Anadolu Islamı

Anadolu çağlar boyunca güvenli liman “Safe Haven” olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar gibi çevre bölgeler için de mihenk taşı özelliğini taşımaktadır. Bir bakıma bunun örneğini Belgrat, Bağdat veya Tiflis’in istikrarının İstanbul’u doğrudan etkileyeceği ile anlatabiliriz. Tarih boyunca çevreden savaşlar veya hastalıklar nedeniyle kopan halklar güvenli bir alan için Anadolu’yu seçmişlerdir. Dahası Anadolu bu güveninden dolayı ticaretin de merkezi olmuştur (Kayseri örneği).

Anadolu’nun bu özelliği; hoşgörü, birlikte yaşamak, orduya güven ve ticaret gibi bir takım faktörleri yaşayan halkları için hep ön plana çıkardı. Tarih boyunca Anadolu’daki kamu düzeninin bozulma maliyeti özellikle Ortadoğu ve Balkanlara yansımıştır. Bunun misallerini Roma imparatorluğu, Moğol istilaları ve I. Dünya savaşı esnasında ki gelişmelerde görebiliyoruz.

Tarihte Türk kavimlerinin hareketlerine baktığımızda, kolay asimile olduklarını ancak bulundukları coğrafyalarda farklılıklara karşı kolay uyum gösterebildiklerini, nizam kurup koordine edebildiklerini ve ayrıca dillerinin özelliklerinin de bu işlevlerini desteklediğini belirleyebiliyoruz. Peygamber (sav ) torunlarına sahip çıkmaları ve krize giren Abbasi devletine yardımcı olmaları, Hindistan’daki etkinlikleri (Orduca-Urduca dili inşası) örneklerini çoğaltmak mümkündür.

Kınık ve Kayı aşiretlerinin Kürt ve Ermeni desteğini de alarak Anadolu’ya gelmeleri Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda etkinlik sağlamaları da benzer süreçleri içerir. O dönemde Bizans’ın idari, mali yapısını ve kamu düzeni bu bölgelerde zayıflamıştır. Anadolu, Yunan ve Sırp köylüleri, (serfleri) feodaller ve derebeyliklerin zulümleri altındaydılar. Birtakım Sırp ve Yunan tarihçilerin de belirttiği gibi yaklaşık 200-300 yıllık Osmanlı idaresi, ezilen halkları karşılıklı rıza ile kısmen özgürleştirdi.

Peki, bu başarı sadece toprak sistemine dayalı idari bir başarımıydı? Bunun cevabı tabi ki hayır olacaktır. Burada öncelikle karşılıklı rıza üretme mekanizmasının nasıl çalıştığına bir göz atmamız gerekebilir. Buna Türklerin özellikle Orta Asya’da yorumladığı İslam anlayışından başlamalıyız. Özellikle İslam kaynaklarının Peygamberin anlaşılmasında Buhari ve Tirmizi’nin, Akli itikadi anlayışında ise Maturidi gibi Orta Asyalıların rolü büyüktür. Daha önemlisi sosyal ve birey hayatını etkileyen tasavvufun, Ahmet Yesevi ve Şahı Nakşıbendi takipçilerinin bugüne uzayan etkilerini kavramamız gerekir. Orta Asya’nın oluşturduğu bu kuluçka alanı Horasan bölgesi üzerinden Anadolu’ya yerleşti Balkanlara ve çevreye yayıldı.

Bu yapı, Kazeruniye, Yeseviye, Kadiriye, Rifaiye, Kübreviye, Suhreverdiye, Bektaşiye, Mevleviye, Sadiye, Halvetiye, Nakşibendiye, Bayramiye, Zeyniye olarak zaman zaman karşımıza çıktı. Özellikle Nakşibendilik ve Kadiriliğin Avrasya’da yapılanmasında Kürt âlimler büyük rol oynadılar. Kurumsal olarak tolerans ve insan odaklı bu topluluklar bacıyani Rum erenleri olarak kadın ön planda, Ahilik olarak da ticaret ve zanaatı ön plana alanlarda oldu. Sarı Saltuk ve Hacı Bektaş gibi gönül erleri ile Diyarbakır’dan Budapeşte’ye kadar halkların sempatisini kazandılar.

Anadolu bütün bunlarla kaynaşma noktası “melting pot” , R. Bellah’ın deyimiyle

“Sivil din” alanı teşkil etti. Yani mevcut dinin kurumsal yapısı ötesinde, devlet ve toplum arasında oluşan din anlayışının mezhepten ziyade meşrep tanımlanması. Bu tanım, mezhepte ve amelde ne kadar kararlı olursan ol ama meşrepte ( davranış biçiminde ) hoşgörülü ol anlayışına dayanmaktadır. Hoşgörü tanımını ise tarihsel örnekleri ile Bektaşi veya Yesevi meşrepli olmak olarak örnekleyebiliriz. Örneği kendim için somutlaştırırsam; “ Sünni’yim Hanefi mezhebindeyim ancak Bektaşi / Yesevi meşrebindeyim “ diyebiliyorum. Tüm bu açıklamaların özetini Anadolu’nun İslam anlayışı olarak tanımlıyoruz.

Kurumsal baktığımızda bu anlayışın temelinde Medreseler, Tarikat-Tekke-Ocaklar, Kanaat önderleri ve cemaatler vardır. Medreselerin dinin dış zarfı “Şeriat” ,Tarikat-Ocakların özü “ Hakikat “ diğer kurumların ise bu doğrultuda toplumsal hizmetlerle ilgilendikleri söylenebilir.

Maalesef bu kurumlar bugün ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıyadır. Öncelikle değişen küresel meydan okumalar karşısında kendilerini geleneğe bağlı olarak yenilemeleri iç ve dış kritiğe açık olmaları gerekmektedir. Politika ve ticaret ile ilişkilerinde ciddi sorunları mevcuttur. Medreseler ve Tarikatların karşısında duran diğer iki risk de “ Selefileşmek” veya “Batınileşmek” yani heterodoksidir. Peygamberin tavsiye ettiği “orta yol” da kararlı durabilmek ayrıca tarihsel bir sorumluluktur.

Anadolu’daki İslam anlayışı dün olduğu gibi bugün de küresel köktendinci akımlara karşı bir model olarak durmakta. Yalnız söz konusu yenilenme dinamiğini içermelidir.

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir