0873E1D5 FCFC 4BE9 8FA7 EF327FCDBF31 4 5005 C

Türkiye cayır cayır yanarken, kutuplaşmış durumdaki halkımız hiçbir konuda sebeplere ve sonuçlara ilişkin doğal bir mutabakat sağlayamamakta. Bir kısmımız yangınları ülkemizin küresel bir güç olmasını hazmedemeyen dış güçlerin aramızdaki maşalarıyla veya teknolojik vasıtalarıyla çıkardığını ifade ederken, bir kısmımız son yüz yılda bile artmayan 1,5 derecelik küresel ısı artışının son beş yılda gerçekleşmiş olduğunu ve tüm dünyada bizdekiyle aynı şiddette yangınlarla mücadele edildiğini belirtmekte.
Kutuplaşan halkımız yangın önlemleri ve sorumluluğu hususunda da farklı düşünmekte/düşünememekte. Aynı şekilde, bir taraf Ortadoğu, Balkanlar ve Akdeniz’in en güçlü su atma kapasitesine sahip olduğumuzu ve bunun için uçağa gerek olmadığını, helikopterlerimizin bunu hallettiğini söylemekte. Bir taraf da Atatürk’ün bize miras bıraktığı THK gibi kurumların ideolojik ve politik gerekçelerle devre dışı bırakıldığını söylemekte ve iddia edildiği gibi bir su atma kapasitesini kullanacak herhangi bir ekipmanın bulunmadığını belirtmekte.Geçenlerde, Sağ mahalleden mütedeyyin ve mutasavvıf bir arkadaşım Time Dergisi’nin Nisan sayısının kapağında küresel iklim değişikliğinin küresel yangınlara sebebiyet vereceği uyarısını bana gönderip bunu “hain Yahudi komplosu”nun işareti olarak nitelendiriyordu. Yani, karşıtı olduğu fikirleri biliyor; ancak buna hiçbir şekilde itibar etmeyip tam zıt fikirleri sahipleniyordu. Son dönemlerde sadece yangınlara dair değil, kadın milli voleybol takımımızın başarıları ve Covid konusunda da farklı, zıt tepkiler sürekli bir çatışma halinde gündemimizde.

Yine geçenlerde, muhalif bir kanalda ben Tunus’taki gelişmeleri konuşurken, aşı karşıtlığına ilişkin, uzman bir doktor hocamıza bağlanıldı. Profesörümüz bir tıp uzmanlığından öte, toplumu Aydınlanmacılar ve Atatürk-karşıtları diye kategorize edip kendi işinin, uzmanlığının çok ötesine geçerek, Selefi radikaller gibi birilerini tekfir edip suçlamaya başladı. Bu öfke de kutuplaşmamızın ayrı bir zihin dünyasını yansıtıyordu.

Bu verimsiz tartışmaların gölgesinde, kül rengine bürünen ve yerel yangınlarını sönümlenmeğe bıraktığımız ormanlarımızın yokluğunun acı gerçeği ve Covid kayıplarımız, belki de kutuplaşan toplumumuzun bu konularda tek ortak noktasını; “toplumsal acı” paydasını oluşturmakta.

Bu manzaraya bakan psikiyatrist Prof. Dr. Üstün Dökmen, esprili ve arif tavrıyla, yangınlar hakkında yöneticileri eleştirmekte, halkımıza dair de genel bir muhakeme edememe veya düşünememe sorunu teşhisi koymakta. Haksız mı? 200 yıldır muhakeme edip düşünebilseydik, her konuda mutabakata sahip olmazdık ama, hiç değilse farklı inanışlarda ya da tercihlerde olsak da, birbirilerimizi anlayabilir ve birbirimize saygı duyabilirdik.

Düşünme ve akletme derken, en temel sorunlardan biri Akıl ile Zekânın farkı konusundaki kafa karışıklığımız gibi duruyor. Basitçe söylemek gerekirse, Zekânın matematiksel ve tepkisel kıvraklığı, hızı, ancak iyi-kötü arasındaki kayıtsızlığı söz konusuyken, Aklın feraset, irade, iyi-kötü ayrımına dair sorumluluğu, ruha ve soyuta yakınlılığı ön plandadır. Allah’ın zekâyı insan ve hayvanlar ön planda olmak üzere tüm canlılara bahşettiği söylenir. Aklı ise sadece özgür ruh, irade ve sorumluluk verdiği insan gibi özel canlılara verdiği kutsal kitaplarda ifade edilir. Bu ayrımda son olarak Zekâyı tepkiselliği ve programlanabilmesi, Aklı ise fikir, vicdani sorgulama yetisi ve irade üretmesiyle tanımlayabiliriz. Maalesef popülist lider ve kitleler akıllıları değil de kendi istediklerini yapacak ilkesiz zekileri veya aklını kullanmak istemeyenleri tercih etmekte. Kendimize zeki ve becerikli bir toplumuz diyebiliriz, ama akıllı bir toplum olduğumuzu iddia etmek buradan biraz zor gözükmekte.

Ne yazık ki bizim gibi ülkelerde eğitim ve sınav sistemi öncelikli olarak zekâya yönelik temellendirilmiştir. Tarih, felsefe veya ilgili dersler ilgi ve merak uyandırmayacak şekilde zorunluluk içinde verilir. Tarih eğitimimiz hep “Biz-merkezli”. Dünyada neler olmuş, mukayeseli ve metodolojik biçimde öğretilmez; yerine anekdotlarla, menkıbelerle süslenmiş bir “makbul tarih” anlatısı sunulur. Bu şartlarda en meraklı ve ilgili öğrenci bile İngiliz, Amerikan devrimi veya Japon Meiji reformlarının dünyaya da, bizim tarihimize de yaptığı etkilerinden bihaber kalır. İbn Haldun’un veya Neo-Marksistlerin metodolojilerine dair de hiçbir malumatımız olmaz.

Yıllardır Türk Sağı üzerine yazmaya, onu anlamaya çalışıyorum. Ancak geldiğim nokta itibariyle, düşünememe sorununun sadece Türk Sağının değil, ulusalcı ve Kemalist düşüncenin de en temel sorunu olduğunu görebilmekteyim. Bu akımların metodolojik eksiklikleri, tekfir, kategorik ve topyekûncü yaklaşımları, komploculukları, taşralılık veya karşıtlıklı taşradan insan devşirme durumları itibariyle birbirine benzeşimlerinden bahsetmek de ziyadesiyle mümkün.

Artık temel sorunun eksik kalmış son 200 yılın Türk modernleşme düşüncesinden kaynaklandığını anlamak zorundayız. İslam Aydınlanmasından bahsederken 8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar Bağdat Beyt-ül-hikmesi veya Abbasi ve Endülüs Emevi prenslerinin koşulsuz maddi destekleriyle yaptırılan sayısız medresede ve kütüphanede ciltlerce Grek felsefesi, hikmet ve bilim kitaplarından yararlanıldığından daha çok bahsetmemiz gerekiyor. Hikmet ve bilginin insanlığın ortak değeri olduğu çerçevesinde İslam inancı doğrultusunda yapılan bu kodifikasyondan önemli düşünce ekolleri doğmuştu. Avrupa Rönesansı ve hatta Musevi inanç sistematiği de bu Arapça kitapların tercümesiyle Mısır ve Grek anlam dünyasına ulaşabildi ve onlarla sentezini gerçekleştirebildi.

Tercüme ve anlama faaliyetlerinin yetersizliği bugünkü Türk modernleşme düşüncesinin başından bu yana en önemli sorunu olarak durmaktadır. Müteferrika’nın matbaasından Harf İnkılabına kadar, yani 1727-1928 arasında daha çok roman ve Fransızca kaynaklı olmak üzere yapılan çeviriler arasında, ancak 4000 sosyal bilim-fikir eserinin tercümesi gerçekleşmiş gözüküyor. 1940’lardaki Hasan Âli Yücel önderliğindeki Tercüme faaliyetleriyle, 4000 edebi-felsefi-tarihi metnin daha çevrilmesiyle tercüme sayılarının biraz daha arttığını hatırlatalım. Bunlarla Türk fikir hayatı başka kültürlerin anlam dünyalarına ulaşabilmeye ve onlarla sentez oluşturmaya küçük küçük başlangıçlar yapmıştır.

Bu kısıtlı fikri temaslarla beraber düşünememe sorunumuzu aşmak adına, yüzyılların özeleştirisini vermemiz gerekmektedir. Amerikan ve İngiliz Aydınlanmasının ve Batı liberalizminin yapıtaşlarından olan John Locke ve Thomas Hobbes gibi 17. yüzyıl filozoflarının temel eserleriyle dilimizde 1993’ten itibaren ancak tanışabilmişiz. Muhafazakârlığın en hâlis temsilcisi sayılan Edmund Burke’ün Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler adlı eserini ancak 2016’da dilimize kazandırmışız. Hakeza, Marx’ın ünlü Kapital’inin tam çevirisi de ancak 2014’te yayınlanabilmiş vaziyette. Bu örnekleri 20. yüzyıl filozoflarıyla çoğaltmak mümkün. Neyse ki son yıllarda yeni bir tercüme atılımı var ve belki de burada 2000’lerde AB’ye giriş sürecinin, küreselleşme dalgasının, açılan üniversitelerin felsefe ve sosyal bilimler alanında yarattığı motivasyondan da söz edilebilir.

Tekrar geriye dönüp bakarsak, Genç Osmanlılar Fransız Aydınlanmacılarının, devrimcilerinin kitapları ile bürokratik görevleri nedeniyle öğrendikleri Fransızca ile tanışabilmişti. Voltaire, Victor Hugo, Gustav Le Bon gibileri orijinallerinden okuyabildiler, ancak memur-aydınlar olmaları sebebiyle edebiyat dışındaki konularda tercüme işinden ürktüler. Namık Kemal’in Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin çevirisini yaptığı ama dönemin siyasi atmosferden ötürü yayınlayamadığı ve ancak oğlu Ali Ekrem Bolayır’ın bu çeviriyi Meşrutiyet döneminin hürriyet günlerinde basınla paylaşabildiği söylenir. [1]

Çevirmemenin yanında bir de geleneği canlı tutmamak sorunu vardır. Yani dünyayı değiştiren fikirlere dair tutumumuzla aynı sıkıntılar kendi kültürümüze ait temel eserlerde de vuku bulmuştur. Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde Atatürk’ün düşünsel ve yönetimsel tercihleri doğrultusunda Dr. Abdullah Cevdet’e yaptırdığı, sonradan da İsmet İnönü’nün konjonktürel hassasiyetleri göz önüne alınarak Hasan Âli Yücel’e yaptırttığı önemli tercümelerden uzunca bir süre istifade edilmiştir. Ama bugün kimse Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ni oryantalist Avusturyalı Hammer’in yayına kazandırdığını hatırlamak istemez. Kâtip Çelebi’nin eserleri de hatırlanmak için 200 yıl beklemiştir.

Bu tesadüfilik ülkemizde hiçbir kesimin bir düşünce ekolü oluşamaması, düşünememesi veya filozof (toplumsal düşünür) yetiştirememe sorununun bir yüzü de, fikir faaliyetleri alanında özgür ve otonom finansörlerin veya finans modelinin olmayışıdır. Osmanlı’da Genç Osmanlıların çoğunluğu bürokrattı ve geçimleri devlete bağlıydı. Paris’e kaçarken muhalif Mısır hıdivi Mustafa Fazıl Paşa’nın himayesinden başka gidecek yerleri yoktu. İttihat ve Terakki gibi temel bir yapı içinde düşünce ve eylem iç içe geçmişti. Pratiktiler, acilciydiler ve devletçiydiler. Dr. Abdullah Cevdet, küçük bir doktorluk kadrosu karşılığında komitacılığı bırakıp Sultan Hamid’e ram olmuştur. Cumhuriyet devrimlerine giden yapıtaşları bu ortamda, bu insan sermayesi ve fikir bağımsızlığı koşullarında oluşmuştu.

Muhafazakâr mahalle ve Anadolu sermayesi de uzunca bir dönem fikre yatırım yapmamıştır. Cumhuriyetin radikal reformları karşısında mahallenin esnafı, zenginleri genelde çocuklarını gâvur olur gerekçesiyle okutmayı ertelemiştir. Sonradan fikri sorunlarla karşılaşmasınlar diye mühendislik ve iktisadı tercih etmişlerdir. 1968 Öğrenci Olaylarının etkisiyle de kahtı ricale alternatif olsun diye Sağ gruplar gençleri Hukuk ve Siyasal Bilgilere yönlendirmiş; buna karşın felsefe ve psikolojiden uzak kalmalarına çaba harcamıştır. Dinlerini koruma içgüdüsü ile böyle davrandıkları açıktır. Kim bilir, belki de Newton veya Kant gibi isimlerin hayat ve amaçlarını bilebilseler böyle davranmazlardı.

Sonuçta, düşünememe sorunumuz şehirli ve taşralı, Batılılaşmış ya da muhafazakâr cenahta olsun, yazının başında belirttiğimiz gibi, belli yankı odaları içinde yaşayan küçük kliklerden ibaret ve ötekiyle ötekileştirme yapmadan diyalog kurmayı, dinlemeyi, anlamayı, onun varlığıyla ve bilgisiyle kendi varlık ve bilgi âlemine değer katmayı becerememiştir. Ötekine benzeme korkusu, melezleşme korkusu, mahalleden dışlanma korkusu, gâvurlaşma ya da yobazlaşma korkusu her yanı sarmış bir yangın gibi, ülkemizi kara bir kül rengiyle kaplamakta, çölleştirmektedir.

İdeolojisi veya inancıyla tutarlılık sorunu yaşamanın baskısı, bu geniş coğrafyanın ve kültür havzasının artık kaderi olmamalı. İnançlar böyle zedelenecekse de artık zedelenmeli…

 

 

[1] Aynı sorun Avrupa’da da vardı ancak 250 yıllık bir farkla. İsaac Newton mekanik fiziğin babasının Hıristiyanlığın Teslis inancıyla ilişkin eleştirileri ve manevi dünyaya ilişkin ezoterik görüşlerini içeren kitabı ancak 2005’de yayınlanabildi.( The Priest of Nature)

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir