Armenia Turkey

Yedi yıl önce değerli Kürt edebiyatçısı dostum Halit Yalçın, cumhurbaşkanı toplantısı dahil sık sık konuşmasına şöyle başlardı; Biz bu devlete, kurulduğundan bu yana Kürtler olarak yaşadığımızı, Ermeniler de öldüklerini anlatmaya çalışıyor.

Her Nisan’da alıştığımız toplumsal stresi Almanya vesilesiyle bu Haziran’da da yaşadık. Yıllardan bu yana 15 Nisan’da ABD başkanının iki dudağı arasından soykırım harici hangi kelimeler çıkacak bekleriz ve sonraki 12 ay için bu konuyu rafa kaldırırız. Bu arada gerek ABD’de ve gerekse AB’de bu iş için sırada bekleyen Lobi şirketlerine milyonlarca dolar kesemizden dedikodular eşliğinde para dağıtırız. Bu tartışmalar, kendi içimizde de daha çok Türk’ün Türk’e propagandası yarışı halinde devam eder.

Kendi tartışmalarımızın ağırlık merkezi, bir şekilde ölmüş olan Osmanlı Ermenilerinin sayıları (80 000 veya altı) üzerinde oluşur. Bu bazen de Alman komutanların ölümlerdeki sorumlulukları üzerine inşa edilir. Ama ne hikmetse gerek bizim büyüklerimizin, gerek de diaspora Ermenilerinin, sözlü tarihler ve anılarla ilgileneni pek çıkmaz.

Ermeniler için de farklı bir kısır döngü vardır. Kendilerine 20.Yüzyılın başında Adana isyanlarından itibaren, özellikle 1915 ve 1924 kadar katliam ve tehcir uygulandığını ifade ederler. Ancak masum Türk, Azeri ve Kürt köyleri katliamlarının sorumluluğunu ise 1915 olayları sonrası Rus yardımlı tepki çetelerine bağlarlar. Bu arada o dönemde ki başta Rusya olmak üzere, bir kısmının Devlet-i Aliye aleyhindeki ilişkilerinden de gerekçeli bahis etmeyi tercih ederler.

Buna benzer nedenlerden de bazen birbirimizle, öldürülmüş olan masum sivillerin azlığı oranı üzerinden rekabet ederiz.

Burada tarihi yargılamak benim konum değil. Yaşanan karşılıklı acıların etkilerini bugün dahi görmemek imkansız. Hiçbir politik gerekçe masum bir çocuğun kanından veya göz yaşından değerli olamaz. Bu arada iki dedemin de istiklal madalyalı subay olduğunu ve emir erlerinin de Ermeni olduğunu belirteyim. Bir Erzurumlu olarak anneannem ve babaannemden bana intikal eden anıların kanaatlerimi netleştirdiğini de ilave edeyim. Babamın dayısının Kemah nehri görüntülerinin nakli, Anneannemin de Camiye doldurulan ve yakılmayı bekleyen insanların hatıraları bir şekilde belleğimdedir.

Ermeni sorununun Diasporanın radikallerinin istemleri istikametinde çözülmesi fikri veya olasılığı devlette tarihsel kaygıları uyandırmaktadır. Toprak, yüklü tazminat ve vakıf varlıkların iadeleri vs. talebi gibi. Bu tip taleplerin bir kısmı Yunanistan’ının Konstantinopolis’in iadesi gerçekçiliğini zihnimde çağrıştırıyor. Buna inanan Yunan fanatik azınlıkları olduğu gibi bizim ülkemizde de ters kaygıyı taşıyanları bulmamız mümkündür.

Alman parlamentosu yasasının bugünkü Türkiye politikalarına karşı bir hamle niteliğinde olduğu açıktır. Belki bu hamle 1453’de Konstantinapol’deki Rumların katliamına ilişkinde olabilirdi(!). Ancak yasa metninin, kendileri içinde bir öz kritik sürecini de kapsadığını görebiliyoruz.

AK parti iktidarları döneminde Ermeni tabularımız da zaman zaman zorlandı. Son örneğini de Sayın Erdoğan’ın konuya ilişkin baş sağlığı mesajında gördük. Maalesef bu tip hamlelerimiz siyasi bir perspektiften ziyade taktik hamleler niteliğinde cereyan etti. Yani literatür değimiyle yapılan hamleler “Hırsızın kozunu çalmaya yetmedi” .

Bu saatten sonra Ermeni sorununa ilişkin bu yaklaşım sürdürülebilir değildir. Sıfır toplamlı, bir tarafın kazanması diğer tarafın kayıp etmesi anlamını taşıyan klasik oyun artık anlamsızlaşmıştır. Stratejimizi herkesin kazanacağı bir şekilde tasarlamalıyız. Burada stratejinin ağırlık merkezi Ermeni diasporası ve Ermenistan üzerine kaydırılabilir. Öncelikle STK’lar başta Lübnan olmak üzere Ermeni cemaatlerle iletişime geçip siyasetsiz, karşılıklı acıların ve insani duygu paylaşımlarını yapabilirler. Diaspora üzerinden Ermenistan’ın Karabağ’dan çekilmesi baskısı sağlanabilir. Karşılığında sınır ticareti açılabilir. Azerbaycan Ermenistan ilişkilerinde Türkiye daha merkez bir rol üstlenebilir. Osmanlı Ermenilerinin torunları öncelikle vatandaşlık verilerek onore edilebilir. Diasporanın bir kısmı buralarda yatırım yapabilir. Zaten şu sıralarda sağlanan kolaylıklara ilaveten vakıf mallarında da uzlaşmalar sağlanabilir. Kritik yıldönümü tarihlerinde acılar resmi olarak karşılıklı paylaşılabilir.

Ermenilerle ilgili aramızda yaşananların ,öncelikle psikolojik boyutunu karşılıklı halletmemiz gerekiyor. Bu çözümün ekonomik getirileri de teşvik edici ayrı bir boyut. Siyasi ve tarihsel hoşgörünün geliştirilmesi ise ancak bu aşamalardan sonra olabilir.

This Post Has One Comment

  1. Haluk ÜNALDI

    Tarık Bey,
    Yazınızı dikkatle okudum. Değerlendirmelerinize katılıyorum. Bu noktada bir küçük açıklama yapmak isterim. Oyunu ‘Sıfır toplamlı’ değil, ‘Herkesin kazanacağı’ bir strateji üretmemiz gerektiğini ifade ediyorsunuz. Oysa, Oyunlar teorisinin en popüler oyunu olan ‘Prisinor’s Dilemma (Mahkumlar Açmazı) oyununa göre ‘Herkesin kazanacağı’ bir oyun ‘sadece ve sadece’ her iki tarafın da birbirine yüzde yüz güveneceği şartlarda oluşmaktadır.
    Ülkeler arası ilişkiler kadar, politika ve iş dünyasında da sayısız uygulaması olan bu oyunun öngördüğü ‘Karşılıklı yüzde yüz güven’ nerede ise hiç karşılaşılmayan bir durumdur. Ne yazık ki!
    Bu güzel yazınıza küçük bir katkı yapmak istedim. Saygılarımla,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir