IMG 0368

Ayşe Arasan, benim Türk Sağının Düşünce Mimarisi kitabımı almış ve okumuştu. Bu vesile ile de bir arkadaşı ile ziyaretime gelmişti. Ayşe’nin tavrı ve tesettür şeklinden bugün kaybolmakta olan mütedeyyin sadeliği ve idealizminden örnekleri görebiliyordum.

Kendisi iki üniversite bitirmiş ve kararlı bir şekilde, sistemden nemalanmadan akademik yolculuğuna devam ediyor, kendi başına da ayakta kalmaya çalışıyordu. 28 Şubat öncesi idealist İmam Hatip kuşağının bir bireyiydi. Bu bakımdan gözlemleri dikkate değer olmalıydı.

Sohbetimizde lise arkadaşlarının nasıl geleceklerinin kapandığını, evliliklerini bile ( Din görevlileri veya öğretmenler) zorunluluktan yaptıklarını, hatta bir kısmının çocuğunun bile artık bikini ile denize girdiklerini anlatmıştı.

Ayşe hanımla söyleşi yapmamım çoğumuzun zihninin derinliklerinde yatan ama bir türlü açığa çıkamayan bir çok hususu aydınlatacağı kanaatine varmıştım. Sağ olsun kendisi de olumlu karşıladı.

Ayşe’ye kasıtlı provakatif bazı soruları da sordum. Maksadım belirli bir kesim tarafından önce varlıkları inkar edilen sonra da, dolaylı olarak suçlanan bir kuşağın doğru anlaşılmasıdır. Maalesef Kürt sorunu, Tarikatlar ve benzer farklı sorunlar hakkında yanında veya karşısında fikir beyan ederken bu sorunun gerçek muhatapları ne diyor diye hiç merak etmiyor, sadece onlar adına dışarıdan yargı belirtiyoruz.

Bu söyleşide, idealist bir imam hatiplinin geçen yıllar boyunca, hayal kırıklıklarını, umutlarını, değişim sürecini, CHP’ye ve ötekilere yapılan haksızlıklara bakışına, kendi muhafazakar camiasına öz eleştiri yapabilme cesareti gibi konulara değinildiğini göreceksiniz.

Bu söyleşi bugünkü Türkiye’nin anlaşılmasına önemli bir ölçüde ışık tutmaktadır. Umarım her kesim üstüne düşen mesajı anlamaya çalışır.

Röportaj Satır Başları

  • Toplumsal kabul görsem de iş hayatında, akademik camiada hala, iktidar ‘’benden’’ olmasına rağmen, ötekiyim.
  • Dün eziyet eden insanların, yaptıklarını “eziyet etmek” olarak gördüklerini düşünmüyorum; öyle düşünseler dün de yapmazlardı bunu. Hatasını fark etmeyen tekrara muhakkak düşer. Ben aynı olayları tekrar yaşamaktan hala korkuyorum benden sonraki neslin yaşamasından da korkuyorum.
  • Gezide gözlemlediğim şey şu oldu. İnsanların öfkesi hükümete karşı değil, sadece hükümete karşı değil, daha derin, daha korkutucu, daha ürpertici bir öfke. Müslüman kimliği olan herkese karşı.
  • İmam hatibin bana kazandırdıklarını kazandırabilecek başka bir mekan, başka bir ortam, başka bir zaman yok.
  • Refah partisinin arka bahçesidir iddialarına bir imam hatipli olarak “ne alakası var canım’’ demiştim ama bugün bakınca hatırladığım sloganlar var mesela “başbakan Erbakan” gibi.
  • Ne Atatürk’le ne İnönü ile ilgili negatif bir tutum içinde hiç olmadım. Bununla birlikte muhtemelen o dönemde ne demek istediğini anlamadığım bir hocam vardı, derste “sizi gördükçe Atatürk’ün kemikleri sızlıyor, yattığı yerde ters dönüyor’’ derdi.
  • Türkiye derecesi yapan arkadaşım ki Boğaziçi’nde istediği bölüme yerleşebilecekken Gazi Edebiyata gitti. Bunun travmasını atlatabilmesi mümkün değil. Bu yüzden birçoğumuz geleceklerimiz çalınmış gibi hissediyor.
  • Her şeyden öte içine doğduğum fanusta yaşamak istemiyorum artık, toplumsal alanda kabul görmek istiyorum. Bütün bunlar da dün siyah beyaz dediğim alanları grileştiriyor. Bu gri alanların da en çok beni özgürleştirdiğine inanıyorum.
  • Ne değişirse değişsin içinde Nur Serter’in olduğu bir parti oyumu, olumlu eleştirimi ya da pozitif bakışımı kazanamaz.
  • Çarşaflı birkaç kadına parti rozeti takmak bana göre böyle bir açılımdan ziyade tribünlere oynamak, CHP hala buram buram elitizm kokan bir parti. Benim kimliğimde, aidiyetimde insanlarla birlikte yürüselerdi bakışım değişir miydi? Bana göre önce kendi geçmişleriyle yüzleşmeleri gerekiyor; pişmanlık görmem gerekiyor, ben hata yaptım demediler ki… İslami bir kimlikte olsunlar ya da bu kimlikteki insanlarla birlikte çalışsınlar diye bir beklentim yok ancak benim için, pişman olmayışları bugün ellerine güç geçtiğinde bana adaletsiz davranacaklarının kanıtı niteliğinde.

 

Tarık Çelenk: Kendinizi bize biraz tanıtır mısınız?

Ayşe Arasan: 1980 doğumluyum, 5 yıllık ilkokul eğitiminden sonra 6 yıl imam hatip ortaokulu ve lisesine devam ettim. Eylül 1997’de Erciyes Üniversitesi’nde üniversite hayatım başladı; ikinci sınıfa geçtiğimde de başörtülü öğrencilerin derslere daha doğrusu okula alınmaması gerçeğiyle karşı karşıya kaldım. O dönemde öğrenci olan bütün arkadaşlarım gibi. Bambaşka bir ruh hali ve dünya olduğunu söyleyebilirim. Bir yıl önce kazandığınıza sevindiğiniz okula bir yıl sonra giremiyor olmak 18 yaşını yeni doldurduğunuz bir çağda yaşanmadığı sürece anlaşılması imkansız bir durum. Ahmet Kaya’nın bir şarkısı geliyor aklıma o zamanları hatırladıkça ‘’nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça’’. O dönemde bunun birkaç yıllık bir süreç olduğunu, öyle ya da böyle geçeceğini düşünmüştüm; tüm hayatımı etkileyecek bir travma olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Bunun siyasi bir baskı unsuru ya da bugün muhafazakar kesim dediğimiz ötekileştirilen bizim için bir mobing unsuru olabileceğini de düşünmemiştim. Eğitim hayatıma başörtüsü yasağının kalktığı 2011 yılında tekrar üniversite sınavına girerek yeniden başladım. Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Ve Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdim. Şu an Uludağ Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans yapıyorum.

Tarık Çelenk: İmam hatip lisesini neden tercih ettin? Ailenin seni gönderirken nasıl bir amacı vardı?

Ayşe Arasan: Benim ailem, aile olduklarında oldukça seküler bir hayat yaşıyorlar.1987 yılında bir trafik kazası geçiriyorlar ve akabinde yaşam biçimlerini değiştirme kararı alıyorlar. Namaz kılmaya başlıyorlar, annem o tarihten sonra başörtülü ve kendi büyüklerinden ne gördülerse o şekilde bir hayat sürdürmeye çabalıyorlar. Bu kazadan 5 yıl sonra da ilk çocukları olan benimle ilgili bir karar vermeleri gerekiyor ki o dönemde ilkokuldan sonra kazanılan Anadolu lisesine gidebilecekken, Tarsus Amerikan kolejinden özellikle talep edilmişken benim için imam hatip lisesinde karar kılıyorlar. Onlara göre o dönemde okul tercihi çocuklarının Müslüman olup olmamalarıyla ilgili bir tercihti. Eğer imam hatip lisesine gönderirlerse çocukları Müslüman olacaktı göndermezlerse çocukları Müslüman olmayacaktı. Bugün bile neden beni imam hatip lisesine gönderdiniz diye sorduğumda dinini diyanetini başka nasıl öğrenecektin ki diye cevap veriyorlar.

T.Ç: İmam hatip yerine Anadolu lisesine ya da Tarsus Amerikan kolejine gitmiş olsaydın şu anda olduğun insan olur muydun sence?

A.A: Mutlaka bambaşka bir insan olurdum ancak bu olduğum insandan mutsuz olduğum anlamına gelmiyor. Okul seçimi gibi seçimler insanın hayatındaki temel taşlar; bunlardan birinin yeri değiştiği zaman gittiğiniz yol bambaşka oluyor.

T.Ç: Belki başörtülü olmayabilirdin yahut namaz kılmayabilirdin; ancak entelektüel anlamda başka bir yerde olabilir miydin acaba?

A.A: Bunun yanıtını vermek çok da kolay değil, insanın Allah’ı arayışı, hayatında, kendini fark etmesiyle başlıyor ve 10-11-12 bu yaşlar bu arayışın olduğu yaşlar değil ve sana öğretilenin ne olduğunun farkına da varmıyorsun sadece belki alışkanlık kazanılan yaşlar diyebilirim. Bu yüzden başörtülü olur muydum kuran okumayı öğrenme ihtiyacı hisseder miydim dini bir kimliğim/aidiyetim olur muydu bilemiyorum ya da daha iyi bir sosyal bilimci olabilir miydim o konuda da emin değilim. Ancak burada şunu da söylemek gerekiyor; bugünkü imam hatip ile benim okuduğum dönemdeki imam hatip kültürü, kalitesi, eğitimi çok başka. Biz namaz surelerini derslerde hocalarımızdan öğrenirken neden namaz kılmamız gerektiğini üst sınıflardaki ablalarımızdan öğrenirdik. Üst sınıflar alt sınıflara rehberlik ederlerdi ve bu bir bayrak teslimi gibiydi, mezun olan mutlaka arkasında yeni gelenlere rehberlik edecek birini bırakırdı. Bugün, imam hatiplerin sayısı arttırılarak daha dindar bir vatandaş profili mi oluşturulmaya çalışılıyor tartışmalarına baktığım zaman bu rehberlik olmadan imam hatip ruhunu değil, olsa olsa şeklini yaşatırsınız demek geçiyor içimden.

T.Ç: Sen imam hatibe giderken bu misyonun bu amacın farkında mıydın?

A.A: Hayır bana söylenen normal ortaokul lise derslerine ek olarak; kuran, fıkıh, kelam, akaid, dinler tarihi gibi derslerin olacağı İngilizcenin yanında Arapça da öğreneceğimdi. Tercih hakkım ya da söyleyecek sözüm olduğunu zannetmiyorum. İtaat etmek üzerine yetiştirilmiş sıradan bir çocuktum.

T.Ç: Şimdi ki aklım olsa yine imam hatibe gitmeyi tercih ederdim diyor musun?

A.A: En zor sorulardan birisi bu sanıyorum. İmam hatibin bana kazandırdıklarını kazandırabilecek başka bir mekan, başka bir ortam, başka bir zaman yok. Hocalarımı düşünüyorum, her biri ayrı ayrı çok özel ve çok değerli insanlar. İmam hatipteki ortamım, arkadaşlarım, anılarım beni ben yapan ve aslında ahiretimi ilmek ilmek işleyen temel taşlar. Bugünden, düne yahut yarına bakarken sadece bu dünya olarak bakma lüksüne sahip olmadığımı düşünüyorum. Bu yüzden keşke başka bir okula gitseydim demedim, diyemem de .

T.Ç: Peki imam hatipteki dersler senin ilgi alanına girdi mi yahut kalitesi seni tatmin etti mi?

A.A: Bizim derslerimiz kültür dersleri ve meslek dersleri olarak ikiye ayrılıyordu. Kültür dersleri fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya gibi diğer okullarda olan dersler, meslek dersleri de kuran, Arapça, fıkıh, kelam, akaid gibi dini içerikli dersler. İmam hatipte olduğum sürece derslere karşı çok ilgili olduğum söylenemez kültür derslerinde zaten iyiydim meslek derslerinde de bana göre sürekli gereksiz ezberler vardı. Çok başarılı bir öğrenci değildim buna rağmen bana okumanın, öğrenmenin varoluşsal bir ihtiyaç olduğunu imam hatip ruhu aşılamış diyebilirim.

T.Ç: Karşı cinsle ilişkiler nasıldı peki?

A.A: Karşı cins derken? Biz kendi fanusumuzda yaşıyorduk. Erkek öğrencilerle kız öğrencilerin binaları birbirinden farklıydı ve öyle çok iletişim kurulabilecek bir ortam da yoktu. Şunu da eklemek gerekiyor. Dünkü haram helal çizgisiyle bugünkü birbirinden çok farklı yerde. Uçurum var arada. Bir çoğumuzun karşı cinsle karşılaşması üniversitede oldu ve belki de bu yüzden arkadaşlarımın bir çoğu doğru yanlış ayrımı yapmadan/yapamadan karşılarına çıkan ilk insanla evlendiler.

T.Ç: İmam hatipte politikleşme var mıydı?

A.A: Bu soruya cevap vermeden önce şunu söylemeliyim; bu konu ile ilgili cümlelerim ispatlayabileceğim şeylerden daha çok hissettiklerim olabilir ancak. 28 şubat sürecinde imam hatipler Refah partisinin arka bahçesidir iddialarına bir imam hatipli olarak “ne alakası var canım’’ demiştim ama bugün bakınca hatırladığım sloganlar var mesela “başbakan Erbakan” gibi. Ya da İstanbullun fethi için bir program hazırlamıştık. 90’lı yıllarda mersin gibi bir şehirde İstanbul’un fethinin 3000 kişilik bir okulda kutlanması çok da apolitik gelmiyor. Diğer yandan bir ideolojinin bir politikleşmenin olmaması zaten bu işin doğasına aykırı olurdu.

T.Ç: Atatürk algısı? İnönü algısı? CHP algısı?

A.A: Olup olmadık zamanlarda Atatürk düşmanlığı ile suçlanan kesimden bir insan olarak şunu söyleyebilirim; ne Atatürk’le ne İnönü ile ilgili negatif bir tutum içinde hiç olmadım ki 11 yaşında bir okula başlıyorsunuz ve aynı okuldan 17 yaşında mezun oluyorsunuz yani çocuk olarak girip genç olarak çıkıyorsunuz; eğer negatif bir tutum empoze edilmek istense bu çok rahat yapılabilirdi ama ben hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım. Bununla birlikte muhtemelen o dönemde ne demek istediğini anlamadığım bir hocam vardı, derste “sizi gördükçe Atatürk’ün kemikleri sızlıyor, yattığı yerde ters dönüyor’’ derdi.

CHP’ye gelince bahsinin geçtiğini bile hatırlamıyorum. Bugünden bakınca muhtemelen sebebinin “batılı tasvir saf zihinleri idlal eder” felsefesiyle zaten itaat kültürüyle yetişmiş, sorgulama becerisi kazandırılmamış çocukları olabildiğince tek tip yetiştirmektir diye düşünüyorum.

T.Ç: İran, Almanya, Amerika veya İsrail gibi meseleleri konuşur muydunuz?

A.A: Sanıyorum bunları konuşacak kadar bilgi birikimine sahip değildik, dünyayı kurtarmak bizim işimiz değildi, çok çok dünyayı kurtaranlara eş olabilirdik ki bu yüzden ev ekonomisi dersimiz vardı. Bu da içsel bir eleştiri olsun J

T.Ç: Yarınla ilgili tasavvurun neydi?

A.A: Benim algım şu şekildeydi; ilkokuldan sonra ortaokul, ortaokuldan sonra lise nasıl geldiyse, liseden sonra da üniversite gelecekti. Ama o dönemde bile sanki bir korku imparatorluğunda yaşıyorduk ve şehir dışında okumak bizim için başa çıkılması gereken bir durumdu. Arkadaşlarımın üniversiteyi kazansalar bile ailelerinin onları göndermeyeceği ile ilgili endişeleri vardı. Trajik bir anekdot ekleyebilirim birde, Türkiye derecesi yapan arkadaşım ki Boğaziçi’nde istediği bölüme yerleşebilecekken Gazi Edebiyata gitti. Bunun travmasını atlatabilmesi mümkün değil. Bu yüzden birçoğumuz geleceklerimiz çalınmış gibi hissediyor.

T.Ç: Senin vizyonunun genişlemesi, bu kadar büyük travmalar atlattıktan sonra özgüvenini kazanman ne zaman gerçekleşti?

A.A: Ben hala özgüvenimi kazanabildiğime inanmıyorum. Evet, kendimi ifade edebilecek kadar bilgi birikimim var ancak bu yeterli mi bilemiyorum.

T.Ç: İmam hatipten bu yana dini pratiklerin hassasiyetlerini koruyabildin mi? Deforme olan şeyler var mı?

A.A: Elbette değişen çok şey var ancak bunlar akaid veya ahlak noktasından ziyade şekilsel ritüellerde. Çünkü zaman çok değişti, benim içinde bulunduğum ortam çok değişti. Bakış açım çok değişti. Bilgiye ulaşma biçimi ve bilgiyi kabul süreci çok değişti. Her şeyden öte içine doğduğum fanusta yaşamak istemiyorum artık, toplumsal alanda kabul görmek istiyorum. Bütün bunlar da dün siyah beyaz dediğim alanları grileştiriyor. Bu gri alanların da en çok beni özgürleştirdiğine inanıyorum.

T.Ç: Lisans sonrasında siyasal bilincinde ya da bakışında bir değişiklik oldu mu? 2000’li yıllar muhafazakâr partiler görünürlük kazandığında senin bakışın değişti mi?

A.A: Gündelik siyasete ilgimin olduğunu söyleyemem o dönemler için, değişimin ya da dönüşümün de çok farkında değildim; ama ikna odalarının mimarı olan Nur Serter benim öfkemin, hayal kırıklıklarımın, hakketmediğim hayatı yaşayışımın ismidir. Ne değişirse değişsin içinde Nur Serter’in olduğu bir parti oyumu, olumlu eleştirimi ya da pozitif bakışımı kazanamaz. Aynı dönem tabi ki Ak Parti’nin de iktidara geldiği dönem. Toplumsal alanda başörtülü kadınların görünürlükleri arttığı zamanlar.

T.Ç: Bu seni mutlu ediyor muydu?

A.A: Elbette, o kadar dışlandıktan, ötekileştirildikten, birçok mekanda, birçok kez aşağılandıktan sonra kendi kimliğimle özdeşleştirdiğim insanların güçlü olması bana da kendimi güçlü hissettirdi.

T.Ç: Bugün ötekilerin eline güç geçerse yine aynı eziyetleri yaparlar mı yoksa bundan ders alıp daha eşitlikçi mi olurlar sana göre?

A.A: Böyle düşündüğüm için kendimi zaman zaman önyargılı olarak sıfatlandırıyorum ama ben insanların bu coğrafyada ders alabilme becerisini edinemediklerine inanıyorum. Dün eziyet eden insanların, yaptıklarını “eziyet etmek” olarak gördüklerini düşünmüyorum; öyle düşünseler dün de yapmazlardı bunu. Hatasını fark etmeyen tekrara muhakkak düşer. Ben aynı olayları tekrar yaşamaktan hala korkuyorum benden sonraki neslin yaşamasından da korkuyorum.

Eğer korkularımızdan kurtulacaksak, bir eşitlik, uzlaşı, kucaklayıcılık olacaksa bu tabandan gelecek, elitlerin karar vermesi ve uygulamaya koymasıyla değil. Toplumsal olarak birbirimizi anladığımızda, yaralarımızın derinliğini birbirimize gösterdiğimizde belki de yoluna girecek her şey.

 

T.Ç: Uzlaşma hangi şartlarda gerçekleşecek? Şu an böyle bir uzlaşma var gibi görünmüyor? Aksine kutuplaşma gittikçe derinleşiyor gibi?

A.A: Ben de tam bu sorunun cevabını arıyorum. Yüksek lisans tez konum aralarında uyuşmazlık bulunun toplumsal grupların nasıl uzlaşabileceğine dair. Tüm samimiyetimle barışın inşa edilebileceğine inanıyorum, tüm samimiyetimle birlikte yaşamaya inanıyorum, tüm samimiyetimle geleceğin daha güzel olacağına inanıyorum. Bu coğrafyada insanların mutlu olacağına da inanıyorum. Ama bunun için yapılması gereken çok iş olduğuna da inanıyorum. Bunun yolu birbirimizi tanımaktan geçiyor, kendimizi anlatmaktan geçiyor. Çünkü kendimizi anlatmadığımız için aslında bu kadar çok birbirimize yabancıyız. Buna inanan insanların sayısı arttıkça sadece ülkem değil tüm dünya daha yaşanabilir bir yer haline gelecek. Ve evet bu kadar travmadan sonra bile iflah olmaz bir iyimserim.

T.Ç: Peki iletişim ortamı mevcut mu? Akademik hayattasın, öğretmenlik yapıyorsun, danışmanlık yapıyorsun, ötekilerle iş dışında insani ilişkilerin iletişimin nasıl?

A.A: Tabi ki benim gibi olmayan insanlarla da ilişkilerim var. Kendi adıma önce şunu farkettim; sürekli savunmadayım, biri bana başörtümden yahut dini kimliğimden dolayı bir şey söyleyecek, beni yaftalayacak ve ben buna karşı kendimi savunmalıyım. Sonra bu savunma halinde olma süreci yerini ‘’hayır ben böyle bir insan değilim’’ diye başlayan cümlelerle dönüştü. Beni ben yapan yüzlerce unsur varken sadece başörtülü olduğum için yaftalanıyorum, katagorize ediliyorum. Her sohbette ‘’bunlar senin önyargıların ben iletişime açık bir insanım’’ demek zorunda kalıyorum. Bu bir süre sonra şunu getiriyor. Karşınızdaki insan kendi hayatına, yaşam biçimine beklediği saygıyı; senin hayatına, yaşam biçimine, prensiplerine göstermiyor. Senin iletişime açıklığın kendi hayatından vazgeçtiğin ölçüde karşındaki insan için anlamlı. İşte bu noktada şu devreye giriyor ilişki dediğimiz şey karşılıklı kuruluyor, biz olmak zorunda değiliz, benzer hayat deneyimlerini paylaşmak zorunda değiliz; ama birlikte yaşamak ve saygı göstermek zorundayız. Bunu öğrendiğimizde her şey daha güzel olacak.

T.Ç: CHP’nin dindar insanlara açılımı var mesela; senin gibi bir arkadaşımızı CHP parti içerisinde bir mevkiye alsa CHP’ye bakışın değişir miydi? İnandırıcı olur muydu?

A.A: Çarşaflı birkaç kadına parti rozeti takmak bana göre böyle bir açılımdan ziyade tribünlere oynamak, CHP hala buram buram elitizm kokan bir parti. Benim kimliğimde, aidiyetimde insanlarla birlikte yürüselerdi bakışım değişir miydi? Bana göre önce kendi geçmişleriyle yüzleşmeleri gerekiyor; pişmanlık görmem gerekiyor, ben hata yaptım demediler ki… İslami bir kimlikte olsunlar ya da bu kimlikteki insanlarla birlikte çalışsınlar diye bir beklentim yok ancak benim için, pişman olmayışları bugün ellerine güç geçtiğinde bana adaletsiz davranacaklarının kanıtı niteliğinde.

T.Ç: Sence Adalet ve Kalkınma Partisi adaletli bir parti mi?

A.A: Ben başörtülüyüm, dini bir kimliğim var. Bu iktidardan önce bunlar haksızlığa uğrama sebeplerimdi bu iktidar döneminde ise haksızlığa uğramadıysam da pozitif bir ayrımcılığa da maruz kalmadım. Toplumsal kabul görsem de iş hayatında, akademik camiada hala, iktidar ‘’benden’’ olmasına rağmen, ötekiyim. Son dönemde benden daha fazla kendini öteki hisseden bir camianın olması benim ötekiliğimi değiştirmiyor. Bununla birlikte adaletin yayılması gerektiğine inanıyorum. Bana adalet olunca iyi, sana adalet olunca kötü yanılsaması içindeyiz hepimiz. Umarım değişiriz

T.Ç: Muhafazakar değerlerle yaşayan bir hayat mücadelesindesin içerisindesin. 90’lı yıllar Kürt sorunun yaşandığı yıllardı. O dönemlerde ciddi insan hakları ihlalleri konuşuldu, bugün de benzer sorunlar olabileceğini iddia edenler oluyor. Bugün de Fetö terörüne karşı yapılan mücadelede tabandaki sempatizanlarına belli bazı insan hakkı ihlalleri olduğunu iddia edenler var. Senden olmayan mazlumlara karşı yapılanlar vicdanına dokunuyor mu?

A.A: Benim bu konuda iki prensibim var. Birincisi her fırsatta tekrar ettiğim “zulüm bizdense ben bizden değilim” ikincisi her zaman karşı çıktığım “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı. Haksızlığı yapan benden ise sorun yok demek, aslında insanın kendi fıtratına ve insan oluşuna aykırı bir durum aynı şekilde haksızlık bana yapılmıyorsa umrumda değil demek de öyle. İslam akaidine de ters bir durum. Hayatımın hiçbir döneminde böyle bir insan olmadım, insanların böyle oluşlarını da kabullenmeyi reddediyorum.

T.Ç: Sosyal hayatta temel değerlerimizden uzaklaşma gözlemliyor musun? Muhafazakar camiadan isimlerin yolsuzluklara bulaştığını, haksızlık yaptığını düşünüyor musun?

A.A: Bence Ak parti iktidarı ile birlikte ülkenin geliri değişmese de gelir dağılımı değişti. Muhafazakar kesim birdenbire zenginleşti. Müslümanın parayla imtihanı diyorum ben bu duruma. Para ve güç insan doğasındaki hırsı açığa çıkarıyor ve bu hırs temel akideleri sarsıyor.

T.Ç: Peki politikacıların hatalarını görüyor musun, eleştiriyor musun?

A.A: Ayan beyan ortada olan hataları fark etmemek elbette mümkün değil. Ancak siyaset bilimi eğitimi aldım ve bu eğitimin bana öğrettiği şey şu; siyasi olaylar, çıkışlar, kararlarda kamuoyu ile paylaşılan aysbergin görünen yüzüdür. Bu kararların arkasında benim halk olarak bilmediğim, görmediğim unsurlar da vardır. Hikmetten sual olunmaz değil elbette ama siyaset çok perspektifli ve seviyeli bir iştir ve işi siyaset olmayanın her olayı eleştirisi adaletli ve haklı olmaz.

T.Ç: Bizimkiler nasıl değişecek?

A.A: Bence her nesil kendine ait özelliklerle var oluyor. Bana göre değişim üçüncü nesilde gerçekleşecek. Birinci nesil mücadele etti, ikinci nesil sefasını şımarıklıkla sürdü, üçüncü nesilse hem daha sorgulayıcı hem daha eşitlikçi yetişiyor. Üçüncü nesil daha bencil ve bu bencillik kimseye haksızlık etmem kimse de bana haksızlık edemez şeklinde tezahür ediyor.

T.Ç: Sana yapılan haksızlıklar yaşanan travmalar sosyal hayatına nasıl yansıdı?

A.A: Ben kendi dönemimin üniversiteye gidebilen son kuşağıyım. Benden bir yıl sonra üniversiteye girişte meşhur katsayı uygulaması başladı. Bu dehşet verici bir uygulamaydı çünkü bu vatanın evladı olan çok zeki, kabiliyetli arkadaşlarımızın hayatları başlamadan bitti. Benden birkaç sınıf altta olan bir kardeşimi hatırlıyorum, gözlerinin nasıl ışıldadığını, ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu. Üniversitede 3. sınıftayken bir tatilde eve geldiğimde, fark yaratacak kapasitede olan o kardeşimin bir AVM’de kasada alışveriş yapan müşterilerin poşetlerini açtığını gördüm. Birkaç yıl sonra da evlendi ve sanırım şimdi üç çocuk annesi bir ev hanımı. Çok iddialı olacak belki ama birçok arkadaşım da çok prestijli üniversitelere gidip, iyi mesleklere sahip olup çok daha farklı evlilikler yapıp çok daha farklı hayatlara sahip olabilecekken bugün kendi kapasitelerinin çok altında hayatlar yaşıyorlar. Bu bir neslin kısırlaştırılması. Bir de şöyle bir Türkiye gerçeği var, bir kadın olarak senin kim olduğunu seçtiğin eş belirliyor. Arkadaşlarımın birçoğu kendilerine denk olan insanlarla evlenemediler kendi denkleriyle evlenenler de artık başörtülü değil. Bugün başörtülü ama dindar olmayan kadınlar var dindar ama başörtüsüz kadınlar var. Dindarlığı sadece kocaya itaat etmek olarak algılayan erkekler var. Velhasıl bir dolu ara form var.

T.Ç: İmam hatiplerin sayısının arttırılması aynı ruhu, aynı ideali yeni nesile tekrar verir mi?

A.A: Ümit edilebilir elbette ancak dünya bu kadar değişmişken pek de mümkün değil gibi.

T.Ç: Türkiye’nin gidişatını kötü olduğunu düşünüyor musun?

A.A: Türkiye’yi tek başına okumak yeterli olmaz diye düşünüyorum; bugün Kafkaslara baktığınızda patlamaya hazır bomba olduğunu gözlemliyorsunuz, Ortadoğu’yu hiç açmıyorum, Avrupa hakeza. Hiçbir ülkenin vatandaşı bence ülkesinin gidişatının iyi olduğunu söyleyemiyordur. Tabi ki kurgusal kötümserlik ahmakça iyimserlik kadar kaygı verici bir bakış açısı.

T.Ç: Batıyla ilişkileri nasıl değerlendiriyorsun. Kötü gidişat bizden mi onlardan mı kaynaklı?

A.A: Bence siyaset poker gibi, herkes elindeki kartlara göre oynuyor, bizim elimizde güçlü kartlar yok buna rağmen oyunda kalmaya direniyoruz. Diğer yandan oyunu oynarken öğrenmeye çalışıyoruz. Bilgililerin ilgisiz, ilgililerin bilgisiz olması da yine geldiğimiz noktayı açıklayan argümanlardan.

T.Ç: Çilesini çeken bedelini ödeyen muhazakarlar var bir tarafta, bir tarafta da bu işin kaymağını yiyen muhafazakârlar var. Onlara bakışın nasıl?

A.A: Birlikte yaşayabilmenin en temel koşulu paylaşmaktır, “dün paylaşmayan” ile “bugün paylaşmayan” arasındaki tek fark kimliklerinin farklı olması. Bu anlamda biraz Marksist sayılabilirim yeni iktidar kendi burjuvasını üretti ve bu burjuva bana en az dünkü kadar yabancı. Şunu diyemiyorum milyon dolarlık evde oturuyor ama en azından alnı secdeye geliyor. Çünkü bana israf haramdır Müslüman mutedildir diye öğretildi.

T.Ç: Kendi kuşağının temsilcisi olarak gezi olaylarını nasıl değerlendiriyorsun?

A.A: Ben Beşiktaş’ta yaşıyorum, gezi olayları sırasında Yıldız Teknik’te lisans öğrencisiydim olayların büyük bir kısmını birebir yaşadım. Gözlemlediğim şey şu oldu. İnsanların öfkesi hükümete karşı değil, sadece hükümete karşı değil, daha derin, daha korkutucu, daha ürpertici bir öfke. Müslüman kimliği olan herkese karşı. Beşiktaş semt olarak kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir semttir ancak bu olaylar sırasında ve sonrasında sokakta olmaktan korktuğum zamanlar oldu.

T.Ç: Öteki bizdeki kötü örnekleri görüp bunu genelleştiriyor ve tüm Müslümanlara mal ediyor olamaz mı?

A.A: Bu da bir haksızlık değil mi? Ben bakarken daha entelektüel bakmak zorundayım; iyiyle kötüyü, dünle bugünü, bana haksızlık yapanla yapmayanı ayırt etmek zorundayım ama beni ötekileştiren her türlü genellemeyi yapmakta özgür. Ben anlayışlı olup barışmak için elimden geleni yapmalıyım, benden olanların da beni ötekileştirenlerin de tüm yanlışlarında haklı oldukları tarafları görmeli ve empati kurmalıyım ama kimsenin bana karşı ahlaki sorumluluğu olmamalı. Bu durumu reddediyorum, benim nasıl genelleme hakkım olmadığı, dünün dünde kaldığını bugün yeni bir gün olduğunu anlamam, kabullenmem ve içselleştirmem gerekiyorsa beni ötekileştirenin de bu üstten bakışını ve bu Müslüman düşmanlığını bırakması gerek. Birlikte yaşamayı öğrenmek zorundayız. Hiçbirimizin bireysel hataları genele mal etme lüksü yok.

T.Ç ; Çok teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir