IMG 0402

 

Lübnan’a Beyrut’a gitmeyi arzulamıştım. Hem egzotik, hem de yaklaşık 300 bini aşkın kişinin öldüğü iç savaşın niteliği benim için ilgi çekiciydi. Beyrut’a inerken check point noktaları ve kum torbaları ile ayrılmış mahalleler hayal ediyordum. Şehirden otele doğru arkadaşlarımla giderken bunun böyle olmadığını anlamam gecikmedi.

Beyrut’u gezerken tipik bir Ortadoğu şehrinden, Erbil’den veya Cidde’den pek farkı olmadığını hemen anlayabiliyorsunuz. Merkezde veya sahilde lüks oteller, rezidanslar, eğlence yerleri ve alışveriş merkezleri, periferide ise iç içe geçmiş kent gecekonduları. Tabi buralarda hep turizm ve finans sektörün izlerini görmektesiniz. Çevrede stadyum dışında bir fabrika veya üretim tesisine rastlamanız da mümkün olmuyor.

Beyrut’un başta S. Arabistan, diğer Arap ülkeleri ve Ürdünlü elit ailelerin inşaat ve finans sektörüne aklama merkezi olduğunu anlayabiliyorsunuz. O kadar ilginçtir ki, eğlence sektörünün bulunduğu mahallelerden iç savaşın en acımasız olduğu dönemlerde bile bir kurşun dahi geçmemiş olduğu ifade edilmekte.

Burada görüştüğümüz dini lider ve aydınlar, Tarihsel bir Lübnan kimliğini vurgulamanın zorluğundan bahsediyorlar. Şam vilayeti (Osmanlı) üzerinden toplumsal ve siyasal bağlantıları anlatabilmek daha kolaylarına geliyor. Bu şekilde ayrılması zor gözüken Şam ve Beyrut bağlantısını açıklamak kolaylaşıyor.

Burada topluluklar Osmanlı’daki gibi dini ve mezhebi kimlikleri üzerinden tanımlanmakta. Bugün mensubu pek kalmayan İsmailliler dahil 18 dini grup olduğu söylenmekte. Tarihdeki gibi, bu topluluklar dini otoritelerini ve ilgili hukuklarını kendi kendilerine belirliyorlar.

Bu kadar farklı etnik ve mezhebi yapının olduğu bu topraklarda ilk çatışma 19. Yüzyılın başlarında Hıristiyanlar arasında yaşanmış. En kanlısı ise 80’lerin sonunda gerçekleşmiş.

En merak edilen konu; bu iç savaşların temel dinamiklerinin dışarıdaki güçlerden mi yoksa iç toplumsal yapıdan kaynaklandığı şeklindeydi. Yerel otoritelerin ortak görüşü, içerisi hazır olmazsa dışarıdan kimsenin kaşıyamayacağı şeklindeydi.

Aslında baktığınızda her yerel dinamiğin bölgesel bir ağabeyisi gözükmekte. Hizbullah’ın İran, Falanjistlerin Fransa, Sünnilerin Türkiye, S. Arabistan ve Mısır gibi. Ancak kalıcı barış içinse o zamanki Cumhurbaşkanı önderliğinde grupları bir araya getiren Bosna’daki gibi gene Amerika olmuş.

Burada merhum Refik Hariri unutulmuyor, bu onarıcı liderin suikastının arkasında Suriye’nin olduğuna dair en ufak bir şüphe bile yok. Suriye iç savaşının tartışmasız etkileri var. Bir milyonu aşkın göçmenin yükünü sünni grup taşıyor. İşin ilginç yanı Esad yüzünden buralara göç eden Müslüman kardeşler üyelerinin önemli bir kısmı buradan Esad’ı desteklemeye başlamışlar. Suriye iç savaşı buradan mezhep savaşı olarak değil iktidara karşı muhalefetin silahlı ayaklanması olarak görülüyor. Bu açıdan Suriye’deki savaş, savaşa aktif katılan Hizbullah ile diğer buradaki etnik ve mezhep gruplarının arasını bozamadı deniyor.

Lübnan’da yaşayanlar, anayasalarını adeta Osmanlı milletler sisteminden esinlenerek yapmışlar. Gelenek önemli referans buna uyuluyor. Güç dağılımı ve dini grupların kota hakları tartışmalı. Bunun referansı 1930’larda Fransa’nın BM’ye sunduğu rapora dayanıyor. Türkiye’nin Musul Vilayetindeki haklarının eskidiğini ve olmadığını iddia edenlere bu konuyu ithaf etmek gerekir.

Lübnan’da ortak bir Tarih anlayışı olması mümkün gözükmüyor. Dil, inanç ve vatan anlayışları da farklı. Belki biraz tartışmalı da olsa ancak ortak bir gelecek ülküsünden bahsetmek mümkün olabilir. Bütün bunlara rağmen, kanton değil bütün bir devlet anlayışı kabul ediliyor.

Aklıma Türkiye’de yıllardır çoğumuzun kaygılarının seslendirdiği ortak tarih ve vatan olgusu gerçeğine karşı sıkça tekrarlanan bölünme senaryoları geldi ve içimden beni gülümsetti.

Son olarak önemli bir vizyon eksikliğimizden bir örnek vermek isterim;

Biz Türkiye’den bir aydın grubuyla geldik. Bizi Burma’ya davet eden ve Beyrut’a tanıtıma çağıran da Tanınmış bir Avrupalı vakıftı. Bu vakfın kurucusu Boch firmasının sahipleri. Vakıf Güneydoğu Asya, Ortadoğu ve G. Amerika dahil “Çatışma çözümleri” ile ilgileniyor. Büroları var. Buralarda yerel ve kendi vatandaşlarını çalıştırıyor. Emekli diplomatlar, genç STK temsilcileri ve öğrenciler gibi. Beyrut’ta da Sünni gruplar arasında diyalog çalışıyorlar. Avrupa kariyerli Türk gençleri de var. Aslında nereden bakarsanız bakın emperyal vizyonlarını yansıtmaktalar. Yazık oluyor, Türkiye’nin potansiyellerine, kendimiz kendimizin önünü tıkıyoruz. Ondan sonra da Kerkük örneği ilginç çözümler üretebiliyoruz.

Tabi ki TİKA ve ilgili kuruluşların olağan üstü çabaları ve oluşturdukları sempatiyi de yok sayamayız. Ancak merkezden bağımsız bir düşünce kuruluşu veya STK’nın ortaya koyacağı çalışmalar, devlet kurumlarının hizmet alanlarından çok farklı alanları tarayacaktır.

Etki ve ilgi alanımızdaki bu bölgelerde, bu alanda emperyal vizyonu olan ülkeler ile o kadar çok rekabete ihtiyacımız var ki.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir