1410261170121.cached

Harici grupların sahabeden İbni Habbab’ı sorgulayıp cevaplarını uygun bulmadıklarından dolayı kendisini keserek, hamile eşini de karnını yararak katletmelerinden, şehit etmelerinden, bu yana bin dört yüz küsur yıl geçti. O günden bu yana İslam dünyasında bu ve benzeri köktendinci gruplar Kuran’da belirtilen “İyiliği emredip kötülüğü yasaklayın.” emrini uygulamak gerekçesiyle özellikle benzer Müslüman katliamlarını gerçekleştirdiler.

 

İslam dünyası, Osmanlı hilafetinin yıkılmasıyla birlikte siyasal bir belirsizliğe itilmişti. Zaten Endülüs ve Bağdat düşünce platformlarının kaybedilmesiyle birlikte de fikir üretme kapasitesini de kayıp etmişti. Küreselleşme ile birlikte Afganistan’da kızıl orduya karşı kazanılan zafer, yeşil kuşak projesi, Arap baharı ve bazı diktatörlerin yıkılması gibi gelişmeler sonraları için İslam dünyasında umut verici beklentilere yol açtı. Ne yazık ki bu gelişmeler sonunda; dinde radikalleşme, cihat kavramını terör ile özdeşleştirme, tekfir (Kafirleştirmek) etmek, acımasız mezhep katliamları, göçler ve devletleşememe gibi sorunlarla yüzleşmiş bulunmakta.

 

Bu yeni dönemin aktörleri olarak El Kaide, İŞİD, Suriye’deki radikal gruplar ve bunların dünyanın değişik yerlerindeki takipçileri olarak karşımıza çıkmaktalar. Bunlara Neo Harici ve Selefi gruplarda denilmekte. Bu da bize aslında tarihin lineer bir çizgide ilerlediği tezinin ne kadar da tutarsız olduğunu da göstermektedir.

 

Haricilerin köktendinci ( Fundamentalist ) anlayışları ile Selefi düşüncenin bakışı arasında yakın benzerlikler vardır. Aslında Harici hareketler başlangıçta sosyolojiye dayanan siyasi hareketlerdi. Cihatçı ve tekfirci selefiliğin I. Dünya savaşında Arap kabileciliği kapsamında Osmanlıya karşı isyanlarda Vehhabilik olarak tezahür ettiğini görüyoruz. Bu selefilik aynı zamanda Osmanlı’nın sivil din anlayışı ve ümmet üzerindeki meşruiyetine karşı ulusal bir Arap kimlik oluşumunun tepkisiydi. Bu ideolojik aygıtı İngiliz siyasetinin, Arap kabile isyanlarına verdikleri destek yanında, siyasal bir mobilizasyon aracı olarak kullanmak istemeleri de açık bir gerçektir.

 

Modern dönemde ilk intihar eylemi fetvası Lübnan’da mukim olan liberal görüşleri ile bilinen Şii alim M. Hüseyin Fadullah tarafından İştihat (kendini şehit etme) şeklinde verildi. Ne trajiktir ki bu eylem türü sonradan defalarca selefi gruplar tarafından Irak’ta Şii camilerde uygulandı. İslam dünyasındaki ilk terör/ şiddet fikri Seyit Kutub’un kardeşi Muhammed Kutup tarafından desteklendiği ve Sedat’ın öldürülmesinde rol alanların onun görüşlerinden etkilendiği ifade edilir.

 

Modern Selefi düşüncelere sahip olan Kutub sonra Suudi Arabistan tarafından kabul edilip ve desteklenir. El Kaide’nin kurucu ve yöneticileri olan Usame Bin Ladin ve Şeyh Eymen el Zevahiri M. Kutub’un talebelerindendirler. Irak El Kaide’si ve sonradan İŞİD’in kurucusu Ebu Bekir el-Bağdadi de bu selefi ekole ve Zevahiri’ye yakındı.

 

Bugün ABD müdahalesi gerçekleşen Afganistan, Irak, Suriye, Libya vb. yerlerde ideolojik ve siyasi neo-selefi kuluçka havuzları oluşmuştur. Bu yapıların fikir beslenme kaynakları Mısır, Ürdün ve Arabistan da ki bilinen okullardı. Suud ve körfez ülkelerinin petro-dolarlarıyla bu dönemde bu havuzları finansal yönden besledikleri de belirtilmektedir. Bu havuzların oluşumuna katkı sağlayan “ Cihatçılar “ Afgan, Bosna, Çeçenistan cihatları; Irak ve Suriye iç savaşı gibi alanlarda farklı gruplar ile buluştular. İdeolojileri daha da radikalleşti ve küreselleştiler. Artık neo-selefi cihat fikri bir vatan toprağını esas almıyor. DAİŞ’in fikir babası Ebu M. Makdusi, El Kaide lideri Zerkavi ve Ürdünlü selefi alim Ebu Katal Filistini gibilerin indoktirine etmesiyle küresel nitelik kazandı. Adeta Troçki’nin sürekli küresel devrim idealine nazire yaparcasına.

 

Batı’nın terörü “kendi bölgelerinde çerçeveleme” küresel güvenlik politikaları Afganistan ve Irak’ta tutmadı. Şu an dünyanın hiçbir yeri bu açıdan yeteri kadar güvenli değil. Artan göç trafiği ile birlikte şiddet ideolojilerinin kuluçka alanları arasında ki iletişimi kesmek pek mümkün değil. Önce El Kaide sonra İŞİD yerelleşiyor. Bu yerel İşidcilere Afrika’nın kuzeyi ve ortasında, belki Kafkasya veya Orta Asya’da sıkça rastlayabilirsiniz.

 

İŞİD’le mücadele de görünen o ki batı ittifakı isteksiz veya kafası karışık. En basiti İŞİD’in ekonomisini ayakta tutan petrol ticaretine dokunmuyorlar, ana rafinelerine saldırmıyorlar. İŞİD’i coğrafi olarak yok etmek pek kolay ama ideolojik olarak yok etmenin mümkün olmadığı gözüküyor.

 

Rusya da Ekim devriminde sınıfsız toplum hedefi vardı. Lenin eski bürokratik yapıya saygılı durdu. Devrimin etkisi kendisini küresel arenada da gösterdi. Tabi Rusya bürokratik bir imparatorluğa dönüşüp yıkılana kadar. Radikal selefiliğin serencamını ve devlet sürecini bu örnekler ve mukayeselerle belki öngörebiliriz. Bugün Vahhabi şiddeti ve isyanının, modern haricilerin devletçiklerine dönüştüklerini uygulamada ılımlı bir yol izlediklerini görebiliyoruz. Vehhabi ve Selefi olan Suud, Ürdün ve Körfez devletleri ile harici olan Umman sultanlığı gibi. Bunların artık tekfir etme ve bu manada siyasi cinayetlerle ilgileri kalmamış uluslararası sisteme entegre olmuşlardır.

 

Sykes picot antlaşması ile Ortadoğu da kurulan modern ulus devletçiklerin ihtiyaca karşılık vermedikleri açıktır. İmparatorluk döneminde toplumsal doku ve dağılıma uygun bir düzen vardı. Devlet olamayan çöken yapılar üzerinde terörize edilmiş belirli bir alanda geçici güvenlik ve servis hizmeti üreten İŞİD tarzı yapıların zaten geleceği belirsizdir. Tamamen çökmesi veya çökertilmesi durumunda çok daha güçlü kaotik, küresel cihat atakları, yerel mezhep ve kabile savaşları olabilecektir.

 

Bilindiği üzere İŞİD’in arkasında ki kurmay zekâ Saddam’ın bürokrasisidir. Devletleşebilme adına bu bürokrasinin şans olduğunu kabul edebiliriz. Neo selefi cihatçı İŞİD ve El Kaide benzeri yapılardan yeni Suudi Arabistan veya daha iyimser bir değimle yeni bir Ürdün’ü çıkartabilmek veya onlarla entegre edebilmek mümkün olabilir mi ?

 

Arnold Toynbee ve Fukuyama gibi batıya yön veren düşünürler bugünün ötekisini dünden İslam olarak tanımlamışlar. Batı ötekisi ile yaşamak istiyorsa ona bir yaşam alanı üretmek zorunda. 20. Yüzyılın başlarında kurduğu uluslar arası sistemi, adaleti ve temsil kriterlerini yeniden gözden geçirmek zorunda. İslam dünyası da neo-selefi yorum karşısında geleneği ve hoşgörüyü yeniden inşa etmek durumunda.

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

This Post Has One Comment

  1. River

    This arlitce went ahead and made my day.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir