IMG 5194

Burma veya Myanmar’ı Yull Brynner’in Kral ve Ben filminden veya Arakan’da Rohingen Müslümanlarına yapılan zulümden kolayca hatırlayabilirsiniz. Buranın bir ayırt edici özelliği de, Buda’nın Budistler için vaat edilmiş topraklarının bulunduğu varsayılan Budizm’in ikinci büyük ülkesi olması. Belki de burada yaşayan Budistlerin, ötekilerine bakışını belirleyen temel varsayım da bu olabilir.

Bu topraklar, Britanya’dan bağımsızlık kazandıkları 1948’den bu yana bitmek tükenmek bilmeyen acımasız etnik kökenli iç savaşları yaşadı. Yaklaşık 150 etnik unsurun bulunduğu bu coğrafyayı 2012 yılına kadar en güçlü kurum olan ordu yönetti. 2011’den bu yana da barış görüşmeleri sürmekte.

Zamanında Dünyamızın en verimli bölgelerinden biri olan bu coğrafyanın sınırsız toprak altı zenginlikleri, sömürgecilerin oldukça ilgisini çekmiş. Her zaman aslan payını alan İngilizler, burayı da ele geçirmişler ve uzun yıllar yerel krallarla işbirliği içinde 5 koloni halinde yönetmişler. Aslında Kral ve Ben filmi gerçek bir anı kitaptan uyarlamadır. Bu kitapta sömürgecilikle kültür emperyalizmi arasındaki ayrılmaz ilişkiyi anlayabiliyorsunuz. Gezerken, eski sömürge yatırımlarını görebiliyorsunuz. Demiryolu, liman ve posta kurumu gibi.

İngilizler burayı idari olarak terk ederken, Ortadoğu’da oluşturdukları yapılar gibi birer pimi çekilmiş saatli bomba bırakmışlar. Yani çoğunluğu, azınlığa yönettirmişler. Dünyada baktığınızda sömürge sonrası, bir türlü istikrar bulamayan alanları görebilmektesiniz.

Budizm burada kurucu ve belirleyici faktör. Ekip arkadaşlarımla tarihi panogramların ( sembolik Budist tapınakları) bulunduğu alana gittik. İnşaatlarda tonlarca altın ve değerli mücevherat kullanılmış. Buda, bir prensmiş bir gün hikmet sahibi birisiyle karşılaşıyor, onun etkisiyle 4 ana esas üzerinden yaşama bakışı değişiyor ve eriyor(nirvanaya). Bu olay MÖ 2500 yılı civarında gerçekleşiyor.

Gezdiğim Budist tapınaklarda çan çalma seremonileri, heykeller, hatıra köşeleri ve heykellere secde eden insanlar, bana bazı eski gördüğüm yerlerle benzeşim kurdurdu. Buraları, bana özellikle Moskova ve Kiev’deki Ortodoks Hristiyan merkezlerini ve kitaplarda okuduğumuz Abdülmuttalip dönemi Kabe panayırını benzeştirdi.

Budizm’de bir Yaratıcı yok. Onlara göre evren hep vardı. Kainat döngüsel karakterde kendisini yineleyen bir mekanizmadır. Budizm bu yönüyle diyalektik materyalizmi çok andırmakta. İşin içine biraz paganlık, birazda hermetizm girmiş bulunmakta. Ancak unutmamalıyız ki Budizm III. Yeryüzü dini. İnsanlar kimlik olarak benimsemişler. Bize mihmandarlık eden Ashli’ye ( Amerikalı, üç yıl Budizm çalışmış) sorduğumda, Budizm seküler hayata Katoliklik ve İslam’a göre çabuk adapte edilebilen kolay bir din diye cevap verdi. Batılıların bakışını da bu cevap yansıtıyordu aslında.

Myanmar’da Müslümanlar da yaşıyor. Ancak kimlik bile verilmiyor. Siyasi partilerden aday gösterilmiyorlar. Parlamento’da temsil dahi edilemiyorlar. Cami’de toplu fotoğraf çektirmekten bile çekiniyorlar. Mesela Çinli Hristiyanlar yerli kabul ediliyorlar. Arakan bölgesindeki Rohinya Müslümanlarının durumu tam bir trajedi. Bengalli olmaları isteniyor. Barış görüşmelerine silahlı gruplar bile dahil edilmiş. Ancak Müslümanlar yok sayılıyor. Barış sürecine bağımsızlık isteyen gruplar ve Müslümanlar dahil edilmemişler. Konuştuğumuz Müslümanlar haklarının ancak uluslararası baskı ile elde edebilecekleri kanaatindeler.

Barış görüşmelerin temel zemini ateşkes ve ortak uzlaşma konusu da demokratik konfederalizm. Deniyor ki, biz bu kadar çok etnik grubun self determinasyon talebine karşı, ayrı coğrafya alanı ve çatışmayı ancak konfederalizm ile toparlarız. Federalizme geçersek te parçalanırız.

Ordu’da bir şekilde buna ikna olmuş. Savaşan eski generaller, hapisteki muhalif aydınlar ve etnik silahlı grupların eski komutanları, ulusal barış enstitüsünde bir araya geliyorlar. Bunlara destek alt organizasyonlarda çok, STK’lar da yaygın. Dış fonlar Norveç, İsveç, AB gibi yerlerden destek olarak barış süreçleri kurumlarına geliyor.

Batı ülkeleri burayı boş bırakmıyorlar. Süreçleri STK’ları ki bir kısım fonlarını kendi kamularından destek alıyorlar, üzerinden takip ediyorlar. Bunlar içinde ciddi üniversitelerde birkaç ana dal yapmış aktivistleri ve emekli diplomatları görebiliyorsunuz.

Kapalı ekonomileri var. Ordu para basımını bile tek başına kontrol ediyor. Anayasaya göre Ordunun müdahale yetkisi hala mevcut. Barış süreçlerinde riskleri yüksek ama, sürece gene de bu kadar çok aktörü katmaları ve irade koymaları umut veriyor.

Peki buradan bizim için ne tür dersler çıkartılabilir ?

Öncelikle geleceğin ortak kaderinin olabilmesi için, geçmişte birlikte olmak gerekiyor. Bu durum Myanmar’da sorunlu. Bir bölgeden diğerine geçiş yapınca yabancılık artmakta. Ortak tarihsel bağları zayıf. Biz Türkiye’mizde en az 600 yıllık bir kader birliğinden söz edebiliyoruz. Ayrıca biz hiç bir zaman sömürge olmadık. Eskiden olduğu gibi bugün de merkez olma özelliği taşımaktayız.

Dikkat edilmesi gereken bir başka konu da, masadan kimsenin dışlanmaması konusu. Dışlanan masayı devirmek için elinden geleni yapmakta. Hükümet ateşkes anlaşmasını imzalamayan grupları dahi, masaya gözlemci olarak dahil etmiş.

Bunun örneklerini farklı vesilelerle ülkemiz özelinde de yaşamış bulunmaktayız. Bir gün çözümü konuştuğumuzda, işimizin Myanmar’dan çok daha kolay olduğunu göreceğimize inanıyorum.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir