Fay Hatti

28 Haziran akşamı Cnntürk’te katıldığım program bazı güncel konular hakkında bende yeni farkındalıklar yarattı. Daha önce kaleme aldığım “Türkiye’de İki Fay Hattı“ başlıklı yazım (http://faraszade.com/turkiyede-iki-fay-hatti/) oldukça ilgi çekmiş ve başkaca yazarlar tarafından, referans gösterilmeksizin, bu yazımda tartışmaya açtığım tezler üzerinden başkaca yazılar kaleme alınmıştı (bkz. Not 1-2). O yazıyı yazmama ilham olan programı Balyoz mağduru yazar ve Emekli Tümgeneral Sn. Ahmet Yavuz’la birlikte, Afşin Yurdakul’un moderatörlüğünde Habertürk’de yapmıştık. Oldukça ilgi çeken programdan sonra aldığım olumlu geri dönüşler ne kadar doğru bir noktaya temas ettiğimi teyit eder nitelikteydi.

Yazımı Cnntürk program koordinatörü Cansel hanım ile paylaştığımda, kendisi beni arayarak bu mesajların önemli olduğunu, en kısa zamanda uygun bir konu başlığıyla bir program yaparak bu hususları kamuoyu ile paylaşmamız gerektiğini ifade etti. 28 Temmuz’dan önce aynı kanalda Ahmet Hakan’ın seri olarak gerçekleştirdiği ve ülke çapında ilgi uyandıran oturumlarda, tümü asker kökenli olan Balyoz mağduru konuşmacıları bende dinlemiş ve herkes gibi beğenmiştim. Cansel Hanım’la paylaştığım yazımın, ilgili dokümanlarla birlikte incelendiğini varsayarak ve diğer katılımcılarla ilgili memnuniyetimi ifade ederek program davetini kabul ettim.

Program sonrasında ailem beni arayarak trajikomik bir şekilde “meşhur oldun!” esprisi yaptılar. Gerçekten de sosyal medyada ismim zirve yapmıştı! Yaklaşık dokuz yıldır ekranlardayım ve bir çizgim var. Ancak hayatımda hiç karşılaşmadığım, tavırlarından anladığım kadarıyla daha önce yazılarımı okumamış ve katıldığım programları takip etmemiş olan veyahut beni anlamak yerine yargılamayı tercih eden bir güruh tarafından merkezi ve uzlaştırıcı kişiliğim ve tezlerim bir yana atılmış, “bilgisiz bir sağcı”, “ AKP”li bir Atatürk düşmanı” ve “yandaş bir yazar” kimliğinde çarmıha gerilmiş taşlanıyordum. Bu aynı zamanda söz konusu fayların da ne kadar aktif olduğunun anlamına geliyordu.

Öyle ki program öncesinde popülaritesi ve fanları hızla artan bazı konuklar ve takipçileri benim uzun yıllara yayılan araştırmacı ve uygulamacı geçmişimi üstünkörü incelemişler ve tahminimce bana ve benim üzerimden kendilerince değerlerini temsil ettiğimi kabul ettikleri bir büyük gruba öfkelerini ifade etmeye her an hazırlanmışlardı.

Program süresince gereksiz bir polemikten uzak durmaya çalışarak “sadece” tezlerimi anlatmaya çabaladım. Ancak tezlerimi anlatmak bir yana, hiçbir cümlemi tamamlamama fırsat verilmedi. Buna rağmen program esnasında katılımcıların ve moderatörün iyi niyetinden kuşku duyamadım. Başta Kürt sorunu ve terör başlıkları olmak üzere pek çok konuda yıllardır ekranlardayım. Çalıştığım konular gereği hep en kritik zamanlarda ekrana çıkarak (nitekim 15 temmuz akşamı da ülkemizdeki gelişmeleri aynı kanalda canlı yayındaydım ) dikkatli ve güven verici bir dil kullanmaya çalıştım. Bu sefer de benzer bir durum vardı. Konu geleceğimiz , Fethullahçı darbe girişimi, TSK yapılandırılması, kutsallarımız din ve Atatürk’ün anlaşılması olunca daha dikkatli davranmamız gerekiyordu.

Program sonrasında fark ettim ki orada anlamaya çalışmaktan ziyade makul popülerliği tercih eden bir çoğunluk vardı. Sosyal bilimlerle ilgili soyut konuları meslekleri ve ilgileri doğrultusunda tartışamayacağım muhataplarımdan oluşan bir ortamı da fark etmiştim. Ben konuşurken tavırlarıyla takipçilerine beni hedef gösteren, pek çok kez sözümü kesen ve daha neyi savunduğumu anlamadan sana saygı duymuyorum diyebilen bir konuşmacıya veya beni tanıdığı halde “Tarık bey ayrımcılık yapmayın! Siz Atatürk’e karşı mısınız?” diye sorabilen bir moderatör arkadaşımıza neyi, ne kadar anlatabilirdim ki? (bkz. Notlar 3)

Bu izlenimler, kişisel gözükse de, esas itibariyle ifade etmeye çalıştığım fay hatlarının ne kadar aktifleştiğinin ciddi bir göstergesidir aynı zamanda.

Fay hattının ilkini temsil eden muhafazakar kesim, sembol gösterdiği II. Abdülhamit döneminden bu yana en uzun iktidarı (AK Parti iktidarı) konjönktürel avantajlarla ve halkın güçlü desteği ile devam ettirmekte. Üstelik fayın diğer tarafında yer alan öteki Türkiye’nin yaşam tarzı açısından kaygı uyandıracak bir müdahalede bulunmadan. Diğer sorunları bu yazının dışında bırakırsak, AK Parti 14 yıllık iktidarı süresince, tarihe geçecek düzeyde toplumsal ve bürokratik birkaç tane büyük kalkışmayı yaşadı ve görünen o ki Tayyip Bey’in liderliği ve halkın aktif desteği ile bunları bertaraf ederek, her krizden daha da güçlenerek çıktı. Masum insanların kurban edildiği Balyoz davaları akamete uğratıldı ve sonradan Yargı bunun gerçek olmadığını teyit etti. 27 Nisan muhtırası da ihmal edilmemeliydi. Gezi olaylarının, ilk başlarda öteki Türkiye’yi temsilen ciddi bir toplumsal içeriği vardı. Muhafazakar tabanın kitlesel desteği ve bürokratik operasyonlarla zamanla temel fonksiyonlarını ve amacını yitiren bu toplumsal olayın üstesinden gelindi. Paralel yapı veya Fethullahçı terör örgütünün 17-25 Aralık algı operasyonlarının ve 15 Temmuz darbe girişiminin savuşturulması ise tüm halkın desteği ile gerçekleştirildi ancak maliyetleri büyük oldu.

Tüm bunlar savuşturuldu. Ancak yaşanan tüm bu olayların, bahsettiğim iki temel fay hattının gerilimlerini arttırdığı da aşikar ve dikkate alınmaya değer. Balyoz sürecinde uğranılan haksızlıklar başta olmak üzere muhtelif olaylar seküler Türkiye fay hattının gerilimini arttırdı. Buna Gezi olayları’nın bastırılma tarzındaki kalıcı gerilimi de ilave etmeliyiz elbette.

Paralel terör örgütünün 17-25 Aralık ve 15 Temmuz kalkışması, tüm Türkiye için ( hem AK Partinin temsil ettiği muhafazakar değerleri öne çıkaranlar için hem de toplumun diğer kısmını oluşturan seküler değerlere öncelik veren ve Tayyip Bey’in politikalarına karşı temkinli olanlar için ) ortak bir tehditti. 15 Temmuz sevincinin ortak yaşanmasının sebebi de budur. Halkın ortak tepki vermesi, CHP’nin destek mitingi yapması, kullandığı dile dikkat etmesi, AK parti binalarına M. Kemal Atatürk’ün tam boy posterlerinin asılması, Kürt siyasi hareketi hariç parti liderlerinin Külliye de Cumhurbaşkanıyla bir araya gelmesi ve son olarak da Cumhurbaşkanımızın tüm hakaret davalarından vazgeçmesi vb. gelişmeler bu duygudaşlığın açık ispatıdır. Bu birliğin zorunlu ve konjönktürel geçici birlik olmasından ziyade kalıcı hale dönüşmesinin gerek ve yeter şartları vardır.

Ne yazık ki CnnTürk yayınında yaşadıklarım her şeyin bu kadar kolay olamayacağını ispat eder nitelikteydi. Duyarlılıklarını temelde Gezi, Balyoz mağdurları veya Atatürkçülük olarak tanımlayan seküler kitlenin darbe karşıtlığı ortak paydasına rağmen, AK Parti ve sembollerine karşı dip dalga olarak öfkesinin depolandığını, darbe karşıtı mağdur ve mağrur kahramanlar karşısındaki bir aktarım figürü (bkz. Not 4) olarak şahsım üzerinden dolaylı olarak ifade edilmeye çalışıldığını düşünmekteyim. Örneğin, yayın başında benim konuya darbenin önlenmesinde asıl rol halkın mı, yoksa TSK’nın mı tartışmasıyla başlamamın ciddi bir rahatsızlık oluşturması. Burada ben bir yargı belirtmek istememiştim, sadece mevcut iki bakışın varlığını hatırlatarak konunun derinleşmesine katkıda bulunmaktı amacım. Ancak mevcut iktidarla, uzun süredir yaşamakta olan Atatürkçü değerlere duyarlı ve seküler fay hattının 2002 deki bakış açısını aynen koruduğunu ve muhafazakarların duyarlılıklarına sadece tahammül edebildiklerini görebiliyorum.

Bu katılığın sürmesi ve geçirgenliğin sağlanamamasında muhakkak ki muhafazakar aydınların, siyasetçilerin ve toplumun büyük sorumlulukları mevcut. Muhafazakar camia da kendini kapalı bir grup olarak muhafaza etmek ve mevcut imkanları paylaşmamak hususunda ısrar etmekte, zorunlu haller dışında, misal 15 Temmuz, öteki fay hattına güven duymamaktadır. Kullanılan siyasi dil uygun değildi. Daha doğrusu, her iki tarafta ortak gelecek konusunda ötekilerin yerini henüz netleştirememişlerdir.

Fetullahçı Terör Örgütünün yurt içinde bertaraf edilmesi iki fay hattı için bir balayı havası yaratsa da kalıcı bir barış manası taşımadığı düşüncesindeyim. Demokrasimizin vazgeçilmez tarafları olan bu gruplar, şu an 15 Temmuz zaferini paylaşmakta cömert davranmaktalar. Ancak gelecekte demokrasimiz güçlenemediği takdirde, bu iki temel farklılığın, iki fay hattının egemen olduğu/olacağı kurumları üzerinden, biriken enerjilerinin açığa vurması şeklinde karşılaşmaları ve yeni fikir ayrılıkları yaşamaları vb. zorluklar da bizleri beklemekte.

Asıl iş ortak bir gelecek kurgusunu içtenlikle, sivil toplumla ve toplumsal sözleşmeyle (Anayasa) yapabilmek ve de karşılıklı olarak her anlamda tahammül sınırlarını genişletebilmektir. Bu anlamda toplumsal birlikteliğe giden yol İslam, Siyaset, Atatürk, Laiklik, Demokrasi, Hukuk ve Devlet gibi toplumun temelini oluşturan kavramların doğru, toleranslı ve birlikte anlaşılabilmesini sağlamaktan ve bunların eğitim alanına uyumlu yansıtılabilmesinden geçiyor.

 

Notlar

( 1 ) http://t24.com.tr/yazarlar/metin-gurcan/15-temmuz-sonrasi-beliren-fay-hatti-ve-gulenin-gizli-sebekesi,15142

 

(2 ) ileride Türkiye, biri İslâmî, diğeri laik iki “ulus”a ayrışabilir…

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/573620/_Anahtar__meydana_cikti_.html

 

( 3 ) Akşamki Cnntürk programı hakkındaki kısa notlarımı sıralıyorum ;

 

  • Darbenin önlenmesinde Türkiye’deki iki fay hattının öncelikle biz önledik diye iki farklı görüşü var. Ben yargı belirtmeden saha gözlemleri ve istatistiki gerçeklerle; halkın sokağa dökülmesi mi yoksa TSK’nın kurumsal yapısı mı öncelikli olarak darbeyi önledi sorusunu gündeme getirdim. Ayrımcılık yapmayalım dendi. Nitekim son cümleyi tamamlayamadım.
  • TSK 28 Şubat’ta dindarlar ve dinciler ayırımını yapamadı. Dindarları başörtüsünden veya Hacca gitmesinden dolayı yakın merceğe almak doğru yaklaşım değil dedim. Sorun kendini gizleyen ve hiyerarşi dışında emir alan yapılardır. Bugün de Fenerbahçe Orduevi örneğinin de gösterdiği üzere sıkma baş yasağı sürmektedir. Bu tavır FETÖ örgütlenmesini önleyebildi mi diye sordum.
  • İki fay hattı tespiti ayrımcılık değil yaşanan bir gerçektir. Konuşmacılar ve moderatör dahil birlik mesajları verirken, aslında tahammülsüzlükleri ile ne yazık ki bu tezimi teyit ediyorlardı. Ben bu farklılıkların tahammül edilebilir sınırlara çekilebilmesi için duyarlılık uyandıran kavramların İslam Hukuku, Demokrasi, Laiklik ve Atatürkçülük tanımlarının ideolojik bir perspektiften çıkartılmasının ve doğru anlaşılmasının eğitimin birliği içinde uyumuna dikkati çektim.
  • Harp okulları ve liselerinin kaldırılmasını uzun vadede yanlış buluyorum. Eğitim sisteminin ( müfredat odaklı değil ) ideolojik, dogmatik ve kült kalıplardan arındırılarak, demokrasiye ve milletin değerlerine saygı temeline oturmasını ifade ettim. Ayrıca tüm ideolojileri yaşam tarzı dayatması olarak kabul ediyorum ve bunun içine siyasal İslam da dahildir. Konunun Atatürk düşmanlığı olarak yorumlanmasını hala anlayabilmiş değilim.
  • Kemal Atatürk’ü dünya tarihi çapında kurucu lider ve Osmanlı reformlarının devam ettiricisi olarak gördüm. G.Washington ve ABD kurucu babalarının bağımsızlık karakterlerine vb. fonksiyonlarına benzettim. Ancak geçiş dönemi ve vefatı sonrasında uygulanmakta ısrar edilen politikaların muhafazakar siyaseti ve halkı ötekileştirdiğini bununda politik bir alışkanlık haline geldiğini söyledim.
  • Devletin, eğitim kurumlarının veya anayasanın ideolojisi olması şarttır görüşüne katılmadığımı, bize gerekenin ortak gelecek kurgumuz ve değerlerimizin olduğunu söyledim. İdeolojili devlet tartışması modern zamanlarda eleştirilen bir akademik tartışmadır. Örneğin, Çar Rusyası, SSCB Rusyası ve Putin Rusyası arasında farklı ideolojiler etkisinde devletin hep devam ettiğini düşünüyorum.
  • Emekli Tümamiral Semih Bey’in PKK darbe bitince saldırıya başladığı tespitini dile getirmesi üzerine, ilgili medyayı iyi takip ettiğim için şehitlerimizin sayısının ve acımızın azalmadığını belirttim. Bu ifadem ne yazık ki Ali Bey tarafından manipüle edildi.
  • Doğrudan ve/veya dolaylı olarak incittiğim insanlar varsa içtenlikle özür diliyorum.

 

(4)      Aktarım figürü “Toplumdaki pek çok insanın kendilerine ait özelliklerini, isteklerini,  korkularını bir kişiye yansıtmaları ve dışsallaştırmaları ve bu kişiyi temel olarak kendi fantezileri doğrultusunda algılamaları.” Vamık Volkan’ın Divandaki Düşmanlar kitabından

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir