çözülmeden

Bazılarına göre 29. Kürt isyanı olarak adlandırılan PKK isyanı 80’li yıllardan buyana mutasyona uğrayarak devam etmekte. Aktif dağ kadrosunun yaklaşık 5 katı son 30 yılda etkisiz hale getirildiği istatistikler göz atıldığında görülmekte. İlaveten müttefikimiz Amerika’nın örgütün yarı mitolojik liderini güvenlik güçlerimize teslim etmesinden 15 yılı aşkın bir zaman geçti. Bu süre zarfında batılı güçler, örgütün uluslararası yasal statü almaması ve terör kapsamında değerlendirilmesi hususunda yanımızda oldular.

Son aylarda yapılan operasyonlarda etkisiz hale getirilen ve yüzün çarpanlarıyla ifade edebildiğimiz PKK’ lı veya sempatizan gençlerin sayısını, kendi güvenlik kuvvetlerimiz şehitleri ile oranlayarak çıkan katsayının büyüklüğüne göre terörle mücadele de başarıdan bahsetmek pek adilce olmayacaktır. Aslında bu ülkemiz açısından sosyal bir yıkımdır da. Ancak bugün gelinen noktada PKK’nın siyasi etki alanı ve ölçülebilir çıktılar açısından sürekli güçlendiğini görebiliyoruz. Halk desteğini kısmen, gençlik desteğini ise daha yüksek oranda alan örgüt Ortadoğu’da da batılı müttefiklerimizin de desteği ile bir milis gücü haline gelmiştir. Örgütün gerek ülkemizde anayasal düzene karşı yerel, ve gerekse Ortadoğu Rojava’daki egemenlik alanlarına yönelik politikalarına karşı geliştirdiğimiz müdahaleci uygulamalar olumlu sonuçlar verememektedir. Bu gelişmeleri tamamen küresel güçlerin ortak destek politikalarına bağlamakta yetersiz kalacaktır.

Devletimiz ve hükümetlerimiz bu sorunu genelde tarihsel bir silahlı kalkışma sorunu olarak görüp güvenlik ve hizmet ağırlıklı politikalar uyguladı. Devlet soğuk savaş koşullarının bir gün biteceğini ve sınırlarımızın ısınacağını biliyordu. Etnik uyuyan toplulukların kültürel ve siyasal uyanmasını geciktirmek istedi. Zira Ortadoğu’daki muhtemel senaryo ile senkronizasyona girmekten çekiniyordu.

Ak Parti’nin şansı içeride temiz tabanını temsil eden uygun siyasi kadroları dışarıda da kriz sonrası finansal likidite bolluğu dönemine denk gelmesiydi. Ancak ciddi bir şanssızlığı vardı. Dünya siyasi düzeni, özellikle Ortadoğu’da yeni konsept ve kavramlarla Yalta’dan sonra şekilleniyordu. Devletimiz (TSK) ve siyasi kurumlarımızın ( Ak Parti ) biten eski yerine yeniyi üretmesi ve (M. Gürcan) zaman kayıp etmemesi gerekiyordu.

Kürt sorununu tanıma aşaması, Irak’a Amerika müdahalesi karşısında tutunulan tavır, Suriye ve İran hamleleri Ak Parti için güzel başlangıçlardı. Belki de Ak Parti konsolide ettiği o ortak akıl dönüşümcü kapasiteyi yavaşlattığından, Arap Baharı arkasından Suriye krizi ve bölge gelişmelerini okuyamadı. Benzer durum Kürt sorunun da yaşandı. Kürt ve PKK sorunu içeriği maalesef tam anlaşılamamıştı. Bölücülük, terör, etnik fitne, az gelişmişlik veya Sykes-Picot’un 100. yılında aleyhimize yeniden yapılandırma tanımlamalarını tartışıyoruz. Bunlar gerçeğin görüntüleri olabilir ancak kendisi olarak tanımlamalarımızın çok yetersiz kaldığı aşikârdır. Ak Parti’nin açılım ve çözüm süreçleri politikaları daha çok diyalog , PR ve hizmet ekseninde geliştirildi. İmralı’nın ortaya koyduğu siyasete ve tezlere karşı bir model oluşturulamadı. Süreçler halkı mutlu etti, sosyal ve ekonomik hayat güçlendi. Ancak söz konusu boşluklardan da etnik bilinç yükseldi PKK fiili paralel egemenlik alanı ve “alternatif KCK devlet yapısını” uygulamaya koydu. Süreç gittikçe egemen bir devlet açısından anlamsızlaşmaya başladı.

KCK hareketi sivil ve silahlı unsurları ile Kobani gibi tecrübeler sayısal olarak mutasyona uğrarken devlet güvenlik birimlerinin bölge halkına sadece saygılı davranarak hendek kapama operasyonları ve PKK’nın yerel egemenliğini elinden alabilir mi? Dahası bu politikalarda kararlılık, örgütü silahlarını bıraktırabilir mi?

Burada iki önemli ortak özellik çıkartabiliriz; barışımız veya savaşımızın bir siyasetinin olmadığı veya sahadaki acı gerçeklik ile uyumlu olmadığı. Bu asimetrik savaşın mutlak kazananın olmayacağını yakın tarihimiz bize söylüyor.

Karar verici kurumlarımız KCK’nın şehirlerde ki taban destekli silahlı milis yapısı ve PKK ile caydırıcı müdahaleyi, riskleri minimize ederek uzun vadede sürdürülebilir görüyorlar. Bu mücadele sürerken halkın; demokratik özgürlükleri ayırt edebilen Ankara’nın tarafında duracağını hesaplanıyor. Kendi çocukları ve akrabalarını kayıp edenlerin politize olacağı kabullenilerek bunlarında bir şekilde HDP benzeri silahsız bir siyasi şemsiye de durabileceği düşünülüyor. Savaşın batıya taşınması pek mümkün görülmüyor ve mevcut sosyal dengelerle de uzun vade de sürdürülebileceğine inanılıyor. En kötü ihtimalle dar bölgeye hapsedilmiş çatışma alanlarına karşı sıkıyönetim veya olağan üstü halle sorunun terör kısmının tamamen dondurulacağı varsayılıyor. Tabi Suriye’de de müttefiklerimiz bizi üzmezlerse.

Durum PKK içinse farklı bir açmazı barındırıyor. Aslında Öcalan’nın bazen eleştirdiği gibi Kandil silahlı çatışma da koşulsuz tek taraflı ateşkes önerip silahsız siyaset alanına ısrar etseydi uluslararası alanda Rojava’da ve ülkemiz iç siyasetinde sempati kazanıp HDP’yi güçlendirebilirdi.

PKK muhtemelen tabanda kazandığı güçle etkili olduğu coğrafya da benzer alanları inşa ederek veya farklı milis mücadele örnekleri vererek kamuoyuna gücünün hep devam ettiğini göstermek isteyecektir. Bu arada bir eli Rojava’da diğeri de K. Irak’ta ki gelişmelerde olacaktır. Bu senaryoda örgüt masa ve entegrasyon amacını sürdürmektedir. Fakat kötü senaryo olarak devletimiz HDP’yi ve yerel Kürt siyasetini tasfiyeye karar verir ve PKK’da tabanda ki enerjiyi yeterli görür sırtını da Ortadoğu’ya dayarsa o zaman kendi kaderini belirleme gerekçesiyle devrimci halk ayaklanması konseptini zorlayabilecektir.

Öcalan’nın görüşme notları medya da yayınlandığı kadarı ile ilginç ipuçlarını içermek tektedir. Öncelikle kendi ve hareketi adına bir tasfiye kaygısı taşımaktadır. İkincil olarak süreçlerin yasal zeminde gerçekleştirilmesini talep etmektedir ki haklıdır da. Müzakereye geçiş hususunda ısrarcıdır. Türklerin ve Kürtlerin birlikte uluslararası komploya maruz kaldıklarından ve misakı milli temelli davranmalarından bahsetmektedir. Eskiden Stalinist şimdi demokrat sosyalist olduğundan ama önderlik konumunun tartışılamayacağını (kısmen mitolojik) da söylüyor. Ak Parti’nin otoriterleşmesi durumunda Kürtlerin savaşacağını söylemesi de başka bir nokta.

Ülkemiz gerek Kürt gerekse Ortadoğu sorunu gelişmeleri karşısında önemli ancak sıkıntılı günler yaşamaktadır. Ne yazıktır ki devletimizin uygulamakta olduğu bu politikalar karşısında ortak bir milli konsensüs gerekirken ciddi bir toplumsal kafa karışıklıkları ve acabalar mevcuttur. Aslında Kürt, PKK, PYD- Rojava, kutuplaşma içeriği ve çözümü birbirlerine bağlı sorunlardır.

Bugün Kürtler, aralarında siyasi, inanç, kabile ve lehçe farklılıklarına rağmen artık ortak bir duygudaşlığa sahip olmuşlardır. Orta Asya kabile Türki devletler gibi olmasa da aynı siyasi çatı altında yaşamaları zor gözüküyor. Devletimizin gerek kendi Kürtleri gerekse akraba dış Kürtler hakkında insani ve ticari ilişkiler dışında geliştirebildiği vizyoner bir politika yoktur. Ak Parti son dönemlerde silahı tercih etmeyen milliyetçi, federal tezleri savunan muhafazakar Kürtleri, silah ve terörü kullanarak statü ve entegrasyon talep eden sol Kürtlere tercih etme eğiliminde. Her iki durumda bizi birlikte yaşama modelinden uzaklaştırmaktadır.

George Orwell bir kitabında Britanya halkını anlatırken İskoç, İngiliz ve Galli gibi unsurların birbirlerini sevmediklerinden, aralarında çeşitli zevk farkları olduğundan ancak herhangi bir ortak dış veya iç tehdit hissettiklerinde bütünleşebildiklerinden bahseder. Ayrıca Britanya donanmasının, kıtalararası ticaret filosu, misyoner ve mason localarının uluslararası faaliyetlerinin uzlaşma kültürünü oluşturduğunu ilave eder.

Biz ülkemizde acaba Orwell’ın Britanya’sındaki gibi artık ne kadar ortak tepki veriyoruz. Bırakın terörle mücadeleyi, Rus ve Ortadoğu krizlerinde bile ortak tepki koyamıyoruz. Ulusal ve uluslararası sorunlarda ne kadar uzlaşma kültürünü sergileyebiliyoruz. Burada bölünme tehlikesinin ötesinde bir çözülme kaygısının psikolojik sınırlarını zorlamaktayız. Toplumsal bir psikopati içindeyiz bu durumdan çıkabilmeliyiz.

Her ne kadar operasyonlar devam etse de çözümü tekrar tartışabilmeliyiz. Karar vericiler bu tür çabaları demokratik toleransla destekleyebilmeli. Bir çözüm haritası taslağı olarak aşağıda ifade ettiğim önerileri aşamalarla paylaşmak istiyorum ;

 

  • Rojava’da kırmızı çizgiler kaldırılmalı. Koşul olarak da tüm muhalif ve sürgün grupların dönmesi ve yönetime katılması sağlanmalı. Rojava halkının demokratik geleneği orayı sırf PYD’ye bırakmayacak bir zenginliği taşımaktadır. Rojava yönetimi Dış politikamızın çıkarlarına uygun ittifaklarla saygı göstermeli. Hendek siyasetinden her türlü desteği çektirilmeli. Bölgenin ekonomik ve güvenlik yapılanmasına azami destek verilmeli. Geleceği birlikte inşa edilmeli. Mahmur sorununu da bu bağlamda ele alabiliriz onların onurlu bir vatandaş olarak Sur’dan çıkanlar gibi geri dönmesi sağlanmalı.
  • HDP’yi hırpalama siyasetinden vaz geçilmeli. Türkiyeli ve demokratik bir aktör olarak siyaseten bir şans daha verilmelidir.
  • Devlet bürokrasisi, Siyasi karar vericileri yeni bir toplumsal sözleşme, anayasa ve yol haritasını aydınlarla, yerelin temsilcileri ile oluşturabilmelidirler. Bu bizim bir arada yaşamamız tezinin de temelini teşkil edebilmelidir. Bura da muhatap Hükümetin son dönemlerde ifade ettiği elinde silah bulunmayan tüm sivil unsurlardır.
  • Öcalan ile bu geliştirilen tez üzerine görüşlerine de değer vererek mutabakat sağlanmalıdır. Kendisi ve hareketinin tasfiye kaygısı anayasal mutabakat zeminini ve yasalarla giderilmelidir. Kolektif haklar yerine anayasal vatandaşlık haklarında ısrar edilebilir. Asimetrik ademi merkeziyetçilik değil simetrik olan tartışılmalı. Harekete yerel ve merkezi reformlarla onurlu entegrasyon alanı açılmalı. Tek bayrak, resmi dil (yerel kullanımları kast etmiyorum) ve ulusal sınırların değişmezliği dışında her şey tartışılmaya açık olmalı. Yerelde egemenliğin devlete ait olduğu gerçeğinde samimi olunmalıdır. Batı ve Doğu Almanya entegrasyonu örnekleri gözden geçirilebilir. Buradan ortak hedefler dışında yeni bir yol haritası da çıkabilmeli. Yol haritalarını denetleyecek sivil kurumlara destek verilmeli. Yeni süreç şeffaf olmalı.
  • Operasyonlar dondurulmalı Silvan benzeri uygulamalarda ki gibi dolaylı tahliye imkânları açılmalı.
  • Öcalan YDGH’li gençlere ve Kandil’e hendekler için gerekli çağrıyı yapabilmeli. Son 20 yılda yapılan anti terör operasyonları Kürt gençlerinin çoğunluğunu birlikte yaşamaya yabancılaştırdı bunun önlemi alınmalı.
  • Kandil gerek Öcalan’nın çağrısı gerekse Rojava’daki gelişmeler doğrultusunda çekilme ve ülke içinde silahsızlanma takvimini açıklamalı. Kandil ve KCK demokratik ulus açılımında “ Konfederal büyük Kürdistan” mı yoksa “Büyük Türkiye “ yi mi tercih edeceğini ortaya koyabilmeli.
  • Silahlı grupların silahsızlanması orta ve üst yöneticilerin entegrasyonu çalışmalarında ara kademe olarak yeniden yapılanmış Rojava, DTK ve HDP’den destek alınabilir. Mümkün olduğu kadar yeni yol haritasında devreye farklı görüşten doğu ve batıdan STK ve aydınları sokabilmeliyiz.
  • Yüz kızartıcı suçlar dışında siyasi ve ekonomik af anayasa ilanıyla birlikte sağlanmalıdır.

 

Kürt sorununun çözümü için kat edilen mesafe ve tecrübe bizi tek ve uyumlu bir parça olarak çözülmeden 22. Yüzyıla taşımaya yetecektir.

 

 

 

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir