AKIL INSANLAR AKDENIZ BOLGESI HEYETI, BURDUR'UN BUCAK ILCESINE BAGLI KARAPINAR KOYUNDE CALISMALARINA BASLADI.   (ANADOLU AJANSI - GOKMEN YUCE) (20130413)

ÇÖZÜM SÜRECİ İYİ BİRŞEY MİYDİ?

 

Malum Osmanlı imparatorluğundan bize miras kalan bölgesel ve ulusal nitelikteliğe haiz önemli sorun Kürt sorunu. Devletimiz 90 yıldan bu yana gönüllü asimilasyon dahil bu sorunu çözmek için sıradan pek çok yöntem üretti. Katı ulus devletler ve soğuk savaş dönemlerinde konjonktürel derin dondurucuya giren bu sorun geleceğe yönelik kaygıyı hep taşımış ancak pek de baş ağrıtmamıştı. Tabi bu dönemde gelişen ideolojik savaş konseptinin tetikleyici etkisini ihmal etmemiz gerekir. Şöyle ki Sosyalist-Marksist kurtuluş hareket görünümlü yeni etnik uyanış savaşları G. Amerika ve Afrika da popüler olurken yeni Kürt aydınları için de ilgi odağı olmaya başlamıştı. Ancak Sovyetlerin dağılışı ile gelişen bölgesel boşluklar ve Sykes Picot düzenli ulus devletlerin sallanmaya başlaması Kürt sorununun buzdolabından çıkmasına veya aktif hale gelmesine neden olacaktı.

80’lerin sonunda PKK görünümlü içte ve K. Irak’ta ki gelişmeler muvacehesinde bölgemizde aktif hale gelen bu sorun günlük yaşamımız dahil her haliyle bizi kuşatıyordu. Öncelikle devletimiz sorunu doğru tanımlamaktan kaçınmak dahil güvenlik öncelikli bir politik aklı içermeyen refleksi, dönemin İsrail devletinden esinlenen politikaları tercih etti. Ancak NATO’nun vaz geçilmezi olduğumuzdan müttefiklerimiz uzun vadede bölgenin haritalarının değişmesini arzulasalar da kısa vadede Öcalan’ın teslimi dahil devletimize yardım ettiler.

Öcalan’ın teslimi ve PKK’nın çekilmesi, Özal’ın erken vefatı ve soğuk savaş endeksli devlet yapısından dolayı sorunun çok yönlü çözümü fırsatı maalesef değerlendirilemedi. 28 Şubat sonrası Ak Parti iktidarı Türkiye için soğuk savaş yapılanmasının yenilenme fırsatıydı. AB reformları ve o zamanki Ortadoğu ile cesur ve yapıcı ilişkiler umut vericiydi. Kürt sorunu ve Dış ilişkilerde ki belirleyici rol de sivil iktidara geçmişti. Sıra Kürt sorununa gelmişti.

Bu mücadelede yaklaşık 8 000 aşkın şehit, 40 000 can kaybı, Milyarlarca dolar güvenlik harcaması ticaret kaybı bir o kadar da sosyal travma ve acı yaşanmıştı. AK Parti’nin güçlü liderliği, parti disiplini ve başarılı kadroları vardı. Yeni önerilere de esnek bir yapısı mevcuttu. Ancak eski iktidarlar gibi henüz savaşı veya barışı da politik bir projeye dönüştürebilecek bir ihtiyacı her bir seçim dönemi için hissedemiyordu.

Bu şartlarda öncelikle “açılım, çözüm” ve sonra evrimleştiği “milli birlik-kardeşlik” projesi süreçlerini yaşadık. Bu süreçlerle birlikte devlet Kürt sorunu ile yüzleşmeyi ve muhatapları ile adabında konuşmayı kabul ederek bunları kamuya mal etmeyi amaçlıyordu. Ak Parti’nin değişime açık ancak devlet tecrübesi artmakta olan yeni kadroları bunları başarabilirlerdi. Kamu güvenliği ve MİT gibi kurumlar yeni durum doğrultusunda yapılanmaya başlamışlardı. Bakıldığında Açılım ve Çözüm süreçlerinin başlangıç, gelişme ve bitiş fazlarında tartışılmaz benzerlikler vardı. Başlarda toplumsal bir bahar havası, Öcalan faktörünün öne çıkarılması muhalefette dahil temkinli iyimserlik, STK’ların motive edilmesi, bölge yatırımcısında başlayan özgüven vs.; gelişme bölümünde KCK’nın saha hakimiyetinin artması baş gösteren yerel krizler muhalefetin suçlamalarını arttırması; sonuç bölümünde ise Silvan ve Ceylanpınar benzeri provokasyonlar ve uçaklarımızın Kandili bombalamaya başlaması, Öcalan ile görüşmelerin kesilmesi ve karamsarlık.

Her iki sürecin sonlandırılması seçim arifesi veya öncesine gelmesi doğal olarak Ak Parti hükümetlerini suçlamaya maruz bıraktı. Belki de iki sürecin ağırlaşan politik yükünü seçime giden bir iktidarın taşıyamayacağını varsaymak da gerekebilir.

Genel olarak ifade etmek gerekirse gerek “açılım” gerekse de “çözüm” süreçlerinde devletimizin ortak yönetim zaafları baş göstermektedir. Öncelikle amacın net tanımlanması gerekirdi; Ortak ve bölünmez bir vatan kurgusu içinde demokratik ve anayasal bir süreçte KCK’yı demokratik bir entegrasyona zorlamak, silahsızlandırmak, merkezde siyaset yapması için gerekli enstrümanları oluşturmak gibi. Sonra bu çetrefilli süreçte ilgili yol haritası ortaya konması gerekirdi. Yapılacak yasal, yerel, barış-karşılıklı helalleşme ve anayasal reformların açık konulması, çekilme ve silahsızlanma prosedürünün belirlenmesi, KCK’nın Avrupa kanadı, yerel birimleri, PKK’nın askeri kanadı, karar vericileri, lojistik yapısının tasfiyesi ve bunların Türkiye merkez ve yerel siyaset alanları içinde nasıl yer alacağı, geçim sorunları sosyal-psikolojik rehabilitasyon vs. netleştirmek ve halkın çoğunluğunun güvenini, desteğini almak elzemdi.

Barışın politiğini inşa ederken söz konusu hususları gerçekleştirecek kamu ve STK kaynakları elimizde mevcuttu. Karar vericilerimizin burada yapması gereken prensip yol haritasını belirleyip Kamu Güvenliği Kurumu, Üniversiteler ve STK’larla bunu koordine etmesiydi.

Maalesef yönetim geleneğimiz insanları kullanma ve kontrol öncelikli, bu manada bu süreçlerde STK’lara fazla güvenilemediği için pek önleri açılmadı belki sadece malumat nitelikli istişareler yapıldı. Burada “izleme” çok önemli bir husus idi. Tarafların güvendiği sivil unsurların yapması yerine sürecin tüm sivil yükünü yüklendiği gibi MİT izleme sorumluluğunu taşımaya çalıştı. Süreçlerde “izleme” prosesini “kontrol” ve “yaptırım” takip etmeliydi.( PKK’nın yerelleri silahlandırmasının önlenmesi vs. gibi )

Milliyetçi, gazi ve şehit duyarlılığının yüksek olduğu ve batı bölgelerimize süreçlerin yukarıda anlatmaya çalıştığım şartları yerine getirildikten sonra ikna ve destek çalışmalarına başlanmalıydı. Kim ne derse desin Akil adamlar bir projeydi, belki de Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana konuya ilişkin heyecan verici bir girişimdi. Ana eksiği ise halka gittiklerinde ellerinde politik bir ajandanın olmamasıydı. Olumlu veya olumsuz tepkiler veren halka sadece çözüm sürecinin çok iyi bir şey olduğu, onlara anlatmaya değil çözüm süreci hakkında görüşlerini raporlanmaya gelindiği ifade ediliyordu.

Ak Parti hükümeti ne kadar bir risk ve sorumluluk altında olduğunun farkındaydı. Sürecin çıktılarını şehitlerin gelmemesi, ateşkesin devamı sayesinde bölgede ki ticari ve turizm canlanması, bölgesel Kürt yönetimiyle sınır ticaretinde ki artış, bölgede ki muhtemel seçim başarıları olarak okuyorlardı. Diyarbakır’da ki M. Barzani ve Ş. Perver buluşması önemli bir taktik hamleydi. Ak parti PKK’yı Kürt sorununun bir parçası olarak görmek istemedi. Terör ve asayiş sorunu olarak görme eğiliminde. Sn. Erdoğan’nın ülkemizde Kürt sorunu yoktur vatandaşlarımızın demokratik sorunları vardır söyleminde de bu gerçek yatmaktadır. Zannederim Kürt sorununu Ortadoğu’nun sorunu olarak kendisi de görüyordur.

Terörü ve şiddeti durdurabilmek için, bu doğrultuda Öcalan, Oslo görüşmeleri, MİT’in yerel çalışmaları, Ak Partili Kürt milletvekillerinin çabalarını ve Barzani’nin politik baskısını tercih etti. Halbuki süreçte teknik değil sosyal özne olması gereken PKK’nın sosyal tabanı dağa çıkan Suriye’ye savaşmaya giden kendi insan kaynağımızdı. Süreçlerdeki bir diğer eksiklik ise gerek Öcalan ve gerekse Kandil ikinci kanal diplomasilerinin öne çıkartılması ve bunlara sivillerin dahil edilmemesiydi. Gerek Öcalan ve gerekse Kandil üzerinde Sağ kanaat önderlerinin dönüştürücü etkisi de denenmeliydi. Ayrıca Kürt siyasi hareketinde muhatapları demokratik olanlarla çeşitlendirmek içinde bir politika belirlenebilirdi. Yapılanların iyi niyetli ve takdire şayan olduğunu söylemekle birlikte dönemin Cumhurbaşkanı’nın ve Genel Kurmay başkanının bilgisi olmayan sürece Şeffaf diyemeyiz.

KCK bu süreci kendince yeteri kadar değerlendirdi zannederim. Kendilerinin ütopyası açıkça da ifade ediyorlar; demokratik, kantonal bir bölgesel Kürdistan kurmak. KCK kendi hedefleri doğrultusunda barış ve savaşta da siyaset üretiyor. Çözüm sürecinde saha avantajını kendi lehine çevirmesi bizim barışın siyasetini üretememiz ve ilgili enstrümanları sahada uygulamamamızdan kaynaklanmaktadır. KCK’nın ortaya koyduğu bölge halkını çeşitli yöntemlerle ikna etmeye çalıştığı siyasete karşı, bölge gençliği ve halkını yanımıza çekecek KCK’yı demokratik dönüşüme zorlayacak kendi siyasetimizi üretmemiz gerekiyor. Bunu yapabildiğimiz takdirde çözüm süreci iyi bir şeydir.

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir