkıh ve kelam anlayışına kapanmış bu grubun Müslüman toplumlara güvenilir bir gelecek penceresi açması mümkün görünmüyor. Maalesef bu grup evrensel kadim bilgi anlayışı ile alışverişe ve kodifikasyona kapalı. Ancak, halk ve doğal olarak, siyasiler üzerinde etkinler.

Çağımızda, insanlığa ait tüm kadim bilginin bağdaştırıcılığını savunan perenniyal felsefe, veya senkretizme kapalı ve habersiz bir zihniyet, bugünkü Müslüman toplumların başka bir handikabıdır. Bu konuda çalışmalar yapabilen Guenon’dan, Seyit Hüseyin Nasr’a ve Muhammet Abid Cabiri’ye kadar mütefekkirler, ancak kendilerine batıdaki ciddi entelektüel ortamlarda yer bulabilmişlerdir.

VİCDAN SORUNU VE SONUÇ

Müslüman toplumlarda moderniteye karşı 9. Ve 12. Yüzyılda şahit olduğumuz epistemolojik çıkış henüz gerçekleşemedi. Bunda ilk başta belirttiğimiz II. tercüme faaliyetleri, post modern felsefenin kodifikasyonunu ve bunların özerk finansını yapabilecek özgüven ve iradenin henüz oluşamamasının payı yüksektir.

İnanç ve bilginin epistemolojisini üretemediğinizde bağlı olan Ahlak’ın epistemolojisini de üretemiyorsunuz. Burada en belirleyici faktör olan “Vicdan” ve “Adalet” sorunsalıdır. Vahye dayalı vicdan ile akla dayalı vicdan tartışmaları söz konusu ettiğimiz ahlak tartışmalarımız ile simetriktir.

Seküler vicdana ilişkin batı ve kilise önemli literatüre sahiptir. Modern batı, Anayasa metinlerinde ise sıkça vicdan özgürlüğüne başvuru vurgusu yapar.

Vicdan için kutsalda, insan benliğinde hakikatten kopmayacak en son ve tek parça denir. Müslüman toplumların kaybettikleri hakikati ve ahlak felsefesini bulabilmeleri için öncelikle içlerindeki vicdanı keşfetmeleri gerekiyor.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir