John George 600×400
  1. Giriş
  2. Amerikan Kimliğinin Oluşumunu Anlamak Projesi Çalışma Planları
  3. ADAM Özel Çalışmalarından Örnekler
    1. Murat Sofuoğlu. Yahudilik Sorunu
    2. Hakan Çopur. Manifest Destiny: Amerika’nın Kaderi
    3. Murat Soycengiz. Masonluğun Amerikan Kimliği ve Kapitalizminin Oluşumundaki Rolü
    4. Murat Sofuoğlu. Masonluğun Anlamı: Albert Pike Biyografisi
    5. M. Sıddık Tüter. Büyük Uyanış: Genel Özellikleri
    6. Murat Sofuoğlu. Neoconservatism Proves Heidegger Is Right
    7. Hüseyin Kaya. Küresel Sermayeye Kısa Bir Bakış
  4. Amerikan Kimliğinin Oluşumunu Anlamak Projesi Makaleleri
    1. Murat Sofuoğlu. Amerikan Ulusunun Doğuşu
    2. M. Sıddık Tüter. Püriten Atalarından Bugünkü Amerikalara Miras: Püritanizmin Teolojik Ve Felsefi Kökenleri
    3. M. Veysel Bilici. Amerikan Siyasal Ve Sosyal Ethosunun Ortak Grameri: Amerikan Sivil Dini
    4. Eşref Yalınkılıçlı. Amerikan Üstünlüğü Hayaline Giden Yolda İlk Adım: Koloni Çağı (1607-1783)
    5. Ramazan Arıkan. Amerikan Kolonilerinde İktisadi Hayat

 

 

 AMERİKAN KİMLİĞİNİN OLUŞUMUNU ANLAMAK

PROJESİ TASLAĞI

 

 

  • Proje Başlığı: Amerikan Ulusal ve Siyasal Sisteminin Oluşumunu Anlamak

(1607-1789)

 

  • Projenin Amacı: Amerikan toplumsal ve siyasal yapısının bugünkü konumunu ve bu konumun başarılarının/başarısızlıklarının sırrının neler olduğunu çözmeye dönük bir teşebbüste bulunmak. Bu çerçevede kendi ulusal ve siyasi sorunlarımızı yeniden değerlendirme ve anlama çabası geliştirmek.

 

  • Proje Konusu ve Kapsamı: Amerikan gücünün ortaya çıkışını var olan tüm perspektiflerden değerlendirip bu durumun nedenlerini ve buna bağlı sonuçlarını anlamak amacıyla bir teşebbüste bulunmak. Söz konusu ortaya çıkış, ilk başarılı İngiliz yerleşimi ve kolonisinin Jamestown’da 1607’de kurulmasından bu kolonileştirmenin kıtada yaygınlaştırıldığı ve nihayet kolonistlerle İngiliz hükümetinin karşı karşıya geldiği ve kesin hesaplaşmanın gerçekleştiği Amerikan Devrimi sürecinde (1774-1789) kendini göstermiştir. Doğal olarak Amerikalılar’ın ne zaman kendilerini Amerikalı hissettikleri ve anavatandan yollarını ayırma noktasına geldiklerini anlamak öncelikli bir meseledir. Bu çerçevede Amerikan ulusal kimliğinin Amerikan ulus-devlet inşası boyutunda kurgusunu ve dünya tarihi çerçevesinde yerini tespit etmek projenin ana sorunlarından biridir. Amerikan ekonomisinin kolonyal çağdan Amerikan federal sisteminin kurulmasına kadar geçirdiği evrim ve modern zamanlardaki gelişimi projenin bir başka alanıdır. Amerikanın dinsel toplum kurgusu Püriten kökeni başta olmak üzere Amerikan Aydınlanmacı tecrübe ile birlikte çözülmeye ihtiyaç duyan bir başka yapıdır. Bu yaklaşımda Amerikan düşüncesinin bir sentez ve yeni bir toplumsal yapı inşa eden boyutları ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Alt başlıklar aşağıdaki şekilde kategorize edilebilir:

 

  1. Anglo-Sakson Köken (İngiliz İç Savaşı, Common Law, İngiliz kültür ve politik mirası, demokrasi)
  2. Püriten Ruh (İngiliz İç Savaşı ve Amerika’ya Püriten göçü, kolonileri organize edici güç olarak, “seçilmiş ulus” ve “vaadedilmiş toprak” kavramları)
  3. Amerikan Kurucu Babalar’ın İdeolojik Örgüsü (Deizm, demokrasi, optimizm)
  4. Kültürel Etkileşim (Üç kıta kültürü; Kızılderili, Avrupalı, Afrikalı)
  5. Serhat Ulus (Frontier Nation) Yaklaşımı (Batı’ya ilerleme, kıtanın fethi, Manifest Destiny)
  6. 13 Koloninin Yapısı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı (Federalizm ve Amerikan Devrimi)
  7. Amerikan Rüyası ve İstisnacılığı (Amerikan Dream ve Exceptionalism).
  8. ‘Linguistic Migration’ ve ‘Christian Republicanism’ Konseptlerinin Amerikan Sivil Dini Perspektifinde Ortaya Çıkışı ile Amerika’da Din-Sekülarizm İlişkisi

 

  • Proje Grubu ve Konu Detaylandırılması:
    1. Murat Sofuoğlu: Amerikan Ulusunun Doğuşu
    2. Mustafa Sıddık Tüter: Püriten Atalarından Bugünkü Amerikalara Miras: Püritanizmin Teolojik ve Felsefî Kökenleri
    3. Muhammed Veysel Bilici: Amerikan Siyasal ve Sosyal Ethosunun Ortak Grameri: Amerikan Sivil Dini
    4. Eşref Yalınkılıçlı: Amerikan Üstünlüğü Hayaline Giden Yolda İlk Adım: Koloni Çağı (1607-1783)
    5. Ramazan Arıkan: Amerikan Kolonilerinde İktisadi Hayat

 

  • Proje Süresi: 3.5 ay

 

6)   Proje Sonunda Elde Edilmesi Amaçlanan Muhtemel Çıktılar:

  1. Avrupa’daki Reform ve Rönesansın Amerikan İzdüşümlerine Ulaşmak
  2. Amerika ve Demokrasi Arasındaki İlişkiler
  3. Amerikan Sekülarism-Din Denklemi
  4. Amerikan Kapitalizminin Global Dominasyonunun Anahtarları
  5. Federalizm ve Başkanlık Sisteminin Temel Sonuçları
  6. Amerikan Evrensel Kültürü ve Kozmopolitan Yapısına Genel Bir Bakış
  7. Evrensel Dünya İmparatorlukları (Roma, Helen, Osmanlı) Perspektifinde Amerikan Tarihsel Konuşlandırılması ve Karşılaştırılmalı Bir İnceleme
  8. Amerikan Siyasal ve Sosyo-Ekonomik Gücünün Sınırlarının Tespiti
  9. Amerika’nın Gelecek Kurgusu
  10. Amerikan Anlam Haritası

 

 

AMERİKAN ULUSUNUN DOĞUŞUNU ANLAMAK

(Murat Sofuoğlu)

 

  1. ANGLO-SAKSON KÖKEN
  1. İngiliz tarihini özellikle 1215 Magna Carta Libertatum’dan beri bilme gereği
  2. Karşılaştırmalı bir şekilde İngiliz ve Avrupa tarihini anlamak
  3. İngiliz demokrasisinin ve parlamentosunun gelişimini anlamak
  4. Avrupa’da Reform ve Rönesans’ın doğuşunu ve gelişimini anlamak
  5. Püritanizmin doğuşu ve gelişimi
  1. İngiliz Aydınlanması

 

  1. YENİ DÜNYANIN KEŞFİ
  1. İspanyol ve Portekiz kolonileştirme faaliyetleri
  2. Fransız ve Hollandalı kolonileştirme faaliyetleri
  3. Kuzey Amerika’da İngiliz kolonileştirme faaliyetleri
  4. Bütün kolonileştirme örneklemlerinin karşılaştırılması

 

  1. KOLONYAL KOŞULLAR
  1. Püritanizmin kolonyal koşulların oluşumunda gördüğü fonksiyon (New England ve Kuzey’in şekillenmesi)
  2. İngiliz müteşebbis ruhun kolonyal koşulları gerçekleşmesi (Virginia ve Güney’in şekillenmesi)
  3. Amerikan kolonyal demokrasisi: (1) Council’ler, (2) Assemble’ler, (3) İngiliz Parlamentosu
  4. Tüm kolonilerin bireysel düzeyde evriminin anlaşılması
  5. Koloniler arasındaki ilişkiler: (1) Siyasi, (2) Ekonomik
  6. Kolonyal ekonomik evrim: (1) Kuzey (2) Güney
  7. Büyük Uyanış Hareketleri ve kolonyal ruhun şekillenmesi
  8. French-Indian War’un İngiliz kolonilerindeki yankılanması
  9. Serhat Ulus (Frontier Nation) karakterin önemi ve anlamı
  10. İngiliz vergi politikasi ve kolonilerden aldığı tepki: (1) İngiliz Vergi Kanunları, (2) Diğer İngiliz Yasaları
  11. Kolonyal koşulların anlaşılması için Jamestown (sonra Williamsburg) ve Massachusetts Bay Colony’nin vakıa analizlerinin özellikle çalışılması. Bu ilk iki kolonileşmenin her biri Kuzey ve Güney’i temsil etmesi bakımından da önemi vurgulanmaktadır

 

  1. AMERİKAN DEVRİMİ
  1. Amerikan Aydınlanması’nın Avrupa Aydınlanması perspektifinde doğuşunu ve   gelişimini anlamak
  2. Amerikan deizminin Amerikan elitlerin ideolojisi haline geliş süreci
  3. Bağımsızlık Deklarasyonu’nu Hobbes-Locke-Montesquieu politik düşünce süreci içinde konumlandırma. Bu perspektifte dini otorite ile seküler otorite arasındakı mücadelenin Amerikan okumasını yapma ve devrim koşullarındaki momentum etkisini tartışma
  4. Kurucu Babalar (Founding Fathers): (1) George Washington, (2) Thomas Jefferson, (3) John Adams, (4) James Madison, (5) Benjamin Franklin, (6) Alexander Hamilton, (7) Thomas Paine, (8) George Mason, (9) Patrick Henry, (10) Samuel Adams
  5. Kurucu Babalar ve Din

 

  1. AMERİKAN POLİTİK SİSTEMİNİN KURGUSU
  1. Kıtasal kongrelerin anlaşılması: (1) Neler tartışıldı? (2) Hangi koloniler neyi savundu? (3) Neden koloniler İngiltere’ye karşı ortak bir tepki gosterdiler? (4) Temel motivasyon ve kolonilerin kendi özerkliklerini koruma çabalarını anlamak neden önemli? (5) Kurucu Babalar’ın ortak iradenin ortaya çıkmasındaki rolleri
  2. Bağımsızlık Savaşı: Tüm sürecin ayrıntılı olarak bilinmesinin gerekliliği
  3. Loyalists (Tories) vs. Whigs (Bağımsızlık taraftarları) oluşumunu anlamak: (1) Kimler neden bağımsızlığı destekledi? (2) Kimler neden karşı çıktı? (3) Kanada neden İngiltere’ye bağımlı kaldı? (4) İngiletere’de kimler Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na destek verdi?
  4. Avrupa’daki diğer güçlerin Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na katkılarının anlaşılması: (1) Fransa, (2) İspanya, (3) Almanya
  5. Paris Anlaşması sonrası kolonilerde 1783 itibariyle genel durum
  6. Philedelphia Constitutional Convention (1787) ve Amerikan Anayasal Hareketi
  7. Federalist Papers ve Anayasal Kampanya
  8. Ratifikasyon Procedure: (1) Hangi eyalet ne dedi? (2) Süreç nasıl gerçekleşti?
  9. Federalizmin Doğuşu: (1) Federalistler, (2) Anti-Federalistler, (3) Karşıtlığın doğuşu ve karşıtlığın köklerinin kolonyal koşulların gerçekleşmesinde aranması, (4) Karşıtlığın Evrimi (İç Savaş’a doğru tansiyon nasıl düştü ve yükseldi? Trendlerin anlaşılması)
  10. Başkanlık Sistemi ve Washington’in Başkan seçilmesi tartışmaları ve Amerikan ulusunun ve politik sisteminin doğuşu

 

  1. GENEL DEĞERLENDİRME
  1. Amerikalılar neden başarılı oldu?
  2. Amerikan Devrimi’nin ve ABD’nin dünya tarihi içindeki yeri, rolü ve önemi
  3. Amerikan sisteminin diğer büyük sistemlerle karşılaştırılması: (1) Roma İmparatorluğu, (2) Osmanlı İmparatorluğu
  4. Kendi açımızdan Amerika ile parelellikler kurabilir miyiz? (1) Osmanlı Gazi Federasyonu ve Amerikan kolonilerinin A.B.D adı altında bir araya gelişleri arasında bir bağlantı kurulabilir mi? Bu bağlantı mevcutsa bunun ima ettiği şey nedir? (2) Amerikalılar Romalılar’a ya da Osmanlılar’a benzer bir kadere mahkum mudur?
  5. Amerikan Manifest Destiny ne olabilir? (1) New Israel? (2) Exceptionalism? (3) Frontier Nation? (4) Global Power?
  6. Üç kıta kültürünün Amerikan coğrafyasında bir araya gelişinin dünya medeniyetlerinin karşılaşması anlamında manası ne olabilir?
  7. Globalizm perspektifinde Amerikan evrensel ulusal kimliğinin ortaya çıkışını anlamlandırmak ve bu kimliğin gücü ve gelecekteki anlamları.
  8. ‘Linguistic Migration’ın ortaya çıkışı ve ‘Christian Republicanism’ konseptlerinin ortaya çıkışı ve Amerikan sivil dininin anlaşılması; sekülarizm-din kaynaşması
  9. Amerikan federalizminin geleceği
  10. ‘Amerikan Vizyonu’ ve ‘Evrimsel Devrimcilik’
  11. Devrim sırasında şekillenen Amerikan politik kanatlarının günümüzdeki temsili ve anlamları: (1) Cumhuriyetçiler ve Demokratlar (2) Evangelikanlar ve Sekülaristler

 

  1. BİR SONUÇ VAR MI VEYA VARSA NE OLABILIR?

 

 

 

 

PÜRİTEN ATALARINDAN BUGÜNKÜ AMERİKALILARA MİRAS: PÜRİTANİZMİN TEOLOJİK VE FELSEFÎ KÖKENLERİ

(Mustafa S. Tüter)

 

Amerika için Püritanizm neden önemlidir? Çünkü; Amerikalılar’a göre kendi medeniyetlerinin gelişimi ile Püriten mirası arasında sıkı bir bağ mevcuttur ve bugün bile hala Amerikan yaşamında Püritanizmin izlerini görmek mümkündür. Ralph B. Perry, “Püritanizm ve Demokrasi” adlı kitabında Amerikalılar’ın Püritenler’in biriktirmiş oldukları manevi enerjinin üzerinde durduklarını ifede etmektedir.

Peki, bizim için Püritanizm neden önemlidir? Eğer Amerikalılar Püritanizmi kültürlerinin en temel yapıcı-unsurlarından biri olarak kabul ediyorlarsa, Amerikan düşüncesini tanımaya çalışan bizler için Püritanizm elbette kayda değer bir konudur ve incelenmesi kaçınılmazdır. Püritanizm, Amerika’nın yeni insanları için hem dini bir inanç, hem yeni bir kimlik, hem de yeni bir toplumsal düzen sunmuştur.

Ne var ki, Püritanizm’in tarih içerisinde almış olduğu evrim ve çeşitlilik Püritanizm’e dair monist bir tanımlama getirmeyi güçleştirmektedir. Christopher Hill’in de dediği gibi “Püriten” sözcüğü birçok yanlış anlama ve karıştırmayla maluldür. Öyleyse, öncelikle Püritanizm’in karakterinde varolan bu çeşitlilik çözümlenmeye çalışılmalıdır. Mesela, ana akımı temsil eden Püriten liderler ile “bağımsız” liderler arasındaki tartışmalar nereden kaynaklanmaktadır? Ya da Plymouth Püritenleri İngiliz Kralı ve Kilisesi’ne kesin bir şekilde baş kaldırırken, Massachusetts Püritenleri kraliyetin üzerlerindeki egemenliğini niçin kabullenmişlerdir? Ve belki de daha önemlisi, Püritenler ne derecede Kalvinist sayılabilirler? Dolayısıyla bütün bu sorular daha en başta Püriten düşüncesi içindeki farklı görüşleri ayrıştırmayı zorunlu kılmaktadır.

İkinci olarak Püritenlerin gelenekçiliği ve ahlak üzerine yapmış oldukları vurgu anlaşılmaya çalışılacaktır. “Püriten ahlakı” nasıl bir mahiyete sahiptir? Bu ahlak anlayışını Amerikan muhafazakarlığını belirleyen ana motif olarak kabul edebilir miyiz? Ahlaki üstünlüğü şiar edinen Püritenler aynı zamanda sarsılmaz bir misyon duygusuna da sahip değiller midir? Öyle gözüküyor ki bahsettiğimiz “Püriten misyonu”, bugünkü Amerikan misyonunun ideallerini belirlemiştir. Hungtinton bugün niçin “tepenin üzerinde bir şehir” (a city upon a hill) kurma kabiliyetini ve görevini Amerikalılar’a hatırlatıyor?

Püritenler ile ilgili diğer bir mesele sekülerizme karşı aldıkları tavır olmuştur. Püritenlerin Avrupa’da gelişen (özellikle Fransa’da) sekülerizme karşı çıktığı ve fakat diğer taraftan liberal din görüşüyle uyumlu bir anlayış geliştirdikleri iddia ediliyorsa yeni bir sekülerizmden bahsetmek mümkün müdür? Püritanizm ile ilgili yapılan en ciddi tartışmalardan biri Püriten dininin insan hak ve özgürlüklerine engel olup olmadığıdır. Bu tartışmaya göre Püritanizm ya “Amerikan sekülerizmi”ne karşı çıkmaktadır, ve yahut onunla karşı karşıya gelmediği gibi tam tersine ortaya çıkışını hazırlamıştır.

Son olarak çalışmamızda sekülerizm tartışmasıyla bağlantılı olarak Püritanizm’in “toplumsal düzen” fikri ele alınacaktır. Dinin toplumsal işlevi ve toplumsal ilişkileri belirleyişi Püritanizm özelinde incelenecektir. Püritenlerin aile kurumuna verdikleri önem ve Püriten din adamlarının toplumdaki yerleri gibi konular açıklığa kavuşturulmaya çalışılacaktır. Püritanizm’in Amerikan kültürünü belirleyici rolü teyit ediliyorsa, toplum üzerindeki tesiri de muhakkak analiz edilmelidir.

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

AVAHI Z. 1992. Exile and Kingdom: History and Apocalypse in the Puritan Migration to America. Cambridge: Cambridge University Press.

 

BERCOVITCH S. 1975. The Puritan Origins of the American Self. New Haven: Yale University Press.

 

BERCOVITCH S. 1978. The American Jeremiad. Madison : University of Wisconsin Press.

 

FISKE J. 1891. The Beginnings of New England or The Puritan Theocracy in Its Relations to Civi and Religious Liberty. Boston, New York : Houghton, Mifflin Co.

 

FOSTER S. 1991. The Long Argument. English Puritanism and the Shaping of New England Culture. The University of North Caroline Press.

 

FOSTER S. 1971. Their solitary way: The Puritan Social Ethic in the First Century of Settlement in New England. New Haven : Yale University Press.

 

HALL D. 1987. “On Common Ground: The coherence of American Puritan Studies”. William and Mary Quarterly. 44. 193-229.

 

HALL D. 1984. “Toward a History of Popular Religion in Early New England”. The William and Mary Quarterly. 41. 49-55.

 

HALL D. 1982. “A Reader’s Guide to the New England Mind: The Seventeenth Century”. American Quarterly. 34 (1). 31-36.

 

HIIL C. 1964. Society and Puritanism in Pre-Revolutionary England. London: Secker&Warburg.

 

JOHNSON E. 1970. “Individualism and the American Imagination”. American Quarterly. 22 (2). 230-237.

 

KENSHUR O. 1987. “Scriptural Deism and the Politics of Dryden’s Religio Laici”. KLH. 54 (4). 869-892.

 

MACLEAR JF. “New England and the Fifth Monarchy: The Quest for the Millenium in Early American Puritanism”. The William and Mary Quarterly. 32 (2). 223-260.

 

MIDDLEKAUFF R. 1999. The Mathers: Three Generations of Puritan Intellectuals, 1596-1728. London: University of California Press.

 

MILLER P. 1953. The New England Mind: From Colony to Province. Cambridge: Harvard University Press

 

MILLER P. 1954. The New England Mind: The Seventeenth Century. Cambridge : Harvard University Press.

 

MORGAN ES. 1966. The Puritan Family : Religion & Domestic Relations in Seventeenth-Century New England. New York : Harper & Row.

 

MORGAN ES. Visible Saints: The History of a Puritan Idea.

 

MORISON SE. 1956. The Intellectual Life of Colonial New England. New York: New York University Press.

 

PERRY RB. 1944. Puritanism and democracy. New York : The Vanguard Press.

 

REED MD. 1980. “Early American Puritanism: The Language of Its Religion”. American Imego. 37 (3). 278-333.

 

ROBINSON DM. 1994. “The Cultural Dynamics of American Puritanism”. American Literary History. 6 (4). 739-755.

 

SALISBURY N. 1984. Manitou and providence : Indians, Europeans, and the making of New England, 1500-1643. New York : Oxford University Press.

 

SAVELLE M. 1965. Seeds of Liberty: The Genesis of the American Mind. Seattle: The University of Washington Press.

 

SHIPTON CK. 1957. “The Hebraic Background of Puritanism”. American Jewish Historical Society. 47. 140-153.

 

WALLER GM. 1950. Puritanism in Early America. Boston: Heath.

 

WALZER M. 1963. “Puritanism as a Revolutionary Ideology”. History and Theory. 3 (1). 59-90.

 

WOODBRIDGE R. 1998. American Thought: From Puritanism to Pragmatism. Kila, Mont: Kessinger.

 

ZARET D. 1992. “Calvin, Covenent Theology, and The Weber Thesis”. The Birish Journal of Sociology. 43 (3). 369-391.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AMERİKAN SİYASAL VE SOSYAL ETHOSUNUN ORTAK GRAMERİ: AMERİKAN SİVİL DİNİ

(Muhammed Veysel Bilici)

                                                             

Amerika’da din ve devlet ilişkilerini, ‘sivil din’ kavramı çerçevesinde anlamak. Bunun için sivil dinin sadece teorik yanlarına değil, empirik yönlerinide dikkate almak, gerekmektedir. Bu çalışma daha çok konuyla ilgili makaleler üzerinden gerçekleştirilecek bir çalışmadır. Çalışmanın sahası çok geniş olup sosyal, siyasal ve ekonomik sahaları kapsamaktadır. Ekonomik sahadan kasıt, bir Amerikalı’nın hangi saiklerden hareket ederek, ekonomik hayatta yol haritasını hangi kodlar üzerine kurguladığı sorunundan hareket edilerek bulunacaktır. Ekonomi ve din arasındaki ilişkiler incelenirken, ekonomi ile ilgili rakkamlar ve istatistikler bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Sosyal ve siyasal sahalar incelenirken, Amerika’da farklı cemaatlarin hangi temel tahayyüllerle kamusal alana çıkabildikleri ile birlikte, seküler grupların kamusal sahada hangi kodlar üzerinden siyasi duruşlarını kurguladıkları temel meseledir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasetin, ekonominin ve sosyal hayatın hangi kodlar üzerine kurguladığını açık etmek, birinci amaçtır. Bu kodların çözülmesi bize Amerika’da siyasetin hangi temelde meşrulaştırıldığı ve Amerika gibi bir göçmenler ülkesinin parçalanmak yerine bunu nasıl büyük bir itici enerjiye dönüştürdüğünün ip uçlarını verecektir. Geleneksel Dinlerin farklı tarihsel tecrübelerde farklı biçimlerde modern toplumlarda hâla bir meşruiyet noktası olduğu ve bunun ötesinde toplumsal düzeni sağladığı vurgulancaktır. Bunun ötesinde geleneksel dinlerin kapitalizmin temel ilkelerine ters düş(e)meyecek ve onu destekleyecek biçimde siyasete dahl edildiği ise gösterilmesi umulan diğer bir önemli mevzudur. Bu bağlamda ‘sivil din’ kavramı bu farklı fenomenlerin ortak olduğu bir doğaya gönderme yapan bir kavram olarak kavramsal çerçevenin temel mihverini teşkil edecektir.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

BOOKS

 

  • Hunter, James Davison. Culture Wars: The Struggle to Define America. New York: Basic Books, 1991.

 

  • Richard Madsen, William M. Sullivan, Ann Swidler, and Steven M. Tipton, editors Meaning and Modernity Religion, Polity, and Self Epilogue by Robert N. Bellah, The University of Calofornia Press, 2001

 

  • Bellah, Robert N., Richard Madsen, William M. Sullivan, Ann Swidler, and Steven M. Tipton. 1985. Habits of the Heart: Individualism and Commitment in American Life. Berkeley: University of California Press.

 

  • Bloom, Harold. 1992. The American Religion: The Emergence of the Post-Christian Nation. New York: Simon & Schuster.

 

  • Herberg, Will. 1960. Protestant, Catholic, Jew: An Essay in American Religious Sociology. Garden City, NY: Anchor Books.

 

  • Roof, Wade Clark and William McKinney 1987. American Mainline Religion: Its Changing Shape and Future. New Brunswick, NJ: Rutgers University Press.

 

  • Wuthnow, Robert. 1988. The Restructuring of American Religion: Society and Faith Since World War II. Princeton, NJ: Princeton University Press.

 

  • Bellah, Robert N.abd Philip E. Hammond 1980 Varieties of Civil Religion. Berkeley: University of California Press

 

  • Chidester, David. 1998. Patterns of Power: Religion and Politics in American Culture, Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall

 

 

ARTICLES

 

  • American Querterly, Special Issue, Summer 1976;

 

  • Joseph Ellis, Habits of Mind And An American Enlightenment (150-165)

 

  • H. Meyer. The Uniqueness of the American Enlightenment (165-186)

 

  • Ananda Abeysekara, Identity for and against Itself: Religion, Criticism, and Pluralization Journal of the American Academy of Religion December 2004, Vol. 72, No, 4. (973-1001)

 

  • Robert N. Bellah,

 

Finding the Church: Post-Traditional Discipleship, 1975

 

Biblical Religion and Social Science in the Modern World, 1981

 

Max Weber and World-Denying Love: A Look at the Historical Sociology of Religion, 1997

 

Imperialism, American-Style, 1996

 

Lecture on Habits of the Heart: Implications for Religion, 1986

 

Is Capitalism Compatible with “Traditional Morality”, 1983

 

Individualism and Commitment in American Life, 1986

 

  • Les Hardy, Narrative- A Heaven sent Tool for Research into Accounting&Accountability within Religious Organization

 

  • Vincent Philip Munoz, Rethinking the Foundationsof Religious freedom, 2002

 

  • Laurance R. Iannaccone, Inroduction to the Econumics of Religion, Journal of Economic Literature, Sep. 1998 (1465-1495)

 

  • Paul Toews, America’s National Faith and the Bicentennial, 1976

 

  • Martin E. Marty Civil Religion and the Churches Behaving Civilly, 1975

 

  • Conrad Cherry, Two American Sacred Ceremonies: Their Implications for the Study of Religion in America, American Querterly, Winter 1969, (739-754)

 

  • Dwight B. Billings; Shaunna L. Scott, Religion and Political Legitimation, Annual Review of Sociology, Vol 20 (1994) )173-202)

 

  • Goeffrey C. Layman, Religion and political Behaavior in the United States: The Impact of Beliefs, Affiliations, and Commitment From 1980 to 1994, The Public Opinion Quarterly, 1997 (288-316)

 

  • Hugh Heclo, Religion and Public Policy: An Introduction, 2001

 

  • Stephen Warner, Work in Progress Toward a New Paradigm for the Sociological Study of Religion in the United States, The American Journal of Sociology, 1993 (1044-1093)

 

  • Michael Hout, Claude S. Fischer, Why More Americans Have No Religious Preference: Politics and Generations, American Sociological Review, 2002, (165-190)

 

  • Paul Boyer, In Search of the Fourth “R”: The Treatment of Religion in American History Textbooks and Survey Courses, The History Teacher, 1996, (195-216)

 

  • Daniel J. O’Neil, Forging a Catholic-Evangelical alliance in the American context, International Journal of Social Economics, 2001

 

  • Peter Smith, Anglo-American Religion and Hegemonic Change in the World System, c.1870-1980, The British Journal of Sociology, 1986, (88-105)

 

  • Brook, Ethnic, Racial, and Religious Structure of the World Population, Population and Development Review, 1979, (505-534)

 

  • Fenggang Yang; Helen Rose Ebaugh, Transformations in New Immigrant Religions and Their Global Implications, American Sociological Review, 2001(66-2), (169-288)

 

  • James Reichley, Religion and the Future of American Politics, Political Science Querterly,1986, (23-47)

 

  • Jonathan D. Sassi, Religion in the Early Republic, 2005

 

  • Dennis R. Hoover; Michael D. Martinez; Samuel H. Reimer; Kenneth D. Wald Evangelicalism Meets the Continental Divide: Moral and Economic Conservatism in the United States and Canada Political Research Quarterly, Vol. 55, No. 2. (Jun., 2002), pp. 351-374.

 

 

 

  • David Martin, The Secularization Issue: Prospect and Retrospect The British Journal of Sociology, Vol. 42, No. 3. (Sep., 1991), pp. 465-474.

 

 

 

  • Brian Steensland; Jerry Z. Park; Mark D. Regnerus; Lynn D. Robinson; W. Bradford Wilcox;Robert D. Woodberry, The Measure of American Religion: Toward Improving the State of the Art Social Forces, Vol. 79, No. 1. (Sep., 2000), pp. 291-318.

 

  • Wilfred M. McClay.

 

-The Soul of a Nation, The Public Interest, Issue #155 (Spring 2004), National Affairs, Inc.

-The Soul of Man Under Federalism, 1996 First Things 64 (June/July 1996): 21-26.

 

  • John T. McGreevy Faith and Morals in the United States, 1865-Present Reviews in American History1 (1998) 239-254

 

  • Shaw, Tony Martyrs, Miracles, and Martians: Religion and Cold War Cinematic Propaganda in the 1950s  Journal of Cold War Studies – Volume 4, Number 2, Spring 2002, pp. 3-22

 

  • Moore, R. Laurence (Robert Laurence) 1940- Reinventing American Religion–Yet Again  American Literary History – Volume 12, Number 1&2, Spring/Summer 2000, pp. 318-326

 

  • Badiou, Alain. Philosophical Considerations of Some Recent Facts Theory & Event – Volume 6, Issue 2, 2002

 

  • Puar, Jasbir K. Monster, Terrorist, Fag: The War on Terrorism and the Production of Docile Patriots Social Text – 72 (Volume 20, Number 3), Fall 2002, pp. 117-148

 

  • Reid, Robert Stephen Being Baptist  Rhetoric & Public Affairs – Volume 7, Number 4, Winter 2004, pp. 587-601

 

  • Houck, Davis W. FDR’s First Inaugural Address: Text, Context, and Reception
    Rhetoric & Public Affairs – Volume 5, Number 4, Winter 2002, pp. 649-678.

 

 

 

 

AMERİKAN ÜSTÜNLÜĞÜ HAYALİNE GİDEN YOLDA İLK ADIM: KOLONYAL ÇAĞI (1607-1783)

(Eşref Yalınkılıçlı)

 

1990’larla beraber kendisini dünyanın efendisi ilan eden Amerika Birleşik Devletleri bugün en büyük küresel güç olarak kendi politikalarını bütün insanlığa empoze etme yetisine ulaşmıştır. Amerikanın bugün gelmiş olduğu nokta hiç kuşkusuz soğuk savaşın fiilen sona ermesi bir yana tarih içinde özgün bir evrime sahiptir ve bu tarihsel arka plan ne yazık ki ülkemizde çok fazla irdelenebilmiş değildir. Özellikle kıta Amerikasının 1492’de Kolomb tarafından keşfiyle 1776’da bağımsızlık bildirgesinin ilanına kadar geçen süre içerisinde ABD’nin yeni dünyada New England adıyla bilinen on üç koloniden tarihin ilk yazılı anayasasına sahip bir federal cumhuriyet halini almış olması üzerinde ciddi bir şekilde durulması gereken bir period olarak göze çarpıyor.

Avrupalıların özellikle ispanyol ve ingilizlerin keşifler çağındandaki denizaşırı serüvenleri sonucu şekillenen sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel kolonyal yapılar kıta Amerikasının güneyinin ispanyol etkisinde kuzeyinin ise anglo-sakson etkisinde gelişerek bugüne gelmesini sağlamıştır. Özellikle 1607’den itibaren ingiliz göçmen ve misyonerlerin ABD ve Kanada’nın atlantik sahillerini ele geçirmesiyle şekillenen Amerikan kolonyal tarihi bu topraklarda bir Amerikalılık bilincinin gelişmesine ön ayak olduğu gibi Amerika Birleşik Develetleri’nin tarih sahnesine çıkmasında da bir katalizör görevi görmüştür denilebilir.

Ben bu çalışmada ABD’nin kolonyal çağdaki tarihsel gelişimini ve koloni çağının Amerika Birleşik Devletlerine bıraktığı mirası ortaya çıkarmaya çalışacağım. Bu süreçte İngiliz İç Savaşının (1642-48) yarattığı kaos ortamının doğurduğu Britanya’dan yeni dünyaya olan göç dalgaları, göçmenlerin yeni yurtlarındaki siyasi, sosyal ve kültürel kurumsallaşması ve bunun sonucunda oluşan Amerikan ruhu ele alınacaktır. Kolonilerin anavatan ile olan soyopolitik münasebetleri ve özellikle İngiltere’nin kolonyal siyasaları da bu çalışmada ayrıca irdelenecektir ki bu konu bugün Amerkarika’nın Anglo-Sakson bir geleneğe bağlı kalmasının arkasındaki temel nedenleri içinde barındırmaktadır. Bununla beraber Avrupalı büyük güçlerin, Kuzey Amerika’ya hakim olma mücadelesi, özellikle İngiltere ve Fransa’nın kozlarını yeni dünyada paylaştığı Yedi Yıl Savaşı (1756-1763) ve arkasından gelen Amerikan Bağımsızlık Savaşı (1775-1783) ayrıca ele alınacaktır. Özetle söylemek gerekirse bu çalışmanın amacı Amerikan kolonyal tarihinin siyasal ve sosyo-kültürel bir taslağını çıkarmak olacaktır ki bu periodun doğru olarak algılanması ve değerlendirilmesi Amerika Birleşik Devletlerinin sonraki iki yüz yıl içindeki tarihi seyrini ve olaylar karşısındaki takındığı psiko-sosyal davranış kalıplarını idrak etmemiz açısından çok iyi bir başlangıç olacaktır.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

BOOKS:

AXTELL, James. After Columbus: Essays in the Ethnohistory of Colonial North America, Oxford University Press, New York and Oxford, 1988

 

BROGAN, Hugh. The Penguin History of the United States of America, Penguin Books, 2nd ed., London, 2001

 

JENKINS, Philip. A History of the United States, Macmillan Press, London, 1997

 

MILTON, Giles. Big Chief Elisabeth: How England’s Adventurers Gambled and Won the New World, Hodder and Stoughton, London, 2001

 

NEVINS, Allan and COMMAGER, Henry Steele. ABD Tarihi, (Çev. Halil İnalcık), Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2005

 

NORTON, Mary Beth, KATZMAN, David M., ESCOTT, Paul D., CHUDACOFF, Howard P., PATERSON, Thomas G., and TUTTLE, JR., William M., A People and A Nation: A History of the United States, Hougton Mifflin Company, Volume I: To 1877, 2nd ed, Boston, 1986

 

TODOROV, Tzvetan. The Conquest of America: The Question of the Other, University of Oklahoma Press, U.S.A., 1999

 

 

ARTICLES:

AXTELL, James. “A North American Perspective for Colonial History”, The History Teacher, Vol. 12, No. 4 (August, 1979), pp. 549-562

 

BREEN, T. H. “An Empire of Goods: The Anglicization of Colonial America, 1690-1776”, The Journal of British Studies, Vol. 25, No. 4, Re-Viewing the Eighteen Century (October, 1986), pp. 467-499

 

BREEN, T. H. “Ideology and Nationalism on the Eve of the American Revolution: Revisions Once More in Need of Revising”, The Journal of American History, Vol. 84, No. 1 (June, 1997), pp. 13-39

 

BUMSTED, J. M. “Things in the Womb of Time: Ideas of American Independence, 1633 to 1763”, The William and Mary Quarterly, 3rd Ser., Vol. 31, No. 4 (October, 1974), pp. 533-564

 

CANNY, Nicholas. “Writing Atlantic History; or, Reconfiguring the History of Colonial British America”, The Journal of American History, Vol. 86, No. 3, The Nation and Beyond: Transnational Perspectives on United States History: A Special Issue (December, 1999), pp. 1093-1114

 

CARTER, Clarence E. “British Policy towards the American Indians in the South, 1763-8”, The English Historical Review, Vol. 33, No. 129 (January, 1918), pp. 37-56

 

DETWEILER, Frederick G. “The Anglo-Saxon Myth in the United States”, American Sociological Review, Vo. 3, No. 2 (April, 1938), pp. 183-189

 

GREENE, Jack P. “Social and Cultural Capital in Colonial British America: A Case Study”, Journal of Interdisciplinary History, Vol. 29, No. 3, Patterns of Social Capital: Stability and Change in Comparative Perspective: Part I (Winter, 1999), pp. 491-509

 

GREENE, Jack P. “Political Mimesis: A Consideration of the Historical and Cultural Roots of Legislative Behavior in the British Colonies in the Eighteenth Century”, The American Historical Review, Vol. 75, No. 2 (December, 1969), pp. 337-360

 

HANSON II, John R. “The Economic Development of the Thirteen Continental Colonies, 1720 to 1775: A Critique”, The William and Mary Quarterly, 3rd Ser., Vol. 37, No. 1 (January, 1980), pp. 165-175

 

HOYT, Edward A. “Naturalization Under the American Colonies: Signs of a New Community”, Political Science Quarterly, Vol. 67, No. 2 (June, 1952), pp. 248-266

 

LOKKEN, Roy N. “The Concept of Democracy in Colonial Political Thought”, The William and Mary Quarterly, 3rd Ser., Vol. 16, No. 4 (October, 1959), pp. 568-580

 

LUCAS, Paul. “A Note on the Comparative Study of the Structure of Politics in Mid-Eighteen Century Britain and Its American Colonies”, The William and Mary Quarterly, 3rd Ser., Vol. 28, No. 2 (April, 1971), pp. 301-309

 

MATHEWS, L. K. “Benjamin Franklin’s Plans for a Colonial Union, 1750-1775”, The American Political Science Review, Vol. 8, No. 3 (August, 1914), pp. 393-412

 

MCALLISTER, J. “Colonial America, 1607-1776”, The Economic History Review, New Series, Vol. 42, No. 2 (May, 1989), pp. 245-259

 

MERRITT, Richard L. “The Colonists Discover America: Attention Patterns in the Colonial Press, 1735-1775”, The William and Mary Quarterly, 3rd Ser., Vol. 21, No. 2 (April, 1964), pp. 270-287

 

MITCHELL, Robert D. “American Origins and Regional Institutions: The Seventeenth-Century Chesapeake”, Annals of the Association of American Geographers, Vol. 73, No. 3 (September, 1983), pp. 404-420

 

PYLE, Ralph E. and DAVISON, James D. “The Origins of Religious Stratification in Colonial America”, Journal for the Scientific Study of Religion, Vol. 42, Issue 1 (March, 2003), pp. 57-75

 

YOUNGS, Jr., J. William T. “The Formative Years: A Critical Review of Audio-Visual Aids for Teaching American History, 1607-1789”, The History Teacher, Vol. 9, No. 3 (May, 1976), pp. 379-407

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AMERİKAN KOLONİLERİNDE İKTİSADİ HAYAT

(Ramazan Arıkan)

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihsel kökenleri üzerine yapılan bir araştırmada üzerinde en fazla durulması gereken hususlardan biri Amerikan kapitalizminin gelişimidir, kuşkusuz. Hepimizin kabul edeceği gerçek şudur ki ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren dünyanın her açıdan en güçlü devletlerinden biri ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise uluslararası sistemin hegemonik gücü haline gelmesinin temelde yatan nedeni onun sarsılmaz ekonomik gücüydü. Dolayısıyla bize düşen görev 13 İngiliz kolonisinin bu yeni dünyanın sunduğu zenginliklerden en verimli bir şekilde istifade ederek onun ekonomik potansiyelini zirveye nasıl çıkardıklarını çözmektir. Böyle bir çaba için ise ilk yapmamız gereken şey koloni döneminde Amerika’nın ekonomik dinamiklerini anlamaktır. Ben ilk aşamada çalışmayı bağımsızlığın kazanılmasına kadar olan dönem ile sınırlı tutmak durumundayım. Zira İngiliz imparatorluğunun bir parçası olan koloniler ile bağımsız bir Amerikan devletinin ekonomik hayatını bir kefeye koyamayız. Bağımsızlığın kazanılmasından sonraki ekonomik gelişim, özellikle devlet desteği ile gerçekleşen sanayileşme olgusu ulusal devlet inşası süreciyle birlikte görülmelidir ve daha sonra yapmayı planladığım ayrı bir çalışmanın konusunu teşkil eder.

Amerikan kolonilerinin iktisadi hayatını anlamayı amaçlayan bu makalede esas itibariyle bir iktisatçı olmadığım için teknik dilden uzak, herkesin anlayabileceği bir ifade tarzı kullanarak iktisat tarihini ekonomi-politik ve sosyal tarih perspektifleriyle tamamlamaya çalışacağım. Yani interdisipliner bir yaklaşım vasıtasıyla ekonomik faaliyetlerin toplumsal ve siyasal yansımalarını da hesaba katacağım. Burada asıl vurgu tabi ki zenginliğin üretim ve toplum içinde dağılım süreçleri üzerinde olacaktır.

Koloni döneminin genel gidişatına bakıldığında ciddi bir ekonomik büyümenin yaşandığını görüyoruz. Dolayısıyla bu araştırmanın cevap aradığı en önemli soru bu büyümenin nasıl açıklanabileceğidir. Bu konuda karşımıza iki yaklaşım çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, ekonomik büyümeyi İngiliz emperyal sisteminin bir parçası olarak yapılan dış ticaret ile açıklamaktadır. Avrupa piyasasına ihraç edilmek üzere kapitalist bir mantığa uygun olarak yapılan tarımsal üretimde görülen artışlar bu dönemdeki ekonomik gelişmenin temelini oluşturur. İkinci yaklaşım büyümeyi dış ticaretle değil nüfus artışı ile açıklamayı tercih etmektedir. Buna göre artan göçlerle gittikçe çoğalmakta olan nüfus yeni arazileri tarıma açmakta ve bu da üretimde artışa neden olmaktadır. Biz bu çalışmada iki görüşü birleştirmeye çalışan bir açıklama getirme çabası içinde olacağız. Başlangıçta birbirlerinden ziyade anavatan İngiltere ile ticari ilişkiler içerisinde olan ve dolayısıyla anlamlı bir ekonomik bütünlük ifade etmeyen kolonilerin zamanla nasıl bir ekonomik entegrasyon sürecine girdiklerini tahlil edeceğiz.

Araştırmanın bir diğer amacı koloniler arasındaki iktisadi ve sosyal farklılaşmayı kavramak olacaktır. Daha sonra Amerikan İç Savaşı ile sonuçlanacak olan kuzey-güney ayrımının kökenleri bu dönemde yaşanan farklı deneyimlerde temellendirilebilir. Bu bağlamda koloni ekonomilerinde köle emeğinin oynadığı rol ve kıtalararası köle ticaretinin boyutları üzerinde durulmalıdır. Diğer yandan kültürel ve dini farklılıkların ekonomik hayattaki etkileri incelenmesi gereken bir diğer meseledir. Özellikle mezheplerin ekonomideki rolü irdelenmelidir.

Araştırmanın cevap aradığı bir diğer hayati soru ekonominin Amerikan bağımsızlık süreci ile olan ilişkisinin nasıl tecelli ettiğidir. Bazı tarihçiler İngiliz deniz ticaret yasalarının kısıtlayıcılığının kolonileri isyana sürükleyen en temel nedenlerden biri olduğunu savunmaktadırlar. Bu iddianın geçerliliği araştırılacaktır.

Bu dönemde kolonilerin temel iktisadi faaliyetlerini tarım ve ticaret teşkil eder. Dolayısıyla, Amerikan kapitalizminin kökenlerini yoğun köle emeği kullanan tarım sektöründe aramakla birlikte sanayi sektörünü kesinlikle göz ardı etmeyeceğiz.

 

 

KAYNAKÇA

 

Bailyn, B., “Communications and trade: the Atlantic in the seventeenth century”, J. Econ. Hist., XIII (1953), pp. 378-88.

 

Bailyn, B., The New England Merchants in the seventeenth century (Cambridge, Mass., 1955).

 

Broeze, J. A. “The New Economic History, the Navigation Acts, and the continental tobacco market, 1770-90”, The New Economic History Review, vol. 26, no. 4 (1973), pp. 668-678.

 

Clark, V. S., History of Manufactures in the United States, 3 vols. (Washington, D. C., 1929).

 

Davis, R., The rise of the Atlantic economies (1973).

 

Farnie, D. A., “The Commercial empire of the Atlantic, 1607-1783”, Econ. Hist. Rev., 2nd ser., XXV (1962), pp. 205-18.

 

Glanson, D. W., “White Servitude and the growth of black slavery in colonial America”, J. Econ. Hist., LXI (1981), pp. 39-47.

 

Handlin, O. And Handlin, M., “Origins of the southern labor system”, William & Mary Qu., 3rd ser., VII (1950), pp. 199-222.

 

Kulikoff, A. L., “The progress of inequality in revolutionary Boston”, William and Mary Quarterly, 3rd ser., XXVIII (1967), pp. 469-85.

 

Lemon, J., “Agriculture and society in early America”, Agric. Hist Rev., 35 (1987), pp. 76-94.

 

Littlefield, D.C., Rice and slaves: ethnicity and the slave trade in colonial South Carolina (Baton Rouge, 1981).

 

Loehr, R. C., “Self-sufficiency on the farm”, Agric. Hist., XXVI (1952), pp. 37-41.

 

Mancall, P. C., and Weiss Thomas., “Was economic growth likely in colonial British North America?”, The Journal of Economic History, vol. No. 1 (1999) pp. 17-40.

 

McClelland, P.D., “The cost to America of British imperial policy”, Amer. Econ. Rev., LIX (1969), pp. 370-381.

 

McKusker, J.J., and Menard, R. R., The economy of British America, 1607-1789 (Chapel Hill, 1985).

 

Menard, R. R., “From servants to slaves: the transformation of the Chesapeake labor system”, Southern Stud., XVI (1977), pp. 355-90.

 

Mitchell,R.D., “American origins and regional institutions: the seventeenth-century Chesapeake”, Annals of the Association of American Geographers, vol. 73, no. 3 (1983), pp. 404-420.

 

Mutch, Robert E. , “Colonial America and the debate about transition to capitalism”, Theory and Society, vol.9, no. 6 (1980), 847-863.

 

Nettels, C. P., “British mercantilism and the economic development of the thirteen colonies”, Journal of Economic History, vol.12, no.2 (1952), pp. 105-114.

 

Perkins, E. J., The economy of colonial America (New York, 1980).

 

Price, J. M., “The economic growth of the Chesapeake and the European market, 1697-1775”, J. Econ. Hist., XXIV (1964), pp. 496-511.

 

Ransome, R., “British policy and colonial growth: some implications of the burden of the navigation acts”, J. Econ. Hist., XXVIII (1968), pp. 427-35.

 

Shepherd, J. F. and Walton, G.M., “The coastal trade of the British North American colonies, 1768-72”, J. Econ. Hist., XXXII (1972), pp. 783-810.

 

Shepherd, J. F. and Walton, G. M., “Trade, distribution, and economic growth in colonial America”, The Journal of Econ. Hist., vol. 32. no.1 (1972), pp. 128-145.

 

Steffen, C. G., “The rise of the independent merchant in the Chesapeake: Baltimore County, 1660-1769”, The Journal of American History, vol. 76, no.1 (1989), pp. 9-33.

 

Thomas, R. B., “British imperial policy and the economic interpretation of the American Revolution”, The Journal of Economic History, vol. 28, no.3 (1968), pp. 436-440.

 

Van Metre, T. W., “American coastwise trade before 1789”, in E. R. Johnson et al., eds., History of domestic and foreign commerce of the United States (Washington, D.C., 1915), pp. 162-74.

 

Walcott, R. W., “Husbandry in colonial New England”, New England Qu., IX (1936), pp. 218-52.

 

Walton, G. M., “The new economic history and the burdens of the navigation acts”, Econ. Hist. Rev., 2nd ser., XXIV (1971), pp. 533-42.

 

Wax, D. D., “Preferences for slaves in colonial America”, The Journal of Negro History, vol. 58., no. 4 (1973), 371-401.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ADAM

ÖZEL ÇALIŞMALARINDAN ÖRNEKLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAHUDİLİK SORUNU

 

(MURAT SOFUOĞLU)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAHUDİLİK SORUNU

(Murat Sofuoğlu)

 

 

“EY İSRAİLOĞULLARI! Size bağışladığım nimetleri hatırlayın ve bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de sözümü tutayım; ve Benden, yalnız Benden sakının.”

                                                                                           Kur’an-ı Kerim: 2:40

 

 

Rivayet olunur ki yeniçerinin biri İstanbul sokaklarında devriye atarken bir Yahudi ile karşılaşır ve atak modunda “Siz ki bizim Hz. İsa efendimizi öldüren gafiller değil misiniz?” deyüp Yahudi’nin üzerine yürür. Yahudi korku içinde söz konusu vakanın neredeyse iki milenyum yıl önce olduğunu yeniçeriye hatırlatır. Fakat yeniçeriye göre olayın ne zaman vuku bulduğunun bir önemi yoktur çünkü o talihsiz olayı daha yeni öğrenmiştir. Velhasıl yeniçeri davasında kararlıdır. Bu mesel günümüz dünyasında hemen hemen eski gücünden bir şey kaybetmeden varlığını sürdüren Anti-Semitizmi anlamak içinde ilginç bir gösterge olsa gerek. Dahası terimin kendisinde de ciddi problemler mevcut. Semitik demekle sadece Yahudiler değil fakat mesela Arablar da kastediliyor olsa gerek, eğer tamemen semantik bir okuyuş yapmak istiyorsak. İronik olan günümüz dünyasında bir semitik kavimsel kökene sahip Arapların, kuzenleri olan diğer bir semitik ulus olan Yahudilere karşı anti-semitik duygular içerisinde olduğundan rahatlıkla bahsedilebilmektedir. Kuşkusuz bu durumun ne kadar komplike olduğunu gösterdiği kadar ne kadar sorunlu ve karmaşık bir hâl aldığının da açık bir ifadesi olsa gerek. Dünyada ve dünya tarihinde anti-semitizm neredeyse kesintisiz bir şekilde 2000 yılı aşkın bir süredir varlığını hemen hemen her coğrafyada sürdürebilmektedir. İnsanlığın Yahudilerle problemi nedir? Veya soruyu tersinden sormamız gerekirse Yahudilerin insanlıkla ve onun tarihi (the History of Gentiles) ile problemi nedir? Öte yandan sorunu bu şekilde ortaya koymak ya da problemi yukarıdaki sualler perspektifinde formülize etmek de kendine özgü sorunlar yaratmaktadır. İnsanlık tarihi ve Yahudi tarihi iki ayrı tarih midir ki bu iki durum birbirleriyle sürekli bir sorun yaşamakta ve her daim bu sorunu her coğrafyada üretmektedir.

 

Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’e (1860-1904) bakarsak Yahudilerin bulunmadığı coğrafyalarda anti-semitizmin izlerine rastlanmamaktadır, fakat her ne zaman Yahudiler yeni bir toprağa adım atmaktalar, orada anti-semitizm de birdenbire (naturally) ortaya çıkmaktadır; çünkü Yahudiler anti-semitizmin taşıyıcısıdırlar Herzl’e göre.[1] Herzl garip bir şekilde Amerika’da da yeni bir anti-semitizmin ilk tohumlarının atılışını gözlemler. Ve sanki Amerika’yı bir başka yerde ismini vermeden uyuyan bir anti-semitik coğrafya olarak ima eder gibidir. Herzl anti-semitizmin uykuda olduğu uluslarda uykunun uzunluğu ölçüsünde anti-semitizmin de o denli güçlü bir şekilde ortaya çıkacağını da belirtmeyi ihmal etmez.[2] Gene Herzl’e bakarsak sorunun kökeni Yahudiler olduğuna göre çözümü de onlar üretmelidir.[3] Yahudiler anti-semitizmi üretmektedirler çünkü Yahudiler bir başka ulus için(d)e asimile olma yeteneğine ya da özgürlüğüne sahip değildirler.[4] Yahudiler dünyanın neresine giderlerse gitsinler kendi ulusal ve kültürel özelliklerini korumalarını sağlayan sihirli bir teolojik formüle sahiptirler ve bu ezoterik sırrı da Yahudiler ve onları diğer uluslar üstünde seçen ve üstün kılan Tanrı -biz de “the God of Israel” diyoruz Leo Strauss’un (1899-1973) geleneğine uyarak, sonuç olarak “Ben Benim” (I am that I am) olan YHV’nin telaffuzu yasaklanmıştır- bilmektedir. Böyle olunca Yahudiler İsrail’in Tanrısı tarafından seçilip diğer uluslara üstün tutulduğu için Yahudiler dünyanın neresine giderlerse gitsinler ve nerede hangi ulus içinde ve hangi politik düzende ve tarihsel evrede olurlarsa olsunlar ilahi bir misyona sahip olmanın sonucu olarak hiçbir ulusun kesin, mutlak ve ayrılmaz parçası olmamalıdırlar. Eğer sözkonusu ilahi emre karşı hareket ederlerse Tanrı’nın laneti onları nereye giderlerse gitsinler kaçınılmaz bir şekilde takip edecektir. Ve dahası bu durumu da görünüşe göre Yahudiler arzulamamış fakat onların Tanrısı takdir etmiştir. İşte bu durum Leo Strauss’un ısrarla dile getirdiği Yahudilerin korkunç kaderini (“the terrible fate of Jews”) tanımlamaktadır.[5]

 

Yahudiler seçilmiş ve üstün olmakla belki tarihte hiçbir ulusun ulaşamadığı bir payeye veya mertebeye yükseltilmişler fakat söz konusu yükseklik de onların sırtına hiçbir ulusun belki de taşımak zorunda olmadığı bir ilahi yükü yüklemiştir. En popüler konularından birinin İsrailoğullarının seçilmişliği ve bu seçilmişliğe uygun hareket etmede gösterdikleri başarısızlık olan Kur’an bile İsrailoğularının seçilmişliklerini tümüyle iptal eden hukuken hükümsüz kılan bir dili benimsememiş gözüküyor. Belki de Yahudiler kuzenleri olan İsmailoğullarından Muhammed’e bir Arapça kitap olarak vahyedilen Kur’an’a ve onun hükmüne göre bile seçilmişliklerini sürdürüyor olabilirler (Bakara:2:40).[6] Allah İbrahim’e kesin bir söz vermişken İbrahimoğullarını kendi kutsamasından mutlak olarak yoksun bırakır mı? Allah yoldan çıkmış ve sapıtmış İbrahimoğulları için sözkonusu hükmün ahdin geçersiz olduğunu Kur’an da belirtiyor fakat Yahudilerin tümünün kesin ve mutlak olarak yoldan çıktığını veya çıkacağını söylemiyor (2:124, 37:113).[7] Tersine hem Yahudiler hem Hıristiyanlar hatta Sabiiler için bile doğru yolda olanlarının ilahi koruma, müjde ve vaade ulaşacaklarını açık bir şekilde belirtiyor (2:62, 3:199, 5:69).[8] Bu anlamda Yahudiler Kuran’ın deyimiyle dağların, denizlerin taşımaya cesaret edemedikleri ve talip olmadıkları bir yükü omuzlamayı kabul etmiş gözüküyorlar. Allah Adem ve Ademoğullarının Tanrısal misyon olan ilahi hilafete “çok cahil” olduğu için gönüllü olduğunu söylüyor. İsrailoğulları da Adem sulbünden olmakla bu ilahi misyonun yeni taşıyıcıları olmayı belki de “çok cahil” oldukları için kabullenmiş gözüküyorlar (buradaki rahatsız edici başka bir durumun da Ademoğullarının veya İsrailoğullarının kabul etmek dışında başka bir seçeneklerinin varolup olmadığı meselesi olduğunu da söyleyelim. Bu sorun bir noktadan sonra insanın özgür iradesi probleminde düğümlenmekte ve Gordion düğümünden daha çetrefil bir hal almaktadır). Dikkat çekici nokta Ademoğulları ile İsrailoğulları arasındaki geçişkenlik: dağların omuzlamadığı bir yükü omuzlayan Ademoğulları ve başka ulusların değil fakat İsrailoğullarının omuzladığı ilahi misyon seçilmişlik. İnsan bir canlı türü olarak dünyada ve belki evrende nasıl ilahi misyonun rasyonel ve hissi temsilcisi, Aristo’nun “political animal”ı veya İslam filozoflarının “akıllı hayvanı” ise İsrailoğulları da diğer tüm insan ırkları, ulusları ve türleri içinde bu seçilmişliğe talip olan ya da layık bulunan veya uygun görülen bir insan topluluğu olmayı sembolize etmektedir.

 

Esasında İnsan ile Yahudi arasındaki sözkonusu allegorical ve gerçeksel geçişkenlik tüm Yahudi Sorunu ve aslında İnsan Sorununa temel teşkil eden kaynakları ortaya koymak bakımından anlaşılması olmazsa olmaz nitelikte olan bir kavramsal bütünlüğe tekabül etmektedir. Leo Strauss’un “Yahudi sorununun insan probleminin en açık sembolü olduğunu” (“the Jewish problem is the most manifest symbol of the human problem”)[9] söylemekle ima ettiği de aslında bu kavramsal bütünlük ve geçişkenlik olsa gerek. Bu durum kendi içinde bir sürü başka sorunlara da kapı açmaktadır. Yahudiler seçilmişliğe mahkum bir ulus olarak hayatlarını sürdürmek zorunda olan ve dünyanın neresine giderse gitsin vatan özlemi çeken her ‘passover’ seronomisini “Next year in Jerusalem” duası ile bitiren ve vatansızlık acısını yüreğinde hisseden bir ulus olurken vatanı olan İsrail’e döndüğünde yüzlerce yıldır düşünü kurduğu hayallerinin de o kadar parlak sonuçlara sahip olmadığını hissetmekte ve bu hissiyat yerini zaman içinde daha tehlikeli bir hayal kırıklığına bırakabilmektedir. Hayal kırıklığı hayata ve doğal olarak kendi tanrılarına olan kızgınlığı beraberinde getirmekte ve yaptıkları hiçbirşeyde mutluluğu, hazzı ve hoşnutluğu bulamayan bir pessimistik Yahudi psikolojini de üretmektedir. Bu psikoloji önce kendisinden ve kendi kararlarından mutlu olmayan bir nefreti (self-hatred) daha sonra ise çevreye ve dünyaya karşı duyulan bir kini yaratmaktadır. Bunun son noktası tüm bu dünyanın yani aynı zamanda tüm bu sorunların yaratıcısı olan Tanrı’ya yönelmekte ve insanın kendi kaderine karşı duyduğu çaresizliğin tehlikeli dönemeçlerine doğru ilerlemektedir. Bu çaresizlik belki de Yahudilerin Masada’daki tüyler ürpertici ünlü toplu intiharının ana motiviydi kimbilir. Seçilmişlikleri ve Tanrı’dan haber alan Peygamberlere sahip oldukları iddiasından başka hiçbir belirgin özelliğe sahip olmayan bir ulus nasıl olur da tüm dünyanın tozunu almış haşmetli lejyonlara sahip koskocaman dünya fatihi bir imparatorluğuna kafa tutabilmekte ve onunla sonuna kadar savaşabilmeyi göze alabilmekte ve sonunda da ona teslim olmayı tüm çaresizliğine karşı reddetmekte ve kendi hançerini kendi göğsüne indirip harakirisini yapabilmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te uzun uzadıya anlatılan Davud’un krallığı Mezopotomya’nın herhangi bir krallığından daha geniş bir yüzölçüme ya da zamansal uzunluğa sahip olduğuna da dair elde ciddi tarihsel veriler yok. Davud Samuel ve Krallar kitabının tüm yüceltmelerine karşın Mezopotomya’da ve Mısır’da ya da Yunan coğrafyasında pek de bilinen ve korkulan bir kral karakter izlenimini de tarihsel verilerden alamıyoruz. Chomsky’nin belirttiği gibi belki de Mısırlıların bile erdemlerinden habersiz olduğu küçük bir krallık nasıl olur da tüm insanlık tarafından ve daha garibi tüm veri eksikliklerine rağmen onun tarihi tarafından tüm dünyanın merkezi gibi ele alınabilmektedir.[10] Muhtemelen “the mystery of all mysteries.”[11] Herhalde sözkonusu durum Yahudilerin insan problemini nasıl ve ne ölçüde kendi yüreklerinde, tarihlerinde ve coğrafyalarında -her ne ise o- taşıdıklarının en açık göstergesi olsa gerek. Yahudiler kendileri, kendi davranışları ve tarihleri ve her şeyin ötesinde kaderleri hakkında çaresizse tüm İnsanlık da Yahudiler ve onların sorunu karşısında çaresiz. “The whole world can not do with them and without them.” U2’ya ilham kaynağı olan Yahudiler tüm insanlığa da ilham kaynağı oluyor.

 

Biz tüm insanlık neredeyse tümüyle “roughly” Yahudi peygamberlerine inanıyoruz. Halil İbrahim’den Mesih İsa’ya ve Muhammed’de İbrahim’in “first born son”ı İsmail’in soyundan. Hatta Hırıstiyan insanlık Nazareth’li bir Yahudi İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğuna inanabilmektedir. Sonunda bir Germen ya da Türk veya Hintli ya da Yunan değil fakat bir Yahudi Tanrı’nın oğlu olabilme payesine erişebilmektedir. Dünya tarihinin bir cilvesi mi yoksa Tanrısal takdir: “our terrible Providence by the God of Israel.” Anti-semitik olmaya mahkum insanlığın durumu işte bu durum olsa gerek. Ve sözkonusu durumun neredeyse hiçbir istisnası yok. Naziler bunun en açık örneği: Leo Strauss’un belirttiği gibi “National Socialism: the prisoner of an anti-Jewish ideology.”[12] Naziler ve Hitler kendilerine hiçbir zaman ne Rusları ne Anglo-Saksonları rakip olarak gördüler; fakat onların gerçek rakibi Yahudilerdi ve Tanrısal iradeye uygun olarak onlar tarafından yenilgiye uğratıldılar. Yahudi ulusunun seçilmişliğine karşı Aryanların “büyük isyan”ı da garip bir şekilde bir başka Yahudi tarafından yürütüldü. Tanrı kendi ‘image’nı yaratırken ‘evil’ın da varolmasına müsaade etmelidir. Tanrı kendi güvenliğini (security) sağlamak için ‘kötü’yü yaratmalıdır.[13] So was Hitler unfolded.[14] Ve tarihsel verilere inanmamız gerekirse Hitler’de Masada’daki atalarının şanına yakışır bir şekilde Aryan düşmanlarına teslim olmak yerine bir gün öncesinde evlenmeyi uygun bulduğu eski metresi yeni karısı Eva Braun’la birlikte intihar etmeyi tercih etti. Tüm Yahudi tarihinin trajedisi insanlık trajedisini hiç kimsenin belki ancak Yahudilerin hayal edebileceği yüksekliklere taşıyor ki o doruklarda yalnızca “Hyperboreans” yaşama yeteneğine sahip. Vatansız Yahudi vatansız olduğu için başka ülkelere göç etmek zorunda; fakat ebedi vatanı olan İsrail onun Tanrı tarafından bağışlanmış vaaededilmiş toprakları “arz-ı mev’ûd” olduğu için de sürekli teyakkuz halinde vatanına döneceği anı kollamaktadır. Vatanına döndüğünde başkalarını vatansız yapan -Vatansız Filistinli- başka vatanlarda kaldığı sürecede o vatanın evsahipleri(?) tarafından hiçbir zaman misafir konumundan asli ikametgah edici statüsüne Yahudi oluşları nedeniyle yükseltilemiyen Yahudi ve onun dilemması.

 

Yahudi dilemmasına Herzl’in Siyonist çözümü gayet basit ve kendi içinde mantıklı ve tutarlı idi. Eğer Avrupalı uluslar ve diğer major uluslar (düvel-i muazzama) Yahudilere bir toprak parçası vaadederlerse Yahudiler de barış içinde sözkonusu topraklara tedrici bir şekilde göç edecekler ve bu tüm işlemin sonunda Dünya sözkonusu toprak dışında Yahudisiz olacaktır. Böylelikle anti-semitizmin motoru ve üreticisi olan Yahudiler artık kendilerine ait bir ülkeye sahip oldukları için kendilerini yabancı olarak dünyada hissetmeyecekler ve başka uluslar da artık daha fazla onlara karşı antipatik ve anti-semitik olma gereğini hissetmeyeceklerdir.[15] Herzl hiçbir şekilde İsrail’i vatan olarak kesin ve nihai bir adres olarak da göstermedi. Hatta bazılarına göre Arjantin çok daha makul bir adresti ona göre.[16] Fakat Basel’deki ünlü Siyonist Kongre’de (1897) üstelik tüm Yahudilerin içinde en fazla aydınlatılmış ve sekülerliği ağır basan Yahudiler olan Askenazi[17] Yahudileri “Zion”dan başka bir toprağı kendilerine ülke olarak tanımayacaklarını açık bir şekilde deklare ettiler. Endülüsün çöküşü ve yokedilmesinden beri Yahudi düşüncesine ve pratiğine ve sonuç olarak tüm dünyaya damgasını basmış Aşkenazi[18] Yahudiliğinin bir ürünü olan Hitler’in hemşerisi Viyanalı Herzl de bu doğal eğilime -belki de ihtiras demek daha doğru olur- karşı koyamadı ve Osmanlı toprağı Filistin Yahudilerin nihai adresi (the final destination)[19] olarak kabul edildi. Ve umut edildi ki Herzl’in projesine uygun olarak eğer Yahudiler dünyayı Filistin lehine fakat Filistinliler aleyhine terk ederlerse hem dünya ve hem de Yahudiler rahatlayacaktı. Herzl’in kitabının yayınlanmasından 110 yılı aşkın bir süre ve Balfour Deklerasyonu’ndan (1917) neredeyse 90 yıl ve İsrail’in resmen kurulmasından da (1948) yaklaşık 60 yıl geçtikten sonra Yahudi Sorununun bırakalım çözülmek bir yana Strauss’un deyimine nazire yapar gibi insanlığın ve insan oluşun üstelik daha da bariz bir şekilde en açık problemi olma haline evrilmiş durumda olduğunu gözlemlemek için dahi olmaya gerek yok. Fakat söz konusu durum tümüyle Herzl’in hatalı olduğu anlamına da gelmemektedir. Yahudilerin “barış içinde bırakılmaması gerektiğini” bizzat Herzl söylüyor.[20] Belki de tüm Yahudi ulusunu bir ulus yapan şey de onlara karşı varolan bu muhalefet ve zulüm olmalı. “Yahudi ulusal kimliği yok edilemez çünkü dış düşmanlar onu konsolide etmektedirler.” “Biz tek bir ulusuz; bizim düşmanlarımız bizim iznimiz olmaksızın bizi birleştirdi.”[21] O halde Yahudi sorununun çözümü Yahudi olmayanların Yahudilere düşman oluşu sona erdirmelerinde yatmaktadır. Fakat Gentiles (Yahudi olmayanlar) anti-semitik olmaktan vazgeçmeye nasıl ikna edilebilir.

 

Modern Liberalizm

Liberalizmin kurguladığı ve vaadettiği dünya kendi ayakları üstünde durmayı kendi kendine başarabilmiş insanlığın rasyonel bir sosyal düzene ulaştığı Kant’ın “sonsuz barış” (perpetual peace) olarak tanımladığı bir yerdir. Bu dünyada insanlar ulusları yaratmakta uluslar devletleri ve devletler de bir Uluslar Cemiyetini gerçekleştirmektedir. Bu dünyada “check and balance”lar ve güçler ayrılığı ilkeleri vardır. Bu düzende insanlar seküler bir anayasayı devletlerinin kurucu otoriter gücü olarak görürler ve o anayasadan gücünü alan seküler kurumlar -yasama, yürütme ve yargı- vasıtasıyla devletlerini ve kendilerini yönetirler, dahası onun güvenliği sağlayıcı kurumları tarafından kanunlara uygun bir şekilde tutuklanabilir, yargılanabilir ve cezalandırılabilirler. Ceza dünyevi bir cezadır ve dünyevi bir hapishanede çekilen türdendir. Liberalizmin temel varsayımı tüm insanların sahip olduğu düşünülen rasyonalitenin “common sense” bir gereği olarak ortak bir ilkeler bütününü kabul etmeye temayüllü olduğudur. İnsanlık bu ortak ilkeler bütününün öncülüğünde ‘Tabiat’ı fethetme gücüne ve yeteneğine sahiptir. Modern bilim, teknoloji, modern liberal devlet aygıtı, modern uluslar, kapitalizm (veya sosyalizm), seküler anayasalar ve üniversiteler bu fethin muazzam araçlarıdır. İnsanlık Batı’nın öncülüğünde de olsa ilerlemiş fakat geldiği şu nokta itibari ile hep birlikte de ilerleme şansını global ölçekte yakalamıştır. Liberal teoriye göre bu şansı kullanmak şimdi insanlığa kalmıştır. Tüm bu süreç kimilerine göre Hobbes’un Leviathan’ı (bu arada Leviathan’ın Kitab-ı Mukaddes’ten alınmış şeytani bir dragonun ismi olduğunu ve Hobbes tarafından kurgulanan yeni, otoritesinin kökeni göklerden yere indirilmiş devleti tanımlamak için kullanıldığını da hatırlatalım) ile başlamış Aydınlanma düşüncesinin bir siyasal boyutu düzeyinde ilahi otoritenin göklerden yere indirilmesi prosedürünün doğal bir sonucudur. Bu düşüncenin doğruluğunun tartışmalılığı bir yana Strauss’a göre Modern Liberalizmin kurucusu kimilerinin “atheist Yahudi” olarak tanımladıkları Spinoza’dır (1632-1677).[22] Spinoza Strauss’a göre “Yahudi kökenli olmakla birlikte Yahudilik gerçeğini açık bir şekilde reddeden ve Yahudi halkına aidiyeti yitiren ve fakat Hırıstiyan da olmayan en büyük kişiliktir.”[23] Strauss’un aksine Spinoza Moses Maimonides (İbn-i Meymun) (1135-1204) gibi bir Sefarat[24] Yahudi ailesinin evladıdır ve inançsızlığı Amsterdam Yahudi toplumunun onu aforozu ile sonuçlanır. İlginç olan Strauss’un ve Yahudi toplumunun tarih boyunca düşüncesini etkileyen iki dominant karekterin dominant Askenazi Yahudi topluluklarından değil fakat Sefarat Yahudilerinden çıkmış olmasıdır. Daha ilginci bu iki kişilikten biri Yahudiliği yeniden revize eden II. Musa olarak tanımlanırken diğeri ise söz konusu cemaatten aforoz edilen fakat herhalde de onu eleştirme ve reddetme konusunda en zirveye ulaşan biri olmaktadır. Bu durum tamı tamına Herzl’in gerçek bir Yahudi sezgisi ile ortaya koyduğu Yahudi hissiyatının en açık iki örneğini sunmaktadır. Herzl “Yahudi Devleti”nde bu durumu “battığı anda devrimci bir proleteryaya ve tüm devrimci partilerin ikincil yöneticilerine dönüşen, yükseldiğinde ise cüzdanının korkunç gücü ile yükselen”[25] bir olgu olarak doğru bir şekilde tanımlamaktadır. Bu Herzl’e göre –ve Strauss’a göre de- Yahudilerin “asimile olma gücünün yoksunluğu” başka bir deyimle asimilasyona karşı taşıdıkları doğal bağışıklık iksirinin Yahudi her neye giderse gitsin etkisini göstermesidir. Garip olan Herzl ve Strauss ve onun tanımlama gayreti içinde olduğu Alman Yahudiliği –ki bu Yahudilik esasiyetle Siyonizmi üretti- Sefarad tez ve antitezlerin bir Aşkenazi sentezinden başka bir şey değildir, tam da Alman Hegel’in diyalektik felsefesine uygun olarak. Strauss’a göre eğer Ortodoks Yahudilik Moimonides’in fikirlerinin takipçiliği ise –öyle mi?- modern sekülarist Yahudilikte Spinoza’nın heterodoks fikirlerinin bir sonucudur. O halde Strauss’a göre modern Judaizm Spinoza ile “rabbinical Judaizm”(Ortodoks Judaizm) arasındaki bir sentezin ürünüdür.[26] Yani Alman Yahudiliği, Yahudi teolojisi (Jerusalam:Kudüs) ile Spinoza önderliğindeki Alman felsefesinin (Athens:Atina) sentezi sonucunda oluşmuş bir eserdir. Bu noktada daha da ilgi çekici başka bir parelellik ise Spinoza’nın sekülarizmine en ağır eleştiriyi getiren kişinin bir Aşkenazi seküler Yahudi olan Hermann Cohen (1842-1918) oluşudur.[27] Strauss Cohen’in ismi ve soyadına uygun bir şekilde tipik bir Alman Yahudisi olduğunu söyler. Cohen’in Yahudi sorununa çözümü ise liberal sekülarist bir çözümdür bunun anlamı ise modern liberal demokratik toplumsal yapının Yahudileri dünya sistemine ve insanlığa entegre etmenin olanaklarını ve araçlarını insanlığa ve Yahudilere de eşit düzeyde sunduğudur.[28] Bu anlamda Yahudi sorununun çözümü liberalizmde gizlidir. Fakat liberalizmin Yahudi sorununu çözmesi için uygulandığı ülkelerdeki kanunların da ötesinde o ülkelerin vatandaşlarının yüreklerinde ve özellikle özel yaşama alanlarında sözkonusu sorunun adresini gösterebilmesi gereklidir. İşte tam da liberalizm sözkonusu durumu gerçekleştirmede acziyet içindedir çünkü o alanlara zaten karışmanın kendi işi olmadığını düşünmektedir. Modern liberalizmin temel varsayımlarından ve hakikatlerinden biri kamusal hayatla özel hayatın ayrı tutulabileceği ve seküler devletin özel alanlara karışmaksızın genel kamu alanını tüm vatandaşların inançlarından bağımsız bir şekilde ve tarafsız bir gözle düzenleyebileceği ve yönetebileceğidir. Böyle olunca seküler devlet için Hıristiyan, Yahudi ya da Müslüman oluşun bir önemi yoktur; önemli olan vatandaşlık ilkelerine bağlı bir şekilde insanların hayatlarını ilgili ulus-devletin sınırları içinde sürdürmesidir. Tam da burada “Weimar Republic”in karşılaştığı dilemma kendini göstermektedir. Almanlar belki de tarihlerinde ilk kez gerçek bir liberal demokrasiye I. Dünya Savaşı sonrasında geçme şansına erdiler fakat bu tecrübe Versailles anlaşmasının tüm ağır borçlarını ve sorumluluklarını üstlenmek zorunluluğu altında gerçekleşmek gibi bir anormallikle yüzleşmek mecburiyetindeydi. Alman tarihinin belki de tek Yahudi kökenli Dışişleri Bakanı Rathenau da bu Cumhuriyet şartlarında görev yaptı. Ama liberal demokratik Weimar rejimi altındaki Alman-Yahudi balayı çok kısa sürdü. Rathenau daha 1922’de öldürüldü ve Almanya Strauss’un deyimiyle tarihindeki tek rejim olan Aryan rejime geri döndü.[29] Almanya’da net bir şekilde Yahudi sorununa liberal demokratik çözüm başarısızlığa uğradı. Neden? Çünkü Weimar Cumhuriyeti Alman-Aryan yüreklerde tüm canlılığını koruyan anti-semitizmi sökmekten acizdi. Liberal Weimar Cumhuriyeti kendi vatandaşlarının özel hayatlarına girme hakkına sahip değildi. Böyle bir teşebbüs liberal demokrasiye aykırılık olurdu bu tür eylemler ancak despotik devletlerde hükmünü sürdüren faşizan karakterlerdir. Durum böyle olunca özel hayatta Alman anti-semitizminin kök salmasına, büyümesine liberal devlet kendi prensiplerine uygun bir şekilde müsaade etmektedir. Anti-semitizm -ki bu Nazilerin pek çok özelliklerinden yalnız biriydi- kamusal alana artık çıkma zamanının geldiğine inandığında liberal demokrasinin yapabileceği zaten fazla bir şey kalmamıştır; çünkü liberal demokrasi özel hayatlarında anti-semitizme “convert” olmuş kamu görevlileri tarafından işgal edilmiştir. Nazi Hitler III. Reich’la yalnızca liberal demokrasiye son darbeyi vurmuştur: “the end of liberal democracy”.[30] Ve birbirlerine özel yaşama alanında derin komşuluk ilişkileriyle bağlı olduğu düşünülen Alman evsahipleri Yahudi vatandaşlarına hiç de hoş olmayan bir misafirliği konsantre kamplarında uygun görebilmektedir. Sonuç Yahudi sorununun çözümsüzlüğüdür. Çözülememenin ötesinde “Alman-Yahudi sorunu Alman-Yahudilerin yokedilmesiyle yokedilmektedir.”[31] Liberal demokrasi çözmek bir yana Yahudi sorununun derinleşmesine yardım ve aracılık etmektedir. Tüm liberal demokrasiler için geçerliliğini koruyan temel problem özel hayat alanında ortaya çıkacak herhangi bir totaliteryen temayül toplumsal “currency” kazanması halinde liberal demokrasinin ne şekilde varlığını sürdürebileceği veya bu temayüle totaliteryen olmayan bir cevabı nasıl geliştirebileceği ile ilgilidir. Herzl, Weimar ve Nazi tecrübesinden yıllar önce liberalizmin Yahudi sorununu çözmeye yetersiz olduğunu adeta o kendine özel Yahudi içgüdüsüyle fark etmişti. Fakat Herzl’in seküler bir Yahudi olarak sorunun daha ötesine gitme teşebbüsünden habersiziz. Yahudi sorunu özel bir sorundu ve yüreklerde çözümlenmesi gereken bir sorundu, öyleydi çünkü Yahudi sorunu rasyonel değil irrasyonel bir sorundu. Liberal demokrasi irrasyonel sorunların çözümünü daha çok özel hayata terk etmekte ve kamu alanında bir geçerliliğe sahip olduğuna inanmakta ciddi bir problem taşımaktadır. Durum bu olunca Yahudi olmayanların yürekleri Yahudilere karşı nasıl kazanılabilirdi? Bu soru liberal demokrasiyi meşgul etmiyordu. Gentiles, Yahudilere karşı bir kızgınlık ve belki de bir kıskançlık taşımaktadır çünkü kendileri Gentiles’tır. Yani Yahudi problemi Yahudi olmayanların Yahudi olma imkanlarının mevcut olmamasıdır. İsrailoğullarına ancak ilahi bağış bahşedilmiştir böyle olunca ancak İsrailoğulları Yahudi olabilmekte geri kalansa Gentile pozisyonu ile yetinmektedirler. Bu Gentiles’i mutlu eden bir senaryo değildir ve Gentiles’in anti-semitizmi bu noktadan kendini yüzeye çıkartmaktadır. Yahudi olmayanların anti-semitik olmaktan vazgeçmek için Yahudilerin üstün ve seçilmiş ulus olmaktan vazgeçtiklerini deklare etmeleri gerekmektedir. Fakat Yahudilerin bunu yapabilmeleri için kendilerinin, kendilerinin de karar mercii olmadığı Tanrısal emre ve yükümlülüğe karşı çıkabilmeleri gerekmektedir. Bunun için Yahudiler kendi kutsal kitaplarını, kendi kutsal Peygamberlerini, nihai olarak kendi kutsal tarihlerini ve her şeyin ötesinde kendilerine ait her şeyi belirlediklerine inandıkları Tanrı’larını (the God of Israel) inkar etmelidirler.[32] Bir başka deyişle Yahudiler kendilerini Yahudi yapan tüm değerleri inkar ettikleri an itibari ile –Herzl’in düşüncesinin aksine İsrail’in kurulması ile değil; çünkü İsrail’in kurulması ancak Yahudi oluşun bir gereği ve tanrısal yükümlülüğün yerine getirilmesinden başka bir şey değildir, yani Yahudi oluşun parlak bir tezahürü ve temerküzü- anti-semitizm tüm dünyada adeta sihirli bir değnek insanlığa dokunmuşçasına kesin olarak son bulacaktır. Fakat bir ulustan özellikle Yahudi ulusundan kendisini kendi yapan değerleri inkar etmesini beklemek gerçekçi midir, doğru mudur, haklı mıdır? Bu mümkün müdür? Bunun mümkün olduğuna inanmak kutsal alanın tümüyle geçerliliğini insanlık tarihinde yitirdiğini kabul etmekle eşdeğerli değil midir? Eğer kutsal geçerliliğini, üstünlüğünü ve olmazsa olmaz özelliğini ilahi nihai olarak yitirirse bu insanlığın menfaatine bir durum mudur? İnsanlık böyle bir durumda Aydınlama’dan beri belki gizli bir şekilde de olsa varsayılan ve liberal demokrasi ile postulalarını ve aksiyomlarını bulan ve hatta anayasallaştıran “kendi kendine ayakta durma” halini gerçekleştirebilecek midir? Yoksa bu hâl tüm insanlığın yüreğinde gizli bir korku olarak varlığını sürdüren kıyamet alametlerinin çekirdek hâli midir?

 

Umarız modern insanlık anti-semitikleri ile birlikte en az Yahudiler kadar yukarıdaki sorulara cevap bulabilme arzusu taşıyordur. O halde Yahudi Sorunu Tanrı’ya uzanan karakteri nedeniyle insan tanrılaşamadıkça irrasyonel karakteri nedeniyle çözülebilme şansına seküler insan yetenekleri perspektifinde haiz değildir. Leo Strauss’un belirttiği gibi ancak “sınırlı ve izafi problemler çözülebilir; sınırsız ve mutlak problemler ise çözülemez.”[33] O halde Yahudi problemi bu karakterde ise insanlık tarafından çözülmesi de imkan dahilinde gözükmemektedir.

 

İsrail veya Liberal Demokrasinin Başarısızlığı

İsrail tek bir ifadeyle Yahudiler ve Yahudi olmayanların birlikte yaşamayı başaramamaları sonucunda ortaya çıkmış hâlin ifadesidir (“the state of Israel”). Bir başka deyimle liberalizm Yahudileri kendi çözümüne ikna edememiş veya Yahudiler asimile olmaya karşı özel bağışıklıkları nedeniyle liberalizme entegre olamamışlardır. Görüldüğü üzere sorun ‘güven’ meselesinde düğümlenmektedir. İki tarafın birbirine olan güvensizliği İsrail’i üretmiştir. Fazladan İsrail başka bir talihsizlik olmak üzere başka bir ulusun haklarının toptan çiğnenmesi esasına dayalı olarak kurgulanmış ve hâlihazırda gerçekliğini de bu şekilde sürdürmektedir.[34] Böyle olunca anti-semitizm belki de Yahudi tarihi boyunca –özellikle Titus sürgünü(M.S. 70) itibariyle- en az görüldüğü ve en zayıf olduğu İslam coğrafyasına ve ülkelerine ve de uluslarına inanılmaz derecelerde kök salacak şekilde yerleşmiştir. Trajik bir şekilde anti-semitizmin ortadan kalkması amacına matuf olarak kurgulanan ve Batılı güçler tarafından da özellikle bu perspektifte kabul gören İsrail devleti anti-semitizmi Yahudilerle birlikte tüm İslam coğrafyasına taşımıştır ve daha da yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. Daha kötüsü tüm bu işlem kendi liberal demokratik yapılarına şu ya da bu nedenle entegre etmeyi başaramadıkları Yahudilere Filistin toprağını bağışlayan liberal demokrasilerin eliyle hayat bulmuştur.[35] Tüm bu olgulara ek olarak İsrail’in vücut bulmasının II. Dünya Savaşı ve Holacoust felaketi sonrası vuku bulduğunu hatırlamakta fayda var. Alman-Yahudi sorununun yokedilme yoluyla çözülme teşebbüsünün başarısızlığını müteakip adeta Müttefikler, Yahudi sorununun Naziler bir yana liberal bir demokratik çatı altında dahi çözülme şansının olmadığı konusunda müttefik olmuştular. Sonuç Herzl’in “Yahudi Devleti”nin gerçekleşmesine yeşil ışık yakılmasıydı. Yahudiler Herlz’in kehanetine uygun bir şekilde gerçekten de “barış içinde bırakılmamalıydı”, eğer Yahudi devletinin gerçekleşmesi mümkün kılınmak isteniyorsa. Ve gene Herzl’in “plan”ına uygun bir şekilde İsrail Devleti’nin ilk yerleşimcileri “en fakir” ve “en çaresiz” olanlar oldu. Herzl 1896’da söz konusu tavsiyede bulunduğunda pek çok fakir ve çaresiz Yahudiyle İsrail gibi zorlu bir projenin nasıl başarıya ulaşacağı sorgulanmıştı. O her zaman olduğu gibi rasyonel bir cevaba sahipti: “Ancak çaresizler (veya umutsuzlar) iyi fetihler yapmaya muktedirdir.”[36] Öyle de oldu, en azından şimdiye kadar. Herzl ayrıntılı fakat son derece basit bir şekilde ortaya koyduğu “plan”ında ilk en fakir ve çaresizin ve daha sonra orta hallinin ve nihayet zengin ve en zenginin İsrail’e dönüşünün tamamlanmasıyla tüm göçün (Galuth) nihayete ereceğini adeta Musa’nın ve İsrailoğullarının Mısır’dan “Çıkış”ı gibi tasvir etmekte. Herzl tüm sürecin böyle tedrici bir şekilde gerçekleşmesinde ısrar etmekte: “Biz (Yahudiler) daha düşük bir seviyeye yönlenmemeliyiz; daha yüksek olana yükselmeliyiz. Biz çamurdan barakalarda yaşamamalıyız; biz yeni çok daha güzel ve modern evler inşa etmeli ve onlara güvenlik içinde yerleşmeliyiz (sahip olmalıyız). Biz sahip olduğumuz iyelikleri kaybetmemeli onları gerçekleştirmeliyiz. Biz iyi bir şekilde kazanılmış haklarımızı ancak daha iyilerini elde etme durumunda teslim etmeyi kabul etmeliyiz. Biz sevgili geleneklerimizi feda etmemeliyiz fakat onları tekrar bulmalıyız. Biz bizim yeni evimiz bizim için yapılmadan önce kendi eski evlerimizi asla terk etmemeliyiz. Bizden Göç edenler (İsrail’e) bunu kendi durumlarını geliştirmek için yapmalıdırlar; doğal olarak ilk çaresiz ve fakir olanlar gidecektir..”[37] Görüldüğü üzere Herzl şaka yapmamaktadır; tersine ne dediğinin farkındadır ve herkesten daha ciddidir ve o yüzden –en azından İsrail’in varlığı perspektifinde- haklı çıkmıştır. Tarih boyunca ancak kendisini ve kendi esasını ciddiye alanlar tüm insanlık ve Tanrı tarafından da ciddiye alınmaya layık görülmüştür. Herzl, İsrail ve Yahudiler bunun en açık ve hakiki şahitleridir.[38] İnançsızlığı gerekçesiyle Yahudi toplumundan aforoz edilen Spinoza, Herzl’den 200 yüzyıl İsrail’den 250 yıl önce bu ciddiyeti şöyle ifade etmişti: “Eğer dinlerinin temelleri Yahudilerin zihinlerini kadınsallaştırmazsa ben mutlak bir şekilde inanıyorum ki onlar bir zamanda ve o verili durumda (insanlar değişmeye müsait olduğu için) kendi devletlerini tekrar kuracaklardır.”[39] Görüldüğü üzere Yahudiler hayat karşısında gerçek bir ciddiyete sahiptirler; buna seküler Yahudiler olarak Herzl ve Spinoza da dahildir. Adeta Yahudiler seçilmişliklerine uygun hareket etmektedirler veya öyle davranmak zorundadırlar. Fakat hem Spinoza da hem Herzl’de hem de Leon Pinsker’de (1821-1891) kendini gösteren sekülarizmin Yahudi oluşla ilgili olarak birtakım önemli anlam çağrışımlarına da sahiptir: bu Strauss’un da belirttiği Yahudi oluşun doğal bir hastalık oluşu ve ancak doğal araçlarla iyileştirilebileceği düşüncesidir. Kuşkusuz hukuk eğitimi almış bir tıp doktorunun (Pinske) hastalıktan ve tedaviden bahsetmesi de anlamlıdır. Bu Pinske Yahudi sekülarizminin yeni Hillel formülü “Eğer kendim için değilsem kim benim için olacak? Ve şimdi değilse ne zaman?” şeklinde gerçekleşecektir (eskisi: “Ve ben eğer yalnız kendim içinsem ben kimim?”).[40] Belki de Siyonizmin fikir babalarından biri olan Pinske bireysel bir devrimciliğin Yahudi formülünü “yeni Hillel”le oluşturmaya çalışmıştı. Anlaşılan Herzl, Pinske’nin bu yeni formülünü benimsemişti ve onun Yahudi sorununa Siyonist çözümü de belki bu “yeni Hillel”de tümüyle özetlenmiş olabilir. Peki acaba bu “yeni Hillel” formülü İsrail’in Tanrısı tarafından kabul edildi mi? Veya edilme şansı var mı?

 

İsrail: Sekülarist Çözüm veya Çözümsüzlük

Yahudilerin problemi Yahudi oldukları için diğer uluslar gibi düşünememeleri, hareket edememeleri ve sonuç olarak yaşayamamalarıdır. Yani Yahudiler diğer uluslar gibi olamamaktadırlar. Bu onların seçilmiş ve üstün kılınmış olmalarının sadece doğal bir sonucudur. Böyle olunca Yahudilerin başka uluslar gibi olmaya çalışmaları daha kötüsü onlara özenmeleri İsrail’in Tanrısını en fazla kızdıran ve gazabını çeken bir davranış biçimidir ki bu Tevrat’ta ve dahi İncil’de ve Kur’an’da ayrıntılı bir şekilde dokümanize edilen kötü huylu inatçı bozuk Yahudi davranış psikolojisinin belki de kökeninde yatmaktadır. Fakat diğer yandan bu davranış biçimi Ademoğullarında da tipiksel olarak kendini bulan insan olma durumundan kaynaklanmaktadır. İngilizce “human” (insan) kelimesi üzerinde düşünmek yerinde olur; “Hum”: bir arı vızıldaması yani bir tür rahatsızlık anlamına gelmektedir. Herhangi bir konuda karar vermekte kararsızlık gösterme hali anlamına da keza gelmektedir. “Man” ise bilindiği gibi adam anlamına gelmektedir: yani hum(m)an rahatsızlık içinde olan adamdır, hiçbir zaman kararını bulamayan sürekli bir tedirginlik içinde yaşayan ve hiçbir zaman hiçbir şeyden tam olarak emin olamayan Büyük Ali’nin deyimiyle “ırmak birkaç damla su, insan bin kaygı” dediği cinsten bir yaratıktır (bu arada “woman” kelimesi de benzer çağrışımlara sahip: “woe” sıkıntı anlamına gelmektedir yani wo(e)man sıkıntılı adamdır veya adamın sıkıntısıdır). Bu yaratık ise görüldüğü üzere Yahudi olma durumuyla neredeyse tamı tamına örtüşmektedir. İnsan da Yahudi gibi yeri yurdu olmayan gittiği her yerde kendini yabancı hisseden kendi gerçek Tanrısal olarak vaat edilmiş topraklarını arayan ve fakat yüklendiği ağır Tanrısal yükün altında da ezildikçe ezilen bir varlıktır. İnsan insan olma durumundan rahatsız göklere kanat açmak isteyen tüm maneviyatının ve ruhaniyetinin varlığına karşın yeryüzünde et kemik olarak bir fiziksel yaşama mahkum edilmiş bir “prisoner” gibidir. İnsan çaresizdir o yüzden her şeyi yapmaya muktedirdir. Yasaklanmış ağaçtan yemekten imtina etmeyen insan cehaleti ile melekî alanın doğru bir şekilde tahmin ettikleri gibi kan dökmekten de kaçınmaz. O yüzden Tanrı cennetin kapılarına bu cahil cesura karşı hayat ağacını korumak için melekleri ve ateşten bir kılıcı yerleştirmiştir.[41] İnsan görüldüğü üzere tehlikeli bir varlıktır o yüzden Tanrı tarafından ihmal edilmesi de mümkün değildir. Aynı nedenden İsrail’in Tanrısı da Yahudi ulusunu hiçbir zaman sevgisinden de nefretinden de ari birakmaz. Nasıl insanın maymunlar ya da domuzlar gibi hareket etmemesi gerekirse Yahudilerin de başka uluslar gibi hareket etmemeleri gerekir yoksa Allah onları maymunlara bile çevirebilir (tersinden evrim): “Doğrusu Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık sonra aşağıların aşağısına (esfel-i safilin) çevirdik.”(95:4-5)[42] Fakat insan nasıl zayıf bir varlıksa Yahudi toplumu da zayıf bir toplum ve böyle olmakla Kutsal Kitaplarda uzun bir listesi verilen hatalara düçar olma çaresizliği ile karşı karşıyalar. Böyle olunca da Yahudiler bazı zamanlar –belki de her zaman en azından biliçaltında veya hissî düzeyde- diğer uluslar gibi olma hatasına düşerler ve onlar gibi bir hayat yaşamak isterler. İşte Yahudiler böyle bir talebi modern İsrail’in kurulmasından tahmini olarak 3 milenyum yıl önce de peygamberleri Samuel’e karşı dile getirdiler: “Şimdi bize bir kral ata ki o bize önderlik etsin tıpkı diğer uluslar da olduğu gibi.”(I Samuel:8:5)[43]

 

Antik İsrail ve Sekülarism

Tevrat’ın kaydettiğine göre Yahudi toplumu sözkonusu talebi post-Mosaic fakat pre-Davidian bir devrede gerçekleştirmiş gözüküyor. Seküler tarihlerin kaydetmekte yine başarısızlığa uğradığı sözkonusu devrenin tahminlere göre günümüzden 3000 yıl önce vuku bulduğu düşünülüyor (bu arada seküler olduğu varsayılan kaynaklar ki bunlar Yahudiler göze alınırsa Mezopotomya ya da Mısır kaynakları olabilir; hem Musa hem de İsa’yı önemlerine ve anlamlarına yakışır bir şekilde kaydetmeyi ihmal ettiklerini de ekleyelim: “Ignorance is bliss”). Yahudiler sözkonusu devrede Samuel kitabının kaydettiklerine göre hahamların (teokratik yargıçların) yönettiği bir toplumsal yapıya sahiptir. Bu durum Musa’nın kurduğu sistemin bir bakıma Harunoğulları eli ile yürütülen hâlinin Samuel zamanında ulaştığı son evreyi tanımlamaktadır. Yahudi toplumu “Exodus”tan beri süren tam anlamıyla bir teokrasiye sahiptir ve bu teokraside hemen her şey Tanrısal buyruklara (“Mosaic Law”) göre düzenlenmekte ve uygulama alanı bulmaktadır. Fakat her yönetim tarzında olduğu gibi bu teokrasi de sonunda yozlaşma ve çürüme ile bozulmuştu. Samuel kitabı ayrıntılı bir şekilde özellikle Samuel’in üstadı ve liderlikte selefi olan Eli’nin zamanındaki “corruption”ı tasvir etmektedir. Eli “kötü oğullara” sahipti. (I Samuel:2:12)[44] Bu oğullar İsrail’in Tanrısı için yapılan kurban etlerini geleneğe aykırı olarak kendilerine tahsis etmelerinden[45] dinsel “toplantı çadırı”nın girişinde hizmet eden kadınlarla cinsel münasebette bulunmaya kadar[46] İsrail’in Tanrısının yasakladığı pek çok günahı üstelik kutsal mekanlarda kutsal amaçları istismar ederek ve kendi kutsal konumlarını kullanarak gerçekleştirmekteydiler. İsrail’in Tanrısı böyle bir davranışı cevapsız bırakamazdı. Ve nitekim öyle oldu. Tanrı Kur’an’da da belirttiği bir takım zorlu kullarını bir ceza olarak onların üzerine saldı. Eli klanı lanetlenmişti. İsrailoğulları Tanrı’nın zorlu kulları Filistinliler elinde ağır bir yenilgiye uğratılır ve Eli’nin iki oğlu da bu ellerde can verir. Fakat asıl felaket Musa’nın İsrailoğullarına bıraktığı en önemli emanet “Kutsal Ahit Sandığı”nın düşman eline geçmesidir. Yaşlı (98) ve gözleri görmez olmuş Eli’yi de yüreğinden sarsıp oturduğu yerden düşüren haber de ancak bu son kötü haber olur. Yaşlı ve ağır Eli’nin boynu kırılır ve 40 yıllık liderlikten sonra ruhunu teslim eder.[47] Fakat halef daha her şey Tanrı’nın isteğine uygun bir şekilde Eli ailesi için vuku bulmadan Eli’nin altında hazırlanmaktaydı: iffetli ve dindar kadın Hannah’ın Tanrı’ya adamaya söz verdiği dürüst ve erdemli oğlu Samuel.[48] Samuel İsrailoğullarını tekrar zafere taşıyacak ve “Kutsal Ahit Sandığı” tekrar asıl sahipleri olan İsrail yurduna geri dönecektir. Fakat güzel günler her zaman olduğu gibi çok uzun sürmez. Ve sanki Samuel selefi Eli’nin kaderini (daha düşük seviyede olsa da) yaşamak zorunda imiş gibi yaşlandığında İsrail’e kendi oğullarını yargıçlar olarak atar. Ve sanki bu oğullar Eli’nin oğulları gibi kötü olmak zorundadır. Oğullar babalarının yolunu tutmaz fakat haksız kazancı, rüşveti, adaleti saptırmayı kendilerine bir yol olarak benimserler.[49] Yozlaşma tekrar İsrail’de yolunu bulmuş çürüme başlamıştır. Ve doğal olarak İsrailoğulları da bu durumdan hiç hoşnut değildirler. Ta ki Musa’dan beri süregelen Yargıçlar Hükumeti’nden artık yeni bir düzene geçme zamanının geldiğini düşünürler. Teokratik çürüme onlarda seküler bir güvenliğe kavuşma arzusu doğurmuştu ve onlar bu halde Samuel’den varolan durumun bozukluğunu gerekçe göstererek “başka uluslarda olduğu gibi kendilerine de bir kral atanması” talebinde bulundular. Fakat İsrail’in Tanrısı bu talebi uygun bulmak bir yana kendisine karşı bir hakaret ve hatta isyan olarak algıladı: “Onlar (Yahudiler) seni (Samuel) değil beni reddettiler; onlar beni kendilerinin kralı olarak reddettiler.”[50] Dahası bu –Kur’an’da da sıkça belirtilen- Yahudilerin bir karakteristiğidir: “Onlar bu davranışı benim onları Mısır’dan çıkartmamdan ta bugüne kadar benden vazgeçerek (beni terk ederek) diğer tanrılara hizmet ederek hep gösterdiler.”[51] Fakat İsrail’in Tanrısı kendi prensiplerine uygun olarak böyle bir talebi reddetmeyecek fakat isteklerinin sonuçlarından onları haberdar edecektir: “Şimdi onları dinle ve ciddi bir şekilde uyar ve onların bilmesine müsaade et ki kral kim olacak ve o ne yapacak.”[52] İsrail’in kralı diğer ulusların kralı ne yapacaksa onu yapacaktır yani İsrailoğullarını kendi arazilerinde köle gibi çalıştıracak kadınlarını kendi işlerine tahsis edecek erkeklerini ordularında savaştıracak, vergi üstüne vergi salıp kelimenin tam anlamıyla İsrailoğullarının suyunu çıkartacaktır.[53] Ama İsrailoğulları kararlıdır: “Hayır! Biz kendi üzerimizde bir kral istiyoruz ki böylelikle biz de diğer uluslar gibi olacağız bir kral ki o bize önderlik edecek bizim önümüzde gidecek ve bizim savaşlarımız için döğüşecek.”[54] Ve İsrail’in Tanrısı onlara istediklerini verir: “Onları dinle ve onlara bir kral ver.”[55]

 

İsrail’in Tanrısının seçtiği üstün kavim İsrailoğulları ne hikmetse Tanrı’ya mugayir hareket etmek konusunda kötü bir alışkanlığa sahiptir. Belki de bunu oniki İsrail kabilesinin kurucu babası ataları Yakup’tan aldılar. Yakup ki Tanrı ona İsrail dedi çünkü o Tanrı ile güreşmiş ve ondan da yenik çıkmamıştı (İsrail İbranice’de “O Tanrı ile mücadele eder” Yakup ise “aldatıcı” anlamındadır )[56] İsrailoğulları belki seçilmiş olmakla tüm yaşamlarını ve tarihlerini Tanrı ile güreşmeye ve onunla mücadele etmeye adamış oldular. Sanki İsrailoğulları Tanrılarına karşı çıkmadıkça kendi durumlarında hiçbir düzelmenin olmayacağına inanıyorlardı. Talep olmadıkça arz olmazdı.[57] Fakat esaslı soru durumlarının talepleri ölçüsünde düzeldiği mi yoksa bozulduğu mudur. Bir başka deyişle tarihte bir ilerleme mi yoksa gerileme mi var? Eğer ilerleme varsa bu olumlu istikamette iyi bir ilerleme mi yoksa olumsuz istikamette kötü bir ilerleme mi? Sorular kartezyen türde çoğaltılabilir. Bu perspektifte acaba Yahudiler tarihin motoru görevini mi üstlenmektedir? Bu anlamda Yahudiler insanlık tarihinin olmazsa olmazı fakat aynı zamanda ve derecede de günah keçisi midirler?

 

Muhyiddin-i Arabi’nin belirttiği gibi eğer Eyyub Allah’a yalvarıp halinden şikayette bulunmasaydı Tanrı’nın ona cevap vermesi de imkansız olacaktı. Tersine belki de şikayette bulunmama hali belki de Tanrı’ya bir isyan olarak algılanabilir. Tanrı’ya şikayet onun varlığını kabul ve ondan haberdar olma ve onun ancak şikayette bulunan hâlin yaratıcısı olduğunu en üst düzeyde kabul anlamına gelmektedir. Şikayette bulunmama Tanrı’ya ve onun peygamberine eza etmekten başka bir şey değildir.[58] Tanrı Eyyub’u ancak onun kendi arkadaşlarının tüm suçlamalarına (şikayette bulunmakla Tanrı’ya karşı geldiği gerekçesiyle) karşın Eyyub’un ısrarlı bir şekilde muhakeme ve mahkeme isteme talebi karşısında cevaplamış ve eski durumundan daha parlak bir mevkiye restore etmiştir. Tanrı arkadaşlarını ise Eyyub’un aksine kendisine karşı dürüst ve “truthful”[59] olmadıkları gerekçesiyle cezalandırmıştı.[60] Görüldüğü üzere Tanrı’nın işleri Hz.Yusuf’un Kur’an’da doğru bir şekilde gözlemlediği gibi “akıl almaz” ve gizemini ancak kendisinin bilebileceği bir niteliğe sahiptir.[61]

 

İsrail’in Tanrısı İsrailoğullarından ne kadar şikayetçi ise İsrailoğulları da Tanrılarından o kadar şikayetçidir (“God creates a world nobody is happy”). Durum paradoksal olduğu kadar dilemmatiktir. İsrailoğulları Eli’nin de Samuel’in oğullarının da yozlaşmasından ve din istismarından gerçekten yorulmuş ve bıkmışlardır sonunda çaresiz Samuel’e başvurmuşlar ve seküler bir çözüm talep etmişlerdir. Bu durumda Tanrısal ideal senaryo nedir? Samuel göründüğü kadarıyla oğullarının davranışından selefî Eli gibi hoşnut değildir fakat durumu radikal bir şekilde değiştirecek bir güce sahip olduğu da söylenemez. Onun bu gönülsüzlüğü Eli’de olduğu gibi varolan corrupt (yozlaşmış) durumun sürmesine göz yumma şeklinde temerküz etmektedir. Samuel bir çözüme sahip değildir. Öyle olunca İsrailoğullarının itirazı doğal olarak kendini göstermektedir. Tanrı her nasıl Eyyub’u restore etmiş fakat mahkeme ısrarını reddetmişse -çünkü güçlü ve azim sahibi odur, dolayısıyla o ne takdir ettiyse bu tartışma kaldırmaz- Samuel’in oğullarının yol açtığı olumsuz toplumsal havanın nasıl çözümleneceği konusunda da sessizdir veya en azından Tevrat yazarları tüm sorunları bütün ayrıntılarına kadar anlatmalarına karşın Tanrı’nın ne yapılması gerektiği konusundaki görüşünü Samuel’de zikretmiyorlar. Onlar itaatsizlik ettiler Samuel’in liderliğini reddetmekte ve fakat ne yapmalıydılar? Samuel’in oğullarının yozlaşmasına göz mü yummalıydılar? Kuşkusuz onlar diğer uluslar gibi de olmamalıdırlar. Fakat nasıl? Onlar hata yapmalı ve Tanrı da onu düzeltmelidir. İşler ters gitmeli ki Tanrı’nın da olaylara müdahele hakkı doğsun. İşler (Tanrı’nın işleri) dünyada insanlar tarafından yürütülmeli ve onlar yanlış yaptıkça da Tanrı müdahele etmeli ve işleri yoluna sokmalıdır.[62] O yüzden Allah Kur’an’da eğer siz hata yapmasaydınız ben hata yapan kullar yaratırım demektedir. Allah’ın hata yapan kullara ihtiyacı vardır. Anlaşılan sistem ancak bu şekilde yürüyebilmektedir. Bu anlamda İsrailoğulları görüldüğü üzere Tanrı tarafından seçilmek için gerekli bütün temel meziyetlere sahiptirler: Onlar hata yapmaya çok meyillidirler. Onlar inatçı ve ayak direyen bir millettir ve Tanrı’ya karşı yüz çevirmektedirler. Böyle olunca Tanrı’nın Yahudilerden daha iyi köleler bulma şansı yoktur. İsrailoğulları seçilmek ve üstün olmak için mükemmel bir tercihtir. Adem gibi onlar da hata edecek ve tövbe edeceklerdir ve bu böylelikle devam edecektir. Ve Tanrı’nın rızasına uygun olan da bu senaryodur. Yoksa teologlarımız bu kadar çok hata yapan bir ulusun Tanrı tarafından seçilmesi ve üstün kılınması durumunun Tanrı’nın yaptığı vahim bir hatadan başka bir şey olmadığını söyleme mesabesine gelirlerdi.

 

Böyle olunca diğer uluslar gibi olmak için onlar Samuel’den bir kral talep etmekle hataya düştüler fakat Tanrı tam da bu hatanın düzeltilmesi için yukarıdadır ve O onların diğer uluslar gibi olmasına da onları seçtiği için müsaade etmesi de mümkün değildir. Bu büyük bir hata olurdu. Ve İsrail’in Tanrısı Saul’u seçti. Ve Saul (Kur’an’da Talut) daha en başından İsrailoğullarının yalnızca bir başka büyük hatası olmaya mahkumdu. Saul –ki İsrailoğulları arasında ondan daha uzun boylu bir başkası da yoktu- yalnızca insanlığın bir başka büyük trajedisi olmaya adaydı ki kendisi de böyle bir seçilmeye aday olmamıştı ve görünüşe göre bunu reddetmeye de hakkı yoktu. O babası Kish’e ait kayıp eşekleri seyısı ile birlikte ararken eşeklerini değil fakat Samuel’i ve onun Tanrı tarafından vaat edilmiş olan krallık mührünü bulmuştu. Ne talih! Uther Pendragon Anglo-Saksonlar için ne ise Saul da Yahudiler için odur. Ve İsrailoğlu Samuel de Britanyalı(?) Merlin gibi bir kral yapıcıdan (kingmaker) başka bir şey değildir. Ve Samuel nasıl Saul’dan vazgeçmek zorunda kalacaksa Merlin de Uther Pendragon’dan. Çünkü her şey bir şahsiyet için kurgulanmıştır: King Arthur yani King David.

Fakat Davud’un kral olması için Saul’un itaatsizliğe düşmesi gerekiyordu. İsrailoğullarının talebi ile kral olmuş Saul tam olarak tanrısal değildir (kim tam olarak tanrısal?); sekülarist bir talebin sonucunda vuku bulmuştur. Fakat Tanrı’nın kendine özgü ve İsrailoğullarının bitmek tükenmek bilmeyen isteklerinden bağımsız bir krala ihtiyacı vardır. Ve çoban sapanı ile insan azmanı heybetli ve görkemli Filistinli Goliath’ı (Kur’an’da Calut) tek bir atışla deviren nerdeyse çocuk yaşta olan Davud’dan daha iyi bir aday da herhalde olamazdı[63]: “Davud da Calut’u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti.”[64] Davud Filistinli sünnetsiz Goliath’ın hakkından gelebileceğinden hiçbir kuşkusu yoktur, çünkü “sen (Goliath) bana (Davud) karşı kılıçla, mızrakla ve ciritle geliyorsun; bense sana karşı en yüce, güçlü, ulu ve İsrail ordularının Rabbi adına –ki onu sen aşağıladın- geliyorum.”[65] Açık ki Davud yücelerin yücesinden gelen ilahi bir vaatle Calut’un karşısına çıkmaktadır; Calut ise sadece dünyevi güçlere güvenen ve dayanan ve onlardan kuvvet alan fiziksel seküler bir kuvvettir ve İsrail’in ve dahi Davud’un Tanrısının azameti karşısında ne “bronz miğferi” ne de “bronz zırhı” onu koruyabilecektir. Goliath fiziksel azametine ve dünyevi yeteneklerine güvenirken çoban Davud ötelerden dalga dalga gelen ilahi gücün titreşimlerini yüreğinde duymaktadır: “Buraya toplanmış herkes bugün bilecek ki Rabbin (Lord) koruması kılıçla ya da mızrakla değil; savaş onun savaşı ve hepiniz (Filistinliler) bizim ellerimize verileceksiniz.”[66] Ve o çobanın sapan taşı ile Goliath alnından vurulacak ve yere yıkılacaktır.[67]

 

İsrail’in Tanrısının adaleti işte böyle tecelli etti. Fakat Davud’un Calut’u sapan taşıyla öldürmesi adil midir? Calut kendisine karşı kendisinin araçlarına benzer araçlarla çıkılacağını ve düellonun kılıç kalkan savaşı olacağını düşünmektedir. Davud’un bilgisi de araçları da savaş metotu da bütünüyle Calut’unkinden farklıdır. Kelimenin tam anlamıyla Davud’un boyutunda Calut, Goliath’ın boyutunda ise David kaybetmeye mahkumdur ve iki farklı boyut birbirleriyle aynı mekan ve zamanda karşılaştığında ne olması gerekiyorsa o olmaktadır. Davud Calut gibi ve Goliath David gibi savaşamaz; her ikisinden de aynı savaş metotunu kullanmalarını beklemek esasında haksızlığın, adaletsizliğin ve imkansızlığın kendisi olmaktadır. Yani eğer Goliath Goliath olma hakkına sahipse David de David olma hakkına sahiptir. Her ikisinin doğası birbirinden farklıdır ve bu iki tabiat birbirleriyle karşılaştığında da hangi tabiatın üstün gelmesi gerekiyorsa o tabiat üstün gelmektedir. Adalet Tanrısal takdirden başka bir şey değildir.

 

Kral Saul ise Tanrısal veliaht “ayıboğan” Davud’un yükselişini çaresiz tahtından seyretmektedir. Saul görünüşe göre hiç de fena bir kral değildir fakat her ne olursa olsun Saul adeta reddedilmelidir. Samuel Saul’u Filistinlilerle olacak bir çarpışma öncesi Tanrı’ya sunulacak kurban merasimi için Gilgal’da kendisini yedi gün beklemesi talimatını verir. Saul ve İsrail ordusu 7 gün beklerler fakat Samuel ufukta kendini göstermemiştir. İsrail ordusunda panik kendini gösterirken askerler dağılmaya başlar. Saul kral olmasının gereği olarak bir şeyler yapmalıdır ve yapar da; merasimi Samuel olmaksızın kendisi gerçekleştirir. Ve garip olan tam da Saul merasimi tamame erdirecekken Samuel kendini gösterecektir. Samuel Saul’un davranışından hiç de hoşlanmaz: “Sen ne yaptın?”[68] der ve ağır bir şekilde Saul’u sorgular. Saul mahçup bir şekilde kendisini savunmaya çalışır: “Şimdi Filistinliler bana karşı Gilgal’e gelecekler ve ben Tanrısal himmeti göremedim. Sonuç olarak kurbanı ona teklif etmeye zorunlu olduğumu hissettim.” Saul’un bu makul gerekçesi Samuel’den karşılık olarak daha fazla kınama bulur: “Sen aptalca hareket ettin ve senin Tanrının sana verdiği Tanrısal ahdi tutmadın; eğer tutsaydın Tanrı senin tüm krallığını İsrail üzerine daima hakim kılardı. Fakat şimdi senin krallığın sürmeyecek, sen ona olan ahdini tutmadığın için Rab bir başkasını (Davud) kendi yüreği için kendi insanlarına lider olarak atadı.”[69]

 

Trajedi bu itibarle Saul için başlamaktadır. Bir şeyler hep yanlış gitmelidir ve Tevrat’ta bu çok sık olmaktadır herhalde bu yüzden olsa gerek ki Yahudiler nerede ve hangi zamanda olursa olsun bir şeylerin yanlış gideceğinin her zaman bilincinde hayatlarını sürdürmektedirler. İsrail’in Tanrısının işlerine Yusuf’un doğru bir şekilde dediği gibi akıl sır ermemektedir. Saul hataya düşmekte ve tanrısal ahde aykırı hareket etmektedir çünkü Samuel kendi verdiği söze uygun hareket etmemiştir. Fakat kim Samuel’i hangi gerekçeyle cezalandıracaktır?

 

Saul için belalar yeni başlamıştır. Samuel sonuç olarak Peygamberdir; yani seküler-üstünden haber alan seküler bir varlıktır; onun kınaması atlatılabilecek niteliktedir fakat aynı zamanda yaklaşan kaderin acı bir habercisidir de. İsrail’in Tanrısı Samuel aracılığıyla İsrailoğullarının Amalekiteslere saldırmasını emreder: “ Şimdi git ve Amalekiteslere saldır; onları bütünüyle sahip oldukları her şeyle birlikte yok et. Hiçbirini bağışlama; erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını ve bebeklerini sığırlarını ve koyunlarını develerini ve eşeklerini öldür.”[70] İsrail’in Tanrısı her şey de olduğu gibi yıkımda ve yoketmede de üstün, eşi benzeri yok, tek. Saul insan olan her şeyi yokeder fakat hayvanların iyi ve kullanılabilir olanı kendisi ve İsrailoğulları için saklar. Fakat tek başına bu Tanrı’yı kızdırmaya fazlasıyla yeter. O her şeyin yokedilmesini istemiş fakat onlar öyle yapmamıştı. Tanrı Samuel’e kızgınlığını duyurur. Samuel’se şaşkındır ve tüm gece (onu yatıştırmak için) Tanrı’ya yalvarır.[71] Fakat nafile! Tanrı Saul’u krallıktan reddetmiştir. Samuel Tanrı’nın Saul’u seçmekle bir hiçten nasıl bir kral durumuna getirdiğinden bahisle onun emrine itaatsizliğin her şeyin ötesinde büyük bir günah olduğunu açık bir şekilde Saul’a duyurur. Saul kendini savunmaya çalışır.[72] Fakat Samuel “isyanın kahinlik günahı gibi olduğunu ve gururunsa putlara tapma kötülüğü gibi olduğunu”[73] hatırlatır. Saul hatasını kabul eder ve affedilmek için yalvarır: “o insanlardan korktuğu için onlara müsaade etmiştir.”[74] Fakat Samuel’in yapabileceği bir şey yoktur çünkü karar yüksek bir yerden gelmektedir: “Sen Tanrının sözünü reddettiğin gibi Tanrı da seni reddetti.”[75] Saul son bir umutla Samuel’e uzanmaya çalışır; Samuel’in elbisesi yırtılır ve Samuel Saul’un da kendi elbisesinin yırtılması gibi İsrail’den yırtıldığını ilan eder: “Tanrı bir insan olmadığı için O fikrini değiştirmez.”[76] Fakat bu durumdan kimsenin çok mutlu olduğu söylenemez. Samuel Saul için ağıt yakarken Tanrı da onu İsrail üzerine kral yaptığı için acı içindedir.[77] Saul’un ilahi amaçlar için feda edilmesi herkesi –Tanrı da dahil olmak üzere- üzüntüye sevketmiştir. Fakat anlaşılan dünya düzeninin devamı böylesi pek çok acı verici olayın vuku bulması ile ancak gerçekleşebilmektedir.

Saul için düşüş başlamıştır. Davud’un Goliath’ı sapan taşıyla devirmesinden beri ünü İsrail’de arttıkça artmaktadır veya Saul öyle sanmaktadır. Oğlu Jonathan bile babasına karşı Davud’la birleşecektir. Saul Davud’u kıskanmaktan kendini kurtaramayacaktır ve ona kini arttıkça da daha fazla hata yapacaktır. Saul nefretinin körlüğü içinde Nob’un kutsal hahamlarını öldürür. Davud ise güçlendikçe güçlenir. Saul kendi sonunu hazırlamaktadır. Ve Davud İsrail’in Tanrısına adanmışlığının açık bir işareti olarak Saul kendi eline düştüğünde bile Saul’u onun kendisini tüm öldürme teşebbüslerine karşı öldürmeyecek ve İsrail’in Tanrısına havale edecektir: “Tanrı’nın seninle benim aramda yargıç olmasına müsaade edelim.”[78] Sonunda Tanrı’nın hiç kimsenin kaçamayacağı kaderi Saul’u Yahudilerin geleneksel düşmanı Filistinlilerle olan bir savaşında yakalayacaktır. Saul bir Yahudi kralına yakışır bir şekilde düşman eline geçmektense kendi “seppuku”sunu yapmayı tercih eder.[79]

 

Davud, tanrısal veliaht, Saul’un ölüm haberini duyduğunda ezeli düşmanı için ağıt yakacak ve onun ulusunun bir kahramanı olduğunu ünlü mezmuru ile ilan edecektir.[80] Artık Davud’un krallığının (the Kingdom of David) önünde hiçbir engel kalmamıştır. Tanrısal muştu İsrail üzerinde Davud’un yıldızı gibi yükselmekte ve parlamaktadır. Ve Yahudiler Davud gibi bir krala sahip olmakla diğer uluslar gibi olma tehlikesini de Saul’un krallık tecrübesi sonunda atlatmış oluyorlardı. Onlar bir krala ve krallığa sahip olduğunda bile o kral ve krallık ilahi emirler perspektifinde yürütülecektir. King David sonuç olarak bir peygamberdir de aynı zamanda. Doğal olarak İsrail krallığının dünyadaki hiçbir krallığa da benzeme şansı olamayacaktır. Yahudiler bir kez daha üstelik zorlu krallık tecrübesi altında korunmuş ve seçilmişliklerine uygun kralları David’i bulabilmişlerdi. İsrail’in Tanrısı onlar başka uluslar gibi olmak isteseler de onları kendileri gibi yapmasının yolunu bir kez daha bulmuştu.

 

Modern İsrail ve Sekülarizm

Tanrısal vaade ve plana uygun bir şekilde Kral David’den 3000 yıl sonra Yahudiler dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar kendileri gibi olmayı başaran belki de tek ulus olma özelliklerini tıpkı 3000 yıl öncesinde oldukları gibi korumasını bilmişlerdir. Yahudiler son 4000 yıllık insanlık tarihinin yaşadığı tüm türbulansları öyle ya da böyle atlatmayı becermişler ve Babil sürgününden Roma sürgününe Avrupa gettolarından Rus pogromlarına ve Holacoust’a kadar inanılmaz badireleri sanki İsrail’in Tanrısının yardımıyla üstesinden gelebilmeyi başarmışlardır. Belki de Yahudiler dünya tarihinin en fazla acı çekmiş fakat o acılar ölçüsünde de tecrübe, direnç ve bağışıklık gücü kazanmış ulusu olma özelliğine sahiptir (“the sole survival of history”). Dünya tarihi günümüze kadar bırakalım Yahudilerin üstesinden gelmeyi onun sihirli etkisinden hiç kurtulamamıştır. İsrailoğulları kendilerinin “insan olma durumunun en açık sembolü olduklarını” adeta insanlık tarihinin her evresinde ve her coğrafyada tekrar tekrar ispat etmekten hiç yorulmamıştılar, belki de bu onların ilahi misyonlarından başka bir şey değildir. Fakat sözkonusu ilahi misyon Modern dünya karşısında ve modern zamanlarda da ciddi bir sınav verme durumundadır. Modernliğin insanlığa ve insanlık tarihine getirdiği yenilikler iyilikleri ve kötülükleri ile sanki insanlığın gözlerini büyülemiş gibidir. İnsanlık monarkları devirmiş monarşileri ilga etmiş Tanrı’nın dünya işlerine karışıp karışamayacağını tartışma cüretini göstermiş ve uzay gemileri ve istasyonları ile sonsuzluğun sırlarına erme teşebbüsüne girmiştir. Kutsal kitapları tarihselciliğin testine tabi tutan nebevi mucizelerin imkanlılığını tartışan ve Tanrı’nın insan zihninin mi bir ürünü ya da yanılsaması mı olduğunu sorgulayan insan gerçekten “menace” ve paranoyaktır. Garip olan söz konusu sorgulamada en önde gidenlerin çoğunun da Tanrı’nın seçilmiş klanı İsrailoğullarından çıkmasıdır. “Din”in toplumlar için “afyon” (optimume) olduğunu ilan eden tuhaf bir şekilde gene bir Yahudi olmalıdır. Ve dinin toptan ilgası talebi de belki en önemli “articulation”ını ve sofistikasyonunu kapitalizmin en radikal ve köklü eleştirisinde olduğu gibi keza aynı Yahudi’nin sisteminde (Marksizm) bulmalıdır.[81] İsrailoğulları fakat en az Marks kadar parlak başka isimlere de sahiptir. Psikanaliz ve belki bir ölçüde psikoloji Viyana Yahudisi Freud tarafından kurulmalı, sosyoloji en önemli oryantasyonunu Fransız-Yahudisi Emile Durkheim ile bulmalı, modern zamanların en gözde ve “varoluşçuluğun” en popüler bilim dalı fenomenoloji de Husserl tarafından temelleri atılmalıdır. Tanrı’nın kendi karşıtını kendi güvenliği için yaratması varsayımını andırırcasına Yahudiler modernliğin karşıtlığını da insanlık tarihi ile birlikte üretmekte de çok başarılıdır. Modernliğe en ağır eleştirileri getirmekle “credit” edilen Yapısalcılığın (structuralism) kurucu figürlerinden ve belki de 20. yüzyıl antropolojisinin en önemli figürü Claud Levi-Strauss Holacoust’tan kaçabilmeyi başarabilmiş bir başka Fransız Yahudisidir. Bu arada diğer önemli post-modern (veya öyle sayılan) figürler Jacopson, Derrida, Levinas ve Cannetti de listeye eklenmelidir. Bu arada çağımızın belki de yaşayan en büyük linguisti ve tüm dünya dillerinin ortak bir kökene sahip olduğunu ispat etme noktasına da bir başka Yahudinin, anti-siyonist (ve kimilerine göre anti-Amerikan) Amerikalı Noam Chomsky’nin yardımıyla geldiğimizi unutmamamızda da ciddi bir fayda olduğu kesindir. Görüldüğü üzere gerçekte anti-semitik olabilmek insanlık için pek imkan dahilinde değildir. Arif olan, anti-semitik olmak için psikolojiden antropolojiye, tıptan politika bilimine kadar pek çok modern ya da anti-modern ve post-modern kavramsallaştırmanın inkarının gerektiğini anlamakta güçlük çekmeyecektir. Yok insanlık modernliği bırakıp geleneğe ve dine dönmek istiyorsa da Semitik dinler; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam da köşebaşında onları beklemektedir. Her şeyi bırakıp Kıyametin geldiğine inanıyorsak da insanlığın kurtarıcısı Mesih’in de bir Yahudi olmak zorunda olduğunu hatırlatalım. Açıkça izlenebileceği gibi Yahudilik kadar insanlığın durumu da dilemmatiktir. Herzl’in belirttiği gibi insanlık Yahudiliğe mahkumdur ve onu yoketme imkanlarından ve araçlarından da yoksundur: “Birtakım güçlü Yahudi gruplarına veya bireylerine karşı bir hareket uygulama alanı bulabilir fakat hükümetler tüm Yahudilere karşı bir aksiyonu asla uygulayamazlar.”[82] Çünkü liberal demokratik bir toplumsal yapıda bir hükümetin kendi vatandaşlarına Yahudi olduğu gerekçesiyle ayrımcılık yapması –en azından teorik olarak- imkan dahilinde değildir. Herzl kitabının girişinde uzun uzadıya övdüğü modern liberalizmin Yahudi meselesine ilaç olduğuna inanmaz fakat söz konusu liberalizm bütün Yahudilere karşı toptan bir harekete girişilmesine de uygunluk göstermediği için Herzl’e göre ehven-i şerdir. Yahudilere karşı en büyük zulümlerin son yüzyılda liberal demokrasiler altında değil fakat nasyonel sosyalist Nazi Almanya ve komünist Stalinist Sovyetler altında yani totaliteryen rejimler altında gerçekleşmiş oluşu da Herzl’i haklı çıkartmaktadır.[83] Günümüz İsrail’i de sonuç olarak görece bir liberal demokrasi ile yönetilmektedir. Dahası Herzl zengin Yahudilere karşı gerçekleştirilecek bir operasyonun ulusal hatta uluslararası ekonomik krizlere yol açacağını ve bundan tüm insanlığın zarar göreceğini haklı olarak belirtmektedir. Bu duruma ek olarak bu tür bir operasyon Yahudileri doğal bir şekilde devrimci partilerin en ön saflarına itecek ve Yahudiler bu sefer de ulusal ya da enternasyonel devrimlerin ateşleyicileri olacaklardır. “Sonuç olarak hiçbir silah bize karşı etkili bir şekilde kullanılma şansına sahip değildir çünkü onu kullanan eller bundan zarar görecektir.”[84] Ve seküler Herzl sanki bir Yahudi peygamberi gibi deklare eder: “Çünkü bizim sahip olduğumuz araçlara insanlık şu ana kadar asla sahip olmadı.”[85] Kuşkusuz seçilmişlik payesi Yahudilere göre ancak İsrailoğullarının sahip olduğu bir payedir ve Herzl belki de sezgisel olarak yalnızca bu durumu ifade etmektedir veya başka bir deyimle Yahudilerin sahip olduğu her şey ve her araç böylesi bir seçilmişliğin sonucu ve hikmeti olarak gerçekleşmektedir. Ve Gentile insanlık sözkonusu ayrıcalıktan ve onun sonucu istisnai araçlardan da yoksundur.

 

Fakat tam da bu noktada modern İsrail’in dilemması kendini antik İsrail’de olduğu gibi göstermektedir. Herzl’in liderliğini yaptığı seçkin Siyonist liderler (bu arada Herzl’i önceleyen Pinske, Hess ve diğerlerini de unutmamak lazım) antik İsrail’in yaklaşık 3 milenyum yıl önce yüzyüze kaldığı bir dilemma ile karşı karşıya kaldılar: Yahudi entelektüel, işadamı ve politik liderlerin de gelişmesinde önemli bir rol oynadığı Modern liberalizmin ve sosyalizmin tehditi altında asimile ve corrupt olmayla burun buruna kalmış bir (modern) Yahudi toplumu. Kelimenin tek anlamıyla “çoban”ını arayan kayıp bir sürü. Modern Philistine Aryanisminin tehditi altında ve ekonomik zenginleşmenin ve refahın çürümesiyle yüzyüze kimliğini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmış modern İsrailoğulları. Daha kötüsü Yahudiler yüzyıllardır vaadedilmiş topraklarından uzakta Tanrının deyimiyle yeryüzünün her tarafına dağıtılmış ve dağılmıştır: Yüzlerce Yahudi diasporasında yaşayan parçalanmış vatansız Yahudi ulusu. Onlar yüzyılların sürgününden çok yorulmuştu. Bu halde Yahudiler 3000 yıl önceki atalarının Samuel’den talep ettikleri gibi “diğer uluslar gibi olmaktan” başka ne isteyebilirlerdi? Nasıl antik ataları Samuel’den diğer uluslar gibi bir krala sahip olmayı talep ettilerse onlar da diğer modern uluslar gibi bir ulus-devlete sahip olmalıydılar. Ve Siyonizm doğdu. Modern kingmaker Herzl 1897’de “Basel’de ben Yahudi devletini kurdum… Belki beş yıl içinde fakat kesin olan elli yıl içinde herkes onu bilecek” diye deklare etmişti sanki antik ata Samuel’i ‘echo’ edermişçesine. Ve Samuel’in kehanetlerini sanki tekrarlarcasına Herzl haklı çıkmıştı: gerçekten elli yıl içinde herkes Yahudi devletini bildi. Ve ilk modern Yahudi çoban David Ben Gurion antik İsrailoğullarının efsanevi çobanı sapan taşı ile Filistinli Goliath’ı yere seren David’le garip bir şekilde adaştı. Ve “the star of David”[86] de modern İsrail’in sembolü oldu. Ne tesadüf! Ve modern İsrail onun ve onun halefleri liderliğinde modern Filistinlilere, Kenanlılara[87], Mezopotomyalı halklara[88] ve nihayet Mısır’a[89] karşı savaşlarını sürdürdüler. Tanrı affetsin, fakat insan 3000 yıl öncesine göre dünyada (ve özellikle Ortadoğu’da) ne değiştiğini kendine soramadan edemiyor. Galiba sadece roller: Bu sefer Filistinli çocuklar sapanlarıyla kendilerini Davud’un torunları sayan zırhlı çelik başlıklı İsrail askerlerine taş atmaktalar.

 

Belki de Yahudiler “başka uluslar gibi” bir ulus-devlete sahip olmayı istemekle antik ataları gibi İsrail’in Tanrı’sını pek memnun etmeyen hatta onu gazaplandıran bir davranış sergilemekteler. Fakat antik ataları gibi başka ne yapabilirlerdi? Yahudi sorunu başka türlü nasıl çözümlenebilirdi? Eğer İsrailoğulları Samuel’den bir kral istememiş olsalardı Samuel’in oğulları ile tekemmül eden yozlaşma ve kaos nasıl engellenebilirdi? Veya Davud’un krallığı ve Kudüs’ün fethi nasıl mümkün olurdu? Ve Süleyman nasıl “Barış ülkesi” Jerusalem’de ‘Tapınak’ı inşa ettirebilirdi? Eğer Yahudiler Herlz’in dediği gibi Tanrıyı beklerlerse Mesih hiçbir zaman gelmeyecektir. Fakat Saul kim? Yahudilerin sekülarist çözüm talebi İsrail’in Tanrısı tarafından nasıl karşılandı? Modern İsrail’e ne olacak? Modern İsrailoğullarını nasıl bir kader bekliyor? Only God knows.

 

Jerusalem ve/veya Athens?

İnsanlık gibi Yahudiler de Atina ile Kudüs arasında kalmış gibi gözüküyor. Ve problem hiç de modern bir problem gibi bir çağrışım da yapmıyor. Sanki biz hep aynı dilemmayı her zaman yaşamış gibiyiz. Neden? Ne yapacağız? Kendimize kendi aklımıza güvenebilir miyiz yoksa o bilinmez kaderimizi o Tanrı’nın da açık bir şekilde belirttiği o hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimiz ötelere mi emanet etmeliyiz? İnsanlık tarihi durumumuz hakkında bize herhangi bir sır veriyor mu? Modern insanlık ne diyor? Modern Judaizm ki o belki de tam anlamıyla Atina (akıl) ile Kudüs’ün (vahiy) bir modern sentezi olarak bize bir şey söylüyor mu? Kuşkusuz! Fakat biz anlayacak durumda mıyız? Veya Yahudiler(imiz) son durumumuzdan veya onunla ilgili olarak herhangi bir mesaj alıyorlar mı veya herhangi bir şey anlıyorlar mı?

 

Yahudilik pek çok bakımdan Strauss’un dediği gibi insan sorununun en açık sembolü olma niteliğinde olduğundan -Yahudiler insanlık tarihinin nabzını tutmaktadır- günümüz Yahudiliğinin gittiği istikamet insanlığın gittiği istikamet hakkında da bize bir takım fikirler veriyor olmalı. Modern Judaizmin belki de en son ve en ciddi temsilcilerinden biri olan Leo Strauss’a bakılırsa durum kritik gözüküyor. Leo Strauss’un kendisi, onun vahiy karşısında aklın tek başına yüceltilemeyeceği ya da vahyin tümüyle hayattan ve insanlığın varoluşundan etkisinin ortadan kaldırılamayacağına ilişkin argümanlarına karşı, pek çok öğrencisinin de gözlemlediği gibi, belki de Atina’nın Kudüs üzerinde, tüm dünyevi modern ya da antik Epucerian ihtiraslara karşı Strauss’un direnme kararlığına karşın, cazibesinin veya bilgeliğinin üstün gelmesinden başka bir şey değildir.[90] Strauss’un –ve pek çok filozof ve peygamberin- belirttiği gibi Atina Kudüs’ü sahip olduğu araçların niteliğinden dolayı anlamaktan acizdir fakat Kudüs de Atina’nın ihtirasları, arzuları, mücadelesi, azmi ve bitmek tükenmek bilmeyen “the will to power”’ı karşısında çaresiz gözükmektedir. İnsan insan oluşunun dilemmaları karşısında çaresizken Tanrı da kendi mahluku insan karşısında çaresizdir. Ve doğal olarak tam da bu çaresizlik her türlü yaratıcı eylemin zorunlu ilkesi olmaktadır. Çaresizlik bizi göç etmeye o ‘Religio Perennis’i o sonsuz ‘Galuth’u bulmaya zorlamaktadır. Çünkü biliyoruz ki biz o ‘yakin’i bulamadıkça her zaman kayıp statüsünde olacağız. Tıpkı Syspus’un mahkumiyeti gibi insanlığın sonsuz göçü de kendini bulana dek belki de her zaman devam edecek. İnsanlık Eyyup gibi hep sabırlı fakat gerektiğinde de kendini Tanrı karşısında ‘manifest’ etmekten kaçınmayan, Yusuf gibi hep umutlu ve mütevazi, Davud gibi azimli, Socrates gibi bilge ve cesur ve Musa ve İsa ve Muhammed gibi korkusuz, dürüst, doğru ve güzel ahlaklı olmalıdır, eğer bu yolda ayağının ve burnunun sürtülmesini istemiyorsa. Hayatın zevklerini, rehavetini bir kenara bırakıp gerçegin tüm acımasızlığını güzelliği kadar yüreğinde hissedebilmekten korkmayan kendi ruhunu Şeytana Mephisto’ya pazarlamayan fakat hakikate tümüyle teslim etmeye hazırlayan ve bunun için okyanuslar dolusu maceradan, fırtınadan ve tehlikeden kaçınmayan insan. Huzurun, sukünetin ve barışın hiçbir dünyevi güç tarafından vaat edilemeyeceğinin bilincinde mutlak hakikatin peşinde kendini ve ‘eternal truth’u keşfetmeye çalışan Ademoğlu. Yılmak bilmeyen kendi kaderini bilmek isteyen onunla yüzleşmek isteyen insan. “Error is cowardice”[91] diyen ve bilgeliğin cesarette ve yenilgide gizli olduğunu fark eden insan.

 

Ve insanlık hata yapan, hata yaptıkça büyüyen Tanrı’nın seçilmiş ulusu. Hatanın nerede olduğunu arayan ‘gnostic insanlık’ın ayak bastığı her yer onun İsrail’i onun ‘promised land’i. Fakat ‘hata’nın nerede olduğunu bulabilecek miyiz?[92] Veya Gılgamış gibi çok yaklaştığımızı ki tam da avucumuza geçirdiğimizi düşündüğümüz bir anda onun tekrar elimizden kayıp ufuk çizgisinde kayboluşunu mu seyretmeye mahkumuz? Ab-ı hayat’tan içmeye kim muktedir oldu? Ama yine de insanlığın özgürlüğünü kazanabilme konusunda umudunu yitirmeye hiç niyeti yok.

İnsanlığın özgürlüğüne ulaşabilmesi için kendini karşıtlıklar dünyasından kurtarabilmesi lazım. “Hata” karşıtlıklar dünyasında imkan sahasına çıkan bir kavramdır. O yüzden teologlarımız Tanrı’nın hatasız olduğunu çünkü onun karşıtlıklardan beri (münezzeh:beyond) olduğunu söylemektedir. Bizim iyi ya da kötü diye kategorize ettiğimiz şeyler Tanrı katında öyle midir? Yoksa onlar yukarıdan aşağıya inmekle kendi transformasyonunu yaşamakta ve insani ‘değer’lere mi sahip olmaktadır? Herhalde eğer ‘hata’dan kurtulmak ve özgür olmak istiyorsak biz “Beyond Good and Evil” (İyiyle Kötünün ötesine) gitmemiz gerekiyor. Objeler ve süjeler dünyasının ötesinde ‘Platonic archetypes’a ulaşmamız hatta onları aşmamız gerekiyor. Ve bu gerçekleşme “the will to power”la ancak mümkün olabilir olabilirse. Fakat bunu kim gerçekleştirebilir?

 

Bu ancak “supermen”lerin üstesinden gelebileceği bir üstün görevdir. Strauss’un deyimiyle Nietzsche’nin “geleceğin filozofları” olarak tanımladığı bilgeler Doğu ile Batı arasında kurulacak spiritual bir birliğin ezoterik yöneticileri olacaklardır.[93] Bu birlikte ya felsefe din’in üzerinde (“the rule of philosophy over religion”) ya da din felsefe üzerinde bir otorite (“the rule of religion of philosophy”) olacaktır.[94] Strauss bu iki disiplinin artık bir arada Klasiklerin “political philosophy” olarak nitelediği bir çatı altında varlıklarını sürdürmesi imkanının modern zamanlarda –thanks to Germans and German philosophy- varlığını yitirdiğini de ilan etmektedir (belki de gönülsüzce).[95] Bu belki de Hegel’den beri Alman Felsefesinin kurguladığı “Tarihin Sonu’na” (the end of history) yaklaştığımızın Strauss’ca kabulüdür. Fakat Strauss’dan en az 100 yıl önce modern Judaizm’in ve Siyonizmin en önemli figürlerinden biri Moses Hess tarihin sonuna geldiğimizi ilan etmişti. Marx’ın yakın arkadaşı sosyalist Hess’e göreyse bu son Yahudi ulusunu sadece daha da üstün kılacaktır çünkü Judaizm ‘geleceğin dini’dir.[96] Spinoza’nın sadık takipçisi Hess Judaizm’in Hıristiyanlık ve İslam’ın tersine –bu dinler ona göre mezarlık dinidir- ‘hayatın dini’ olduğunu söyler.[97] Ve ona göre Spinoza yalnızca bunu fark etmiş olmalıydı ki Hıristiyanlık’ın yaptığı madde ruh ayrımına sahip olmayan Judaizm’e panteistik formda geri dönmüş ve doğanın güçlerini tekrar kendi felsefesinde –fakat Judaizm’e uygun olarak- birleştirmiştir.[98] O halde modern Judaizm modern Alman felsefesini teolojik bir terminolojide ya da Alman Felsefesi Judaizmi felsefi bir terminolojide tekrar etmektedir. Her ikisi de Jerusalem ile Athens’i birleştirmek istemektedir: “Evrensel tarihin son krizi atlatıldığında bizim modern Sadukilerimiz, Ferisilerimiz ve Essenelerimiz yani reformcularımız, hahamcılarımız (Rabbinists) ve Hasidiklerimiz (Chasidim) Yahudi tarihinden silinecektir. İşte o zaman bütün diğer uluslarla birlikte Yahudi ulusu da yeni bir hayata uyanacaktır. Judaizm materyalistik ya da spiritual ‘sect’lere Yahudi hayatının gölgesinde varolmasına müsaade etmemektedir. O ilahi amacı ve ideali gibi bölünemez ki Yahudi hayatının monizmi bu haliyle modern materyalizme olduğu gibi onun ters yüzü olan Hıristiyan ruhçuluğuna da karşı bir antikor gibi kendini gösterir.”[99]

 

“Sonuç olarak Nietzsche bir kültürü gözlemledi ki bu kültür artık parçasal (particular) ya da keyfiyete (arbitrary) müteallik olmaktan çıkmıştır. O insanlığın tek amacını süper-adam içeriğinde tasarlar, onun konuştuğu bu insan geleceğin süper-adamıdır. Süper-adam hem Kudüs’ü hem de Atina’yı kendi kişiliğinde en yüksek derecede birleştirmiş bir adamdan da başka birini tanımlamaz.”[100]

 

Peki bu “yeni hayat”ı tesis edecek süper-insanlar da kimdir? Tabi ki seçilmişin seçilmişi: “German-Jews.” Eğer Hess’in Judaizmi ‘hayatın dini’ ise Nietzsche’nin felsefesi(?) de şarap Tanrısı Dionysus’un ‘hayat felsefesi’ idi. O halde Übernmensch olmaya en iyi aday Tanrı’nın seçilmiş klanı Yahudilerden daha iyi kimler olur? Belki de Yahudi Mesih, Kitab-ı Mukaddes’in haber verdiği ilahi Mesih, Nietzschean üstün-insan’dan (Anti-Christ) başka biri de değildir. Ve onların Tanrısının da İsrail’in Tanrısı (“the God of Israel”) veya sekülarizmden devşirilmiş yeni bir Tanrı (a Heidegerrian vindicated God) olabilmesi neden mümkün değildir? Böylelikle insanlık “tarihin sonuna” üstün insan topluluğu (overmen) “Atinalı Yahudiler”in liderliğinde ulaşabilecek, hür bir dünya kardeşliği kurulabilecek ve insan ruhunun özgürlüğüne ulaştığı gün gelebilecektir.

 

İnsanlığın Kaderi

Herkesin bildiği gibi İsrail Siyonistler tarafından kuruldu. Siyonizm ise modern Judaizm’in ürettiği belki de en önemli oluşumdu. Modern Judaizm ise Strauss’un belirttiği gibi panteistik Spinoza ile Ortodoks Yahudiliğin bir sentezi idi. Spinoza Aydınlanmanın çocuğu ise Ortodoks Yahudilikte Maimonides’in takipçisi sayılabilir. Aydınlanma ise Yunan felsefesinin ve antik uygarlığın özellikle Müslüman Araplar ve Endülüs Uygarlığı aracılığıyla Avrupa’da yeni bir ruhla yeni şartlarda kendini tekrar göstermesi sayılabilir. Maimonides ise İbn-i Meymun’du yani Müslüman Arap felsefesinin ve filozoflarının öğrencisi Endülüslü bir Sefarat. Müslüman Arap felsefesinin ise Hint ve Yunan kökenlerinden ve Kur’ânî kaynağından bahsedebilir ve Aydınlanmanın kökü antik çağ ve Yunan’la Maimonides’i buluşturabilir ya da İbn-i Meymun’un ikinci Musalığı ile yaptığı yeni Tevrat yorumunu Kur’an’la buluşturabiliriz. Daha öteye gidersek antik Yunan’ın kadim Mısır bilgeliği ve kadîm Mezopotomya hikmeti ile varlık sahasına çıkabildiğinden bahisle Yunan’ı Mısır’la ve Babil’le ve Asur’la ve Sümer’le ve Fenike ile buluşturup Kenan ülkesini keşfedebilir ve Firavunlar ve piramitlerin ülkesi Mısır’ın o kutsal Nil’inden çıkan Musa’nın nasıl olup da İsrail’de kendini bulup Jerusalem’i Athens’le birleştirdiğini tefekkür edebiliriz. Sümerli İbrahim’in Hint Brahmanları ile birlikte nasıl Tanrısal vahyi yüreğinde duyduğundan ulusların nasıl babası olduğunu ve Nuh’a ve Adem’e nasıl uzandığını derin derin düşünebiliriz. Gidebildiğimiz kadar geri gidebiliriz. Fakat bütün bunların hepsi bize yetmezse o zamanda Nuh diyen fakat peygamber demeyen Nuh kavminin başına gelenleri veya Semud’u, Lut’u, Sodom ve Gomore’yi, Mu’yu ve Atlantis’i –eğer hatırlayabileceksek- hatırlayabiliriz. Tüm insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen o kutsal akış mecrasında kendimizi bulabileceğimiz gibi onda boğulabiliriz de. İbret alanlar için insanlık tarihinden ve geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerden daha iyi hocalar bulamayız. Düşünüp düşünmemek de aklımızı kullanıp kullanmamak da bize kalıyor. Sonuç olarak İsa’nın dediği gibi hepimiz Tanrı’nın çocuklarıyız. Fakat İsa kendi hayatında yaşadığı ve hepimize gösterdiği gibi bırakalım insanlık onun iç içe geçmiş halkalarının en içteki olanı İsrailoğulları bile kendi aralarında anlaşamamaktadırlar.

 

Fakat her şeye rağmen “bütün insanlık bir zamanlar bir tek topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki bununla insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, inananları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevketti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”(2:213)[101]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MANIFEST DESTINY:

AMERİKA’NIN KADERİ

 

 

(HAKAN ÇOPUR)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MANIFEST DESTINY: AMERİKA’NIN KADERİ

Hakan Çopur

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin bugünkü konumuna nasıl ulaştığını anlamaya ilişkin her tartışma, Amerika’nın köklerine atıf yapmak durumundadır. Manifest Destiny, Amerikan ulusunun kaderinin ne olduğuna/olabileceğine ilişkin belki de en önemli inanç olarak kabul görmektedir. Manifest Destiny, Birleşik Devletler’in, tarihin seyri içinde ‘kutsal bir misyonla tayin edilmiş olduğu’ inancıdır. 19. yüzyıl boyunca derinden derine hissedilen bu inancın, Amerikan ruhunun aslî bir unsuru olarak hâlâ varlığını sürdürdüğü düşünülmektedir. Bu inanç, önceleri, Amerikalıların kıtanın kuzeyi boyunca Pasifik’e kadar ulaşmaları amacına yönelik bir anlam taşırken daha sonraları (özellikle 20. yüzyılın başından itibaren) tüm dünyayı kapsayacak daha geniş bir anlama dönüş(türül)müştür.

 

İlk olarak New York Gazetesi yazarı John L. O’Sullivan tarafından 1839 yılında sözcüklere dökülen bu inanç, o günden sonra O’Sullivan’ın makalesine atıfla anılmaktadır. Manifest Destiny, Amerikan istisnacılığını, milliyetçiliğini ve yayılmacılığını bir araya getiren genel bir anlayış olarak kabul edilmektedir. Bu anlayışa göre Amerika, kutsal bir misyonla, dünyanın diğer tüm uluslarını Hakikatin kaynağına çağıracak bir konumda bulunmalıdır. Bu ‘yüce görev’ için Amerika’nın ilahî olarak tayin edilmiş olduğu inancı, Manifest Destiny’nin temel nosyonunu oluşturmaktadır. Yani Amerika’nın kaderi, bu yüce misyonu ifâ etmektir. Bu bakımdan günümüz Amerika’sının insanlık tablosu içindeki yerinin Manifest Destiny bağlamında yeniden düşünülmesi ve tartışılması gereken bir dönemde olduğumuzu söylemek, bu inancın temellerine aykırı olmasa gerek.

 

Manifest Destiny, Amerika’nın doğuşunu tarih içinde müstesna bir yere konumlandırmaktadır. Bu konum, ‘ilahî olarak’ tayin edildiği için, değiştirilemez bir konumdur. Bu bakımdan Amerika’nın doğuşu, yeni bir tarihin başlangıcıdır. Zira tarih, Manifest Destiny’ye göre, “Amerika’nın doğuşunu müjdelemektedir ve gelecek, adalet ekseninde kurulan Amerika’nın tarihi olacaktır.”

 

Eşitlik, özgürlük ve kişisel haklar, bu inancın temel unsurları olarak görülmektedir. Amerika’nın tüm bu unsurların önce kendi içinde uygulayıcısı, sonra da diğer uluslar için temsilcisi olduğuna inanılmaktadır. Bu bağlamda Manifest Destiny, eski dünyanın monarşi ve aristokratiye bulaşmış kötü yönetimlerinden uzak bir biçimde inşa edilen Amerikan sisteminin, geleceğin efendisi olacağını ifade etmektedir. O hâlde, eğer Amerikan sisteminin insanlığın vicdanındaki yeri bugün ciddi biçimde sorgulanıyorsa, o zaman gelecek kendisine belki de başka bir efendi arayacaktır. Ancak eğer Amerika, “insanoğluna ilahî ilkelerin ne kadar muhteşem olduğunu göstermek üzere tayin edilmiş” ise, “Amerika’nın kurucuları, bu yüce misyonun farkında” ise ve “Amerikan ulusu, Hakikatin aydınlık ışığında yolunu görerek adımlarını atmakta ve insanlığın geleceğini inşa etmekte” ise o hâlde belki farklı bir gelecek üzerinde konuşmaya başlayabiliriz. İnsanlık, insanlığı aydınlatacak ilahî ışığı taşıyan insanların peşinden gitmeye her zaman razıydı; Manifest Destiny bu gücün artık Amerika’da olduğunu iddia ediyor; bakalım insanlık bu konuda ne diyecek…!

 

 

 

 

 

 

 

John L. O’Sullivan

Manifest Destiny

1839

 

Amerikan halkının birçok farklı ulustan kaynaklanan köklere sahip olmasına rağmen, tamamen insan eşitliği ilkesi üzerine inşa edilmiş olan Ulusal Bağımsızlık Deklarasyonu’nu ilan etmesi, diğer uluslar göz önüne alındığında bizim apayrı bir yerimizin olduğunu göstermektedir. Gerçekten, biz, geçmişteki halkların herhangi birinin tarihiyle ve tüm eski çağların sevap ve günahlarıyla da çok az bir bağlantıya sahibiz. Tam aksine, ulusumuzun doğuşu yeni bir tarihin başlangıcıydı: Bizi geçmişten ayırarak sadece ve sadece geleceğe bağlayan şey, daha önce denenmemiş olan politik bir sistemin kurulması ve geliştirilmesiydi. Ulusal, politik ve ahlaki alanda insanın doğal haklarının bugüne kadarki gelişimine bakarak, ülkemizin geleceğin büyük ulusu olarak tayin edilmiş olduğunu güvenle söyleyebiliriz.

 

Bu böyle tayin edilmiştir; çünkü bir ulusun üzerine inşa edildiği mükemmel ve evrensel eşitlik ilkesi onun kaderini de belirler. Bu ilke tüm maddi dünyanın süreçlerini yönetir. O aynı zamanda ruhun vicdani yasasıdır – yani insanın insana karşı görevini ve nihayetinde insanın insan olarak haklarını doğru ve tam bir biçimde tanımlayan apaçık bir ahlakın emirleridir. Bununla birlikte bir ulusun mutluluğunu, büyüklüğü ve kalıcılığını sağlayan tarihsel olaylarla dolu gerçek tarihi, yönetim sistemindeki demokratik eşitlikle her zaman orantılı olmuştur…

 

İnsan özgürlüğünün, uygarlığın ve saflığın tarafında yer alan kişi, nasıl olur da eski çağların monarşi ve aristokrasilerine yönelebilir ve onların varlığından acı duymaz? Hangi hayırsever, insanoğluna reva görülen baskıları, zalimliği ve adaletsizliği tasarlayabilir ve bunları geçmişten gelen ahlaki korkuyla değiştirmez?

 

Amerika daha güzel işler yapmak için tayin edilmiştir. Tüm ulusların ezilmiş insanlarının, vicdan haklarının, kişisel oy hakkının ve insanlığın müdafa edilmesi dışında bizim muharebe meydanı hatıramızın olmaması, sahip olduğumuz benzersiz şerefin nişanıdır. Gerçek tarihimiz, yüzbinlerce insanın diğerlerini öldürdüğü hiçbir korkunç katliam içermemektedir; aynı şekilde imparatorlara, krallara, asillere ve kötülere kurban olup aldatılan ve adına kahraman denen insanlardan da bahsetmemektedir. Bizim, ülkesini ve özgürlüğünü müdafa eden ve fakat taca tahta arzu duymayan vatanseverlerimiz vardır. Amerikalılar nüfusun azaltılması gibi kötü emeller beslenmesinden ve terkedilmişliğin daha geniş ve uzak yerlere yayılmasından ıstırap duymuşlardır; çünkü insanoğlu yüce bir makamda olmalıdır.

 

Bizim, geçmiş zamanların tüm örneklerinden sakınma dersleri dışında onunla bir ilişkimiz yoktur. Engin gelecek, tarihimizden dolayı bizim mücadele alanımızdır. Biz bugün, zihnimizde Tanrı’nın hakikatleri, kalbimizde lütufkar amaçlar ve geçmişiyle kirlenmemiş apaçık bir vicdan ile daha önce yürünmemiş bir yola giriyoruz. Biz insanlığın ilerlemesinin ulusuyuz; kim bizim daha ileri adımlarımıza sınır koyacak? Tanrı’nın takdiri bizimledir ve buna başka hiçbir dünya gücü sahip değildir. Biz, ulusal deklarasyonumuzun daha ilk sayfasında ebedi hakikate işaret ediyoruz ve başka topraklarda yaşayan milyonlara Cehennemin kapılarının (aristokrasi ve monarşi güçlerinin) ebedi hakikate üstün gelmeyeceğini ilan ediyoruz.

 

Sınırsız genişlikteki gelecek, Amerikan büyüklüğünün devri olacaktır. Kendi muhteşem zaman ve mekan alanında ulusların ulusu -Amerikan ulusu- insanoğluna ilahi ilkelerin mükemmelliğini göstermek ve dünyada En Yüksek (Kutsal ve Hakikat) olana ibadet etmeye adanan en yüce tapınağı kurmak üzere tayin edilmiştir. Onun zemini bir yarımküre, tavanı ise yıldızlarla süslü Cennetlerin seması olacaktır. Onun birleşimi, Yüz milyonlarca mutlu insanı bir araya getiren ve başka hiçbir insanı efendi olarak görmeyen birçok Cumhuriyetin Birliğidir. Bu Birlik, Tanrı’nın, eşitliğin doğal ve ahlaki yasası olan kardeşlik yasası tarafından yönetilir; “çünkü barış ve iyi niyet onların içindedir.” …

 

Evet, biz gelişimin, bireysel özgürlüğün ve evrensel oy hakkının ulusuyuz. Birleşik Devletler’in kutup yıldızı hakların eşitliğidir: bireylerin karşılıklı eşitliğinin enfes örneği. Hakikat nurunu saçarken biz, bir meseleyi çözmeden diğerini bozmadığımız sürece yozlaşamayız. Biz, misyonumuzu yerine getirmek için adımlarımızı ileri doğru ve varlığımızın ilkesini geliştirmek için atmalıyız: vicdan özgürlüğü, kişi özgürlüğü, ticaret ve mesleği takip etme özgürlüğü, özgürlüğün ve eşitliğin evrenselliği. Bu bizim yüce kaderimizdir; doğanın ebedi ve ezeli ve kaçınılmaz neden-sonuç emirleri içinde bunu başarmak zorundayız. Tüm bunlar bizim, dünyada insanın kurtuluşunu ve ahlaki itibarı inşa etmek için, gelecek tarihimiz olacaktır: değiştirilemez hakikat ve Tanrı’nın lütfu. Hakikatın aydınlatıcı ışığından uzak kalmış dünya halklarınına karşı bu kutsanmış görev için Amerika seçilmiştir. Ve onun yüksek örnekliği, kralların, baş papazların ve oligarkların tiranlığının ölümü üzerine şiddetle vuracaktır. Ve bir otlaktaki hayvanlarınkinden daha fazla gıpta edilecek çok ender bulunur bir mevcudiyetin devam ettiği barışın ve iyi niyetin güzel haberlerini taşıyacaktır. Öyleyse, bundan sonra, kim bizim ulusumuzun, geleceğin büyük ulusu olarak tayin edildiği hususunda şüphe edebilir?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

* Bu seçme pasaj, “Geleceğin Büyük Ulusu” adlı makaleden alınmıştır. The Great Nation of Futurity. The United States Democratic Review, Volume 6, Issue 23, pp. 426-4.

 

 

 

 

MASONLUĞUN AMERİKAN KİMLİĞİ VE KAPİTALİZMİNİN OLUŞUMUNDAKİ ROLÜ

 

(MURAT SOYCENGİZ)

 

 

 

 

 

MASONLUĞUN AMERİKAN KİMLİĞİ VE KAPİTALİZMİNİN OLUŞUMUNDAKİ ROLÜ

Murat Soycengiz

 

Yaptığımız seminerlerde amaç olaya farklı açılardan bakabilmektir. Bu çalışmalarda da olayı kendi ortodoksisi içinde veya kendi bilinen kuralları içinde değil, bütün bağlantıları içinde tartışabilmek amacını taşıyoruz. Öncelikli amacımız egemen söylemlere Masonluk (Masonry) kavramı üzerinde sorular sormaktır. Biz burada çok bilinen bir kavram üzerine “Masonluk” kavramına değineceğiz. Bunların neler yaptıkları türünde, iyi /kötü oldukları yönünde bir komplocu bakış ile değil ve aynı zamanda tarihsel olarak bizim için ne insanlar ne de eylemler önemlidir. Önemli olan bu fikirler hangi tarihsel yapı içinde oluştuğu,  bu yapılarda oluşurken de hangi sistemleri etkilediği ve etkilerken nasıl değişimler yaptığıdır. Yani komplocu bakışlarla herhangi bir sonuç elde etmek mümkün değildir.

Masonları anlamaya çalıştığımızda dini yapıyı incelemek gerekmektedir ve bunun en somutlandığı yer Püritenliktir. Ahlakın saflaştırıldığı, çalışmanın yüceltildiği, çalışmayla ibadet arasındaki ilişkinin kişisel bir ahlak haline getirildiği temel din Püritenliktir ve bu bağlamda Püritenlik İslamiyet’e de çok fazla benzemektedir. Püritenlikte asıl olarak “insan dünyada yaptıklarıyla Allah’a yaklaşabilir” anlayışı vardır. Katoliklikte çok daha fazla seremoni vardır ve Katoliklik çok fazla kişiselleşmiştir ve dünyevi sorunlar çok yer teşkil etmez. Katolik bir insan hayatı boyunca bir işçi, marangoz olarak hayatını sürdürebilir ama Protestan veya Püriten bir kitle durumunu geliştirmenin yollarını arar. Kendi dünya felsefesinin dünyadaki bir tecessümünü de arayan bir anlayışı ve mücadelesi vardır. Yani teolojik kimlik dünyevi disipline dönüşebiliyor. Bir Protestan ailede büyüyenlerin yaşamlarını geliştirerek sağladığı ilerlemelerle bir Katolik ailede büyüyenler arasında bu anlamda çok ciddi farklar vardır. Herhangi bir Katolik, manastıra gidip uzun süre dua ederse zaten kendini arınmış hisseder ve iyi bir Hristiyan olmuş sayılır. Buna bağlı olarak Katoliklikte dua ettikçe Tanrı ile arandaki problemleri çözersin anlayışı vardır. Protestan kiliseleri düzdür içi boştur ki bu da dua etmenin Katoliklerdeki kadar önem taşımadığını gösterir. Püritenlikte ise kişiyi tanrıya yaklaştıran şey “İnsan dünyada yaptıklarıyla Allah’a yaklaşabilir”- duayla değil -anlayışıdır. Çalışma, üretme, ticareti geliştirme ve bireyin kendisini geliştirme gibi kavramlar aslında çoğu zaman “Yahudilik” ile bağdaştırılır ancak bu kavramlarda Püritenlik, “Yahudilik” e oranla daha baskındır. Püritenlikle masonluğun ilişkisi de aynı adamları-çalışan zanaatkârı- ilgilendiriyor. Her ikisinin de cemaatin ahlaksal kurallarını koyan bir dine ve de cemaatin hegemonla, toplumla olan ilişkisini ve toplumu dönüştüren bir sivil topluma ihtiyacı vardı. Masonların temayülü deizm üzerineydi ve bu muhafazakâr kesimle kardeşçe geçinebilmeleri ve aynı teşkilatta yer almaları nasıl olabilmektedir? Bu sorunun cevabı deistlikte ve evrenin yüce mimarı kavramlarında saklıdır. Evrenin yüce mimarı akıldır ve bu monoteist bir anlayışı da deist bir anlayışı da içerebilir. Ahlaki yapıyı oluşturan Püritenliğin toplumsal örgütlenme içinde tecessüm ettiği yerde masonluktu.

Masonluğu en iyi tanımlayan özgürlük, kardeşlik, eşitlik kavramlarını geliştirdikleri dönemdir. Fransız masonlarının 1730’larda geliştirdikleri ve daha sonra Fransız Devrimi’ni yapan masonlar da bu jakobenlerdir. Ayrıca ”brotherhood” (kardeşlik) kavramı özünde kilise kökenlidir çünkü seçilmişlerin kardeşliğinden bahsediyoruz. Özgürlük denilen kavram, zorunluluğun bilincine varmaktır ve kiliseden çok rahatlıkla etkilenen bir kavramdır. Hegel’de olan Tanrının bilincine varmak, insanı özgürleştirmektedir. Bu yüzden Tanrıya yaklaştıkça özgürleşiyorsun. Püriten anlayışına göre kişi çalıştığı kadar Tanrıya yaklaşıyordu. İlk masonlar bu konuda masonluğu, bir Tanrıdan kopuş değil de ona ulaşma aracı olarak görüyorlardı. Püriten gelenekteki insan çalıştıkça Allah’a yaklaşır anlayışında olduğu gibi. Bu nedenle localar daha iyi çalışma koşulları oluşturduğu için Tanrı ile bir kavga değil tam tersine ona daha çok yakınlaşmaktı. Cemaatin kendi iç disiplinini yaratırken cemaatin dışarıya kapalı olmaması gerekirdi. Kendi içine ne kadar sert davranırsan dışarıyla temasını o kadar yumuşak yapıyorsun. Püritenlik dininde dünyevi durumlara, ticarete ve daha çok kazanmaya vurgunun bu kadar çok olması hiç de şaşırtıcı olmamalıdır ve sadece Püritenlik kapitalizmin başlangıcı olarak yeterli olmamaktaydı.  Amerikan kurucu babalarının içinde Püriten oranı %30 idi diğerleri genelde deist bir anlayışa sahiptiler. O dönemde kişi hem mason hem Püriten hem de kapitalist olabilirdi yani sosyal opsiyonlara sahiptiler. Her Püriten tüccar değil fakat her mason seçilmiştir. Püritenler içinde işçi çok fakat masonlarda işçi yoktu. Masonların politika ile toplumu dönüştürme ile ilgili sorunları vardı. Toplumu dönüştürdükleri yer kilise ahlâkıydı. Masonlukta, en iyi ahlaki gösterenler Püritenlerdi ancak bu ahlakı gösteren herkes mason olacak diye bir kaide de yoktu.

Masonluğun bu oluşum sürecinde temel mantık olarak bir taraftan dinsel bir ahlak diğer taraftan toplumsal bir iddia vardı. Amerika’ya gelen bu toplumsal iddia; masonluğun üye yapısına bakılarak anlaşılabilir. Modern masonların (önce gelenler) içinde çok az zanaatkâr-artisan- vardı. Hâlbuki eski –ancient- masonlar (sonra gelenler)  “Amerikan Devrimi”nde ve ”Boston Tea Party” olaylarında çok etkilidirler. Ayrıca ancient masonların içinde devrimciler, kaptanlar ve alt kesim insanları vardı. Modern masonlarda çok az kaptan var (İngiliz tipi) buna karşın çok fazla zengin adam vardır. Kısacası sınıf farkları çok rahat anlaşılabiliyordu. Üst kademelerdekiler modern mason olurken; alt kademedekiler ise İskoç riti (Scottish Rite) mason olabiliyorlar. İskoç riti masonlar Amerikan Devriminden daha önce Fransız İhtilâli’ni yapıyorlar. Aynı yapı Fransa’da da vardır: Üst kademedekiler meşruti yapıdan alt kademelerdekiler ise devrimden yanaydılar. Amerikan masonluğunu anlamada bu iki masonluğun yapısının bilincine bakmak gerekmektedir. Şu ana kadar bu masonluk içerisinde Yahudi komplosu görmedik. Zaten sonra Yahudiler girecekti çünkü Yahudiler burjuvaziydi. Masonluk, ezoterik yapıdan ve deist yapıdan gelen şeyleri kapsamaya açıktı ve zaten çok dışlayıcı görüşlere de sahip değildi.  Dünyayı en çok etkileyen mason locası P2 Vatikan mason locasıdır. Vatikan’da ilüminati, tapınak şövalyeleri ve gül-haç tradisyonları tartışılıyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndekiler P2 mason locasına giriş çıkış yaptılar. Mustafa Kemal’in mason olmadığı daha sonra mason localarını kapatmasından da anlaşılabilir. İttihat ve Terakki Cemiyet’indekilerin hepsi Malta’ya sürüldü Mustafa Kemal hariç ve sonra M.Kemal de Anadolu’ya gönderildi. Aslında M.Kemal’e eleştiriler muhafazakâr kesimden daha fazla Marksistlerden gelir. Vahdettin, M.Kemal’i Anadolu’ya Karadeniz Şurasını (Karadeniz Sovyetleri) bastırma göreviyle göndermiştir ve M.Kemal de İstanbul’a çektiği telgrafta görevin başarıyla gerçekleştirildiğini yazmıştır.

Temel olarak Masonluğa iki tane bakış vardır. Birincisi masonluğa karşı çıkanların yarattığı bir komplocu bakış; ikincisi de masonların kendileri için yarattığı mitolojidir. Ne dünyayı yöneten aşağılıklar olarak bakmak ne de dünyayı yöneten asiller olarak bakmak doğrudur. İki bakış açısı arasında denge kurmak en iyisi gözükmektedir.’Amerika’da nasıl olmuş bu durum” buna bakılmalıdır. Buna bakmak için de Masonluğun kısa bir tarihçesini yapmak gerekmektedir. 16.-17. yy başında duvar masonluğunun bir transformasyonuyla oluşuyor. Önceki masonluğa ‘operatif masonluk’,  dönüştükten sonraki durumuna ise ‘spekülatif masonluk’ denmektedir. Bu dönüşümün neden olduğu ile ilgili masonların açıklaması, tarihin köklerine kadar uzanmaktadır ve böyle bir kökünün olup olmadığı ise tartışmalı bir durumdur. Çünkü herkes kendi tarihini yazar ve her sistemin bir mitolojisi vardır dolayısıyla masonluğun da vardı (ya da kendi yarattığı bir tarih veya mitoloji) ancak komplocu bakışın dayanakları tarihsel gerçeklerle hiç bağdaşmamaktadır. Zaten gerçekte, tarihin ve toplumun kendi içinde ortada bir yerde bulunmaktadır. Tarihin kendi içinde toplumda zanaatkârlar, burjuvazi doğuyor ve bu kendi dinini (Püritenlik) kendi politik sosyal örgütlenmelerini de yaratıyor. Bunlar sivil toplum örgütü ve hareketi gibi kuruluyor. Zanaatkârlar kendi içinde egemen olan kültüre ve yapıya karşı örgütlenme yapıyorlar ve loncalar olarak bilinen yapıyı kuruyorlar. Zanaatkârlar (artisan) kendi işini yapıp, gelişirken de aynı zamanda politik örgütlenme haline dönüşüyorlar.

Tarihte bir Fransız tipi dönüşümler bir de İngiliz tipi dönüşümler var. Fransız tipi dönüşümde burjuvazi, egemen sınıfın dışından geliyor ve egemenin üstüne çıkmaya çalışıyor. Yani burjuvazi dışarıdaki bir güç ve yeni oluşma sürecinde üçüncü güç olarak adlandırılıyordu. Üçüncü güçler birinci güç (Aristokrasi) haline geliyorlar. İngiltere’de burjuvazi dışardan gelmiyor tam tersine aristokrasi dönüşüyor burjuvazi haline geliyor. Bu dönüşen ve dışardan gelme sorunu aynen masonlukta da yaşanıyor. Masonluğun içinde bir tahlil oluşuyordu: ‘Ancient’ (High Society) ve ‘Modernler’. Modernler İngiliz tipi dönüşenler yani aristokrasinin burjuvalaşma sürecini yaşayanlardır. Ancient masonlarda ise zanaatkârların burjuvalaşması sorunu yaşandı. Buna İskoç riti (Scottish Rite) veya eski rit de deniyordu. Masonluğun içindeki bu iki farklı durum daha sonra Amerika’nın oluşumunda da çok önemli iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyetçiler ve daha sonra anayasada çıkan tartışmalar hep bu iki ritin dönüşümüyle açıklanabilir. Bu yüzden Amerika’yı anlamak önce ‘Avrupa’ yı anlamaktan geçer. Sorun, Avrupa içinde oluşan bir dönüşüm sürecinde ortaya çıkıyor.

Masonluk (Masonry)  tanım gereği ‘mason’ dan geliyor ve bu da ‘duvar ustası’ demektir. Sadece duvar ustaları değil zanaatkârlar ve loncalar da giderek bir politik örgütlenme haline geliyor. Bu örgütlenme haline gelirken de kendi mesleki (operatif) yapılarını kaybediyorlar. Günümüzde de meslekî örgütlenmeler politik örgütlenmeler olarak mesajlar veriyorlar o dönemde de aynı süreç yaşanıyor. Bununla beraber her dönüşüm masonlukta kendi içinde var olduğu toplumun yapısına göre şekilleniyor. Tıpkı marksizmin Çin, Rusya ve Almanya’da tarihsel köken itibariyle aynı olmasına rağmen, içinde bulundukları toplumlara göre farklı sonuçlar vermesi gibi. Masonluk ilk defa 17. yy. sonu 18.yy. başında İngiltere’de görülüyor. Buna spekülatif masonluk deniyor. Operatif masonlukta ise duvarcı ustaları vardı ve bunlar politik örgütlenmeler haline geldikçe ‘spekülatif masonluk’ haline geldiler. İngiltere’deki dönüşüm İskoçya’daki dönüşümden epeyce farklıydı. Aristokrasi localara girmeye başlıyor.1700’lerden itibaren soylular mason localarının üstatları oluyorlar yani duvarcılardan soylulara geçiyor. Peki, neden başka meslek değil de başta duvarcı ustaları bu işi yapıyordu? Birincisi; kilise ve katedrallerin yapımında bulunmaları, ikincisi ise duvarcıların serbest gezebilme hakkına sahip olması (marangozlukta veya diğer iş bölümlerinde böyle bir hak yoktu). Başka bir deyişle Avrupa’nın bir yerinde bir kilise veya katedralin yapımı bittiğinde diğer bir yapı için Avrupa’nın çeşitli yerlerine gidebiliyorlardı. Ayrıca bu kilise duvarcıları en entelektüel olanlarıdır; çünkü matematik ve geometri gibi soyut bilimlere olan- birazda zorunlu olan- yakınlıkları vardır.

Mason örgütlenmesinin ilk kaynağı da Türklere -Ahi teşkilatı vasıtasıyla- dayandırılıyor. İngiliz kralı Richard Selahattin Eyyûbi’yi esir aldığı zaman asker loncalarından ‘lonca’ örgütlenmesinin geleneklerini almıştı. Aslında daha önce Lonca örgütlenmesi Avrupa’da Roma İmparatorluğu’ndan beri vardı ancak özellikle geleneklerini Türklerden aldığı söylenir. Önlük, kuşak, oturma, yapı, giriş merasimlerinin hepsinin Ahilikte bire bir yansımalarını bulmak mümkündür. Bilinen ilk mason yer çekimini bulan Sir Isaac Newton’dur. Bilimsel gelişmenin ilk oluşmaya başladığı yerler o dönemde mason localarıydı. Çünkü aristokratın zaten bilime ihtiyacı yoktu ancak burjuvazi fizikle kimya ile uğraşarak kendi makinesini, tezgâhını üretmeye ve üretim güçlerini geliştirmeye ihtiyacı vardı. Eğer aristokratın bilime ihtiyacı olsaydı zaten iki bin yıldır bilim oradaydı. Bunları da bilimleri yaptığı ve tartıştığı yerde kendi locasında yapacaktı. Burjuvazi ayrıca kendi dinini (Püritenizm) yaratan bir sınıftı. Püritenizm bir disiplin veriyor mesela bir Püriten için çok çalışmak doğru ama çok harcamak günahtır. Bu durum da katı bir üretimi geliştirme bilinci yaratıyor. Püritenizm eski ahit’e referans verdiği için Püritenizmin geliştiği dönemde masonlukta gelişiyor. Kendilerini Yahudilere de yakın hissediyorlar çalışma ve ticaret geleneğinden dolayı. Masonluğu oluştururken aldıkları semboller Yahudilik sembolleri değil eski ahit (Old Testament) sembolleriydi. Eski Ahit üç bin yıllık, Yahudilik (Judaism) ise bin beş yüz yıllıktı. Özellikle Amerika’da Yahudiler işin içine farklı nedenlerden dolayı fakat fazlasıyla giriyorlar. Avrupa’daki mason localarında bilim tartışıldı; çünkü burjuvazinin talebiydi bilimi tartışmak, yani kilise dışında yerler bulmak zorundalardı. Bu localarda kendileri de mason olan aydınlanmanın en önemli isimlerinden Voltaire, Montesquie ve Newton çalıştı. Peki, neden bilim üniversitelerde tartışılmadı? Üniversite geleneği aslında bir manastır geleneğidir. Eski üniversitelerin hepsi aslında manastırdır: Paris, Harvard, Princeton, Oxford gibi. Bilim (matematik, fizik) laikleştikçe dinden kopuyor. Daha önce bu bilimler manastırlarda okutuluyordu ve 16.yy bu kopuşun başlangıcıydı. 16 yy. da hâkim yapı kilise idi ve burjuvazinin kilisenin iradesi dışında üniversite dışı birimlere ihtiyacı vardı. Çünkü kilise o dönem hâkim ideolojinin yeriydi. Kralın tanrısal hakkının (divine right) tartışılacağı yer kilise olmaktan çıkmalıydı. Localarda pozitif bilimin gelişmesinin ve masonların ve masonluğun bilimlere olan yakın ilgisi buradan kaynaklanmaktadır. Bütün düşünme ve tartışma süreçlerini kilise dışına çıkartmaya çalışıyorlar ve İngiltere’de İngiliz bilimler akademisini kuruyorlar. Bunu yapmaları İngiltere’de kolay çünkü kral, kendi gücünü tanrıdan almıyor (‘divine right’ problemi çok baskın değil) ve Magna Carta (1215) ile denge ile kurulmuş bir güce sahip.

İngiltere’deki dönüşüm, egemenin temsil edildiği bir dönüşüm ve Amerika’daki ilk masonik yapılar bu yapılardır. İngiliz seçkin ve aristokratlarının da içinde bulunduğu bu grup, bu yapıyı da Amerika’ya götürüyor. Burada Amerikan masonluğu için önemli olan bu İngiliz tipi dönüşümün Avrupa’dakinden farklı olmasıdır. Düzenle hiçbir sorunu yok aksine düzeni düzeltmeye çalışan bir yapı görünümündeydi ve kendi sorunlarının da bilincinde olan bir yapıdaydı. Amerika’da kurulan ilk mason locası Philadelphia’da (doğu sahili) kuruluyorlar ve hiçbir şekilde büyümek gibi bir sorunları da yoktu. Tam tersine uzun bir süre elit kalmak istiyorlar çünkü mason olmak onlar için bir büyüme veya etkileme sorunu değil yönetimin kendi seçkinler kulübü olmaktı. Bu seçkinler kulübünün özelliği de bağımsız düşünmeyi yapabilen bir grup olmasıydı. Locaların çok fazla bir askeri disiplinleri yok, kimseden bir korkuları da yok; çünkü vali, komutan herkes masondu. Masonluk bu anlamda yönetici olmak için bir kulüptü ve özgür düşünmede bir beis görmüyorlar; ancak krala bağlılardı. Amerika’da bireylerin toplumla kamusal (public) ilişki kurmak için kullandıkları bir alan durumundaydı. Elitlerin kendi kulübüne girdiğin zaman o elitin içine girmiş oluyorsun ama burası kişinin özel sahası olmuyor. Sistem ilerledikçe kamusal saha dönüşmeye başlıyor-evanjelist ve calvinistler- ve kişinin özel yaşamı haline gelmeye başladığı zaman kiliseyle çatışmaya giriyor.

1730’larda Amerika’da masonluk kuruluyor ve bu masonluk İngiliz ritinin devamı olarak ve İngiliz elitlerinin arasında kuruluyor. Avrupa aydınlanmasının İngiliz tipi dönüştürülmesiyle oluşmuş bir yapı olarak oluşuyor. İlk başta Fransızlar (Fransız masonluğu) gelseydi bu şekilde dönüşmeyecekti. Daha sonra Fransız masonluğu geliyor ve Amerika’daki bu iki farklı (İngiliz-Fransız) yapı günümüzdeki tartışmalara da ışık tutmaktadır. Bir tarafta elit bir tarafta yığınlar vardı ve her zaman bu elitler kendilerini yığınlardan ayrı tutmaya çalışıyorlardı. Kendi yapılarını oluştururken de İngiltere (Mainland) ile bağlantılarını bu localar sayesinde sağlıyorlardı ve kabullerini (acceptance) İngiliz Büyük Locası’ndan alıyorlardı. Amerikan Bağımsızlık Savaş’ında Amerikanlar yenmediler, İngilizler geri çekildiler. Askeri olarak verilen rakamlara bakıldığında İngilizler hep üstünlerdi. İngilizlerin yumuşak geçiş yapmasının nedeni modern masonluktur çünkü o ilişkiyi onlar kurmuşlardı. 1730-40’lara gelindiğinde Amerika’da dağınık bir İngiliz yapı vardı ve bu yapı yeni gelenleri de alıyordu. Soyluluk kavramı kıta Avrupa’sındaki gibi değildi ve Avrupa’daki gelişmelerden de oldukça etkilenmişti çünkü Avrupa’dan-Fransa, Almanya, İskoçya, İrlanda, İsveç- göçler alıyor. Gelenlerin ilk karşılaştıkları şey var olan İngiliz türü yapıydı. Başta bu yapı ile bir uyuşmazlığa giriyorlar ve yapının kendisini en çok gösterdiği yer mason örgütlenmesiydi bu yüzden mason olmaya çalışıyorlardı. Özellikle bazı kesimler zanaatkârlar mason olmaya, bir elitin içine girmeye çalışıyorlar ancak, masonlar zanaatkârlar hâkim unsur olmaya başladıkları için bunları localara almıyorlardı. Aynı tartışma İngiltere’nin kendi içinde de vardı. İngiliz tipi masonluk kıta Avrupası’nda aristokratlar arasında etkinlik kazanıyordu. Osmanlı Devleti’ndeki IV. Murat ve V.Murat’ın masonluğu da İngiliz tipi masonluktu. Militan kanat kendisine-ancient- eski mason İngiliz kanadı ise modern masonluk demektedir. Amerika’da cumhuriyetçi geleneği getiren tartışma aslında Fransa’da da aynı dönemde aynı geleneği getiriyor. İkisini ortak kılan adamda Lafayette idi.

Olaylar bakımından Amerika’daki durumlar Avrupa’daki ile aynıydı. Amerika’da ise bu elit grubun içine girmeye çalışıyorlardı yönetime ortak olabilmek için. Ancak bunlar masonluğa alınmayınca kendi bağımsız mason localarını kuruyorlardı. Boston Tea Party ve St. Andrew olaylarını yapan gruplar da işte bu masonik örgütlenmeye alınmayan zanaatkâr gruptu. İki masonluğa gelir gruplarına göre bakıldığında 1/8 fark vardı. Meslek dağılımı açısından da büyük farklar vardı: İngiliz locasında avukatlar, doktorlar, valiler varken diğer locada lokantacı (yemek seremonisi) gibi meslekler bulunuyordu.

Masonlukta üç temel kural eşitlik, kardeşlik, özgürlük gibi sloganlardı ancak Amerikanlar ‘kardeşlik’ kavramını atmakta zorlanıyorlardı çünkü en yakın kardeşleri olan İngilizlere karşı savaş veriyorlardı. Dolayısıyla ‘evrensel kardeşlik’ dendiği zaman ‘Bağımsızlık Savaşı’nın anlamı kayboluyordu. On üç eyaletin bir araya getirilmesi de bu kardeşliğin etkisidir. Amerika’ya zanaatkârlar Avrupa’nın her ülkesinden gelmişti ve ortak dini, dilleri de yoktu. Bunları birleştiren kavram Püritenizm oluyor. Zaten bu yüzden bu kavramları ‘evrensel özgürlük’,’evrensel eşitlik’ve ’masonik kardeşlik’ kalıbına sokmaya çalıştılar çünkü ‘evrensel kardeşlik’ kavramı savaşa (Bağımsızlık Savaşı) engel teşkil ediyordu. Masonik kardeşlik sloganı vurgunun çok olduğu yerlerden biridir. Ayrıca Amerika’da masonluğun gelişmesinde kardeşliğin çok önemli bir rolü var. Kurdukları bu çok kültürlü yapı çok avantaj sağlıyor çünkü dinsel, dilsel, ırksal ve milliyetçi bir oluşum yok. Herkesin özgürce tartışabildiği, kendini ispat edebildiği ve toplumla ilişki kurduğu alan masonluktu. O dönemde masonluğun alternatifleri olmakla beraber masonluğa rakip olacak bir güce sahip değildi.  Bu kadar farklı din, dil ve milletten insanın örgütleneceği başka bir yapı yoktu. Avrupa’da otuz yıl savaşları ve Katoliklerle Protestanlar arasında derin bir çekişme vardı. Bütün mason localarında ortak olan şey ‘İş etikleri’nin olması ve hepsinin bir işe sahip olmasıydı. Localarda çiftçiler veya işçiler ağırlıkta değildi. Daha çok zanaatkârlar ve aristokratlar vardı. George Washington ise Amerika’nın kurucu babası sayılırdı, çiftçilikle uğraşırdı ve büyük toprak sahibiydi bu yüzden localarda çiftçiler yoktu veya etkisizdi bağlamında bazı eleştiriler de yok değil. Masonların içinde milliyetçilerde vardır. Mason seremonileriyle İttihat ve Terakki cemiyetinin ritüelleri karşılaştırıldığında tıpa tıp bir görüntü ortaya çıkmaktadır. 16.ve 17 yy’da masonlu dışında modern toplumsal örgütlenme yapıları yoktu. Globalistlerle milliyetçilerin tartışması 18.yy.dan beri sürüp giden bir tartışmadır. Ortak bir mason konseyi de yoktu. Ayrıca Osmanlı Devleti’ndeki (V.Murat) masonlukta kafamızda kurguladığımız tarzda bir masonluk değildi. Masonluğun oluştuğu diğer bir yerde Sovyet Rusya idi. Napolyon’un saldırdığı sırada komutanların çoğu masondu. Buradaki Rus farmasonluğu İngiltere’den değil Fransa’dan geliyordu. Masonlar kendileri çağırmıyorlar duyan herkes gelip localara üye oluyordu. Amerika’yı anlamaya giden yoların birincisi Püritenizm, ikincisi eski ahit ve üçüncü olarak da masonluktu (sıra gözetmeksizin). Türkiye’de üst kesim masonlar İskoç ritinden, alt kesim masonlar ise modern mason kesimindendir.

Özellikle Amerikan masonluğu, Amerikan toplum yapısının çok büyük bir kısmını açıklıyor. Ayrıca Amerikan toplum yapısını anlamaya çalışırken masonluk ve din arasındaki bağa da dikkat çekmek gerekmektedir çünkü bu bağ Amerikan toplum bilincini hatta tüm dünyayı etkiliyor. Amerika’yı çalışmanın, anlamanın yolu masonluktan geçer; çünkü doların üzerindeki işaretlerden, anayasayı yazanlara kadar, ilk devrimi yapanların çoğu masondu ve Masonik temellere oturuyordu.. Bu yüzden de Masonik düşünceler yaymışlardı. Ancak bunları Masonik düşüncelerle yapmamışlardı bunu yaparken Masonik yapı bunlara en uygun çatı veya platform olmuştu. Bu şekilde bir platform olmayan İngiliz tipi ya da Rus tipi masonluklar da vardı. Ünlü Rus mareşali de masondu yani masonluk oluştuğu kabın şeklini alıyor diyebiliriz. Masonluğun kurallarını yazan da papaz Anderson idi. Diğer çok önemli bir noktada Amerikan atalarının, kurucu babalarının Püriten gelenekten gelmiş olmasıydı. Masonluk Amerika’da o dönemde bütün bunlar kadar,  Fransa’da veya kıta Avrupa’sında ve İngiltere’de gördüğümüz iki ayrı yapının iç içe geçtiği bir oluşum olmuştu. Amerikan kültürünün dengelerinin oluşmasında bu iki yapının iç içe geçmesinin çok önemli bir yeri vardı. İngiliz türü masonlukla Fransız türü masonluk bir şekilde eklemlendi. Masonluk, hiç uzlaşmayacak iki kültürü uzlaştıracak bir platforma getirdi ve birbirine bağladı. Zaten bu iki yapının uzlaşmadığı da Fransız İhtilal’inde görülmüştü. Amerika’daki cumhuriyetçi ve demokrat parti yapıların daha sonra dönüşmüş olduğu-Cumhuriyetçilerin soldan sağa; Demokratların ise sağdan sola geçmesi-söylenebilir. Amerika’da Güney ve Kuzey masonluğu bulunuyordu ve güney masonluğunu çiftçiler oluşturuyordu. Masonluk ilk defa evanjelistler tarafından saldırıya uğradığı zaman masonluk güneyde değil kuzeyde gücünü kaybetmişti.

1850’lerdeki Amerika’daki hızlı sanayileşme, kentleşmenin artması, şehirlerin büyümesi ve göçlerin hızlanmasıyla zanaatkârlar gelişti. 1830–1850 arasında Amerikan masonluğunun (Modern) durakladığını görüyoruz çünkü büyüme gibi bir beklentileri yoktu ve zaten yönetici elitlerden oluşuyorlardı. Avrupa’da egemenin kiliseler (yığınlar da dahildir), üniversiteler gibi tartışma alanları var iken; Amerika’da da egemenin bir ideolojik gerekçe düşünmeden, yığın kaygısı olmadan, özgür tartışabildiği platformları (mason locaları) var. Bu anlamda Amerikan liberal düşüncesini oluşmasında bu localar çok fazla etkili oluyor. Yığınların olduğu kiliselerde herkes kendi istediğini söyleyemezdi yani yığınlara karşı ideolojik bir sınırlama vardı. Egemenler, kendilerine ideolojik bir kaygı olmadan sistemi eleştirebilecek bir alan yaratmışlardı. Sonuçta bu zamanla Amerika’nın çok avantajı haline geliyordu. Masonlar kendi kitaplarına el basıyorlardı ve kesinlikle dinden bağımsız bir yapıya sahip değillerdi. Masonlar insanlığın temel değerlerini temsil ettiklerini düşünüyorlardı. Masonluk da kendi felsefesine ilişkin olarak kendi mitolojisini yaratmıştır tıpkı her toplumun kendi mitolojisini yarattığı gibi. Amerika’da devletin rolünü azalttıkça birey liberalleşiyor, ayrıca Amerika’da bireyselleşme ailesel bir durum değildir. Avrupa’da ise devletin rolünü azalttıkça birey sağa, faşizme ya da komünizme kayıyor çünkü ailedeki bireyler kendisini koruyacak bir güce (devlet) ihtiyaç duyuyorlar. Avrupa’daki ülkeler tarih boyunca devletin gücünü azaltıp piyasayı liberalleştirince bir savaş ekonomisiyle karşı karşıya kaldılar. İki ayrı mason yapısı Fransa’da ‘Fransız Devrimi’ni, Amerika’da ‘Amerikan Devrimi’ni meydana getirdi. İngiltere ve Amerika arasındaki çözülme radikal bir boyut kazanmadı. Aslında Bağımsızlık savaşında yenme- yenilme olayı da yok. İngilizler hiçbir savaşı kaybetmediler çünkü hiçbir savaşı kaybedecek noktaya kadar sürdürmediler. İngiltere her zaman güçlü olduğu anda gel masaya oturalım der; yani savaşı güçlüyken bitirmek istiyorlar. Aynı İngilizler gibi Amerikan’lar da Bağımsızlık savaşını güçlüyken bitirmeye çalışıyorlar. Aynı durum Hindistan’da ve Malezya’da da görülüyor ve İngilizler ülkeyi kime devrettiğini biliyordu. Amerikan aydınlanmasına en büyük desteği de modern masonlar vermişlerdir.

Amerika’daki cumhuriyetin kaynağı nedir? Bakıldığında masonluk Amerika’ya cumhuriyetçiliği getiriyor. Aslında Masonluk düşüncesi, Amerikan cumhuriyetçi düşüncesinin temelinde yatıyor. Siyah Amerikanlar o dönemde Afrika locasına üye olabiliyorlardı. Masonluk aslında tam bir burjuva örgütlenme biçimidir ve onlara göre tüm olay “Wisdom” (bilgeliğin) egemen olmasıdır. Masonluğun üç temel ilkesini (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) akıl, bilgelik ve güzellik olarak yorumluyorlar. “Aklın yolunda bilgeliğin neferi olarak dünyanın kardeşleri olmalıyız” sloganını benimsemişlerdi. Masonluk, Amerikan eşitlikçiliğinde (sosyalist anlamda bir eşitlik değil, temel olarak fırsat eşitliğinden bahsedilmektedir) büyük bir rol oynamaktadır. Toplumsal liyakate çok önem veriyorlar. Temel kıstas olarak liyakatı alıyorlar. Irksal ve dinsel manada herkese açığız anlayışı vardır. En önemli tutarsızlıkları kadınların mason localarına girememesidir; çünkü kadınların sırları gizleyemeyeceğini düşünüyorlar. Clinton, mason localarına kadınlar girerse bu kadınların onurları ve hatta erkek kardeşlerimizin onurları açısından zedeleyici olur diyordu. Daha sonra “Kadın mason locaları örgütlenebilir mi?” sorusu sorulmaya başlanıyor ve nitekim de ilk kadın mason locası da örgütleniyor o dönemde. Kadınlarla birlikte eskiye ait olan ezoterik değerlerin (Cadı-Witch) canlanmasından korkuyorlardı. Masonluk bu dönemde kendi ezoterik kökenlerinden kurtulmaya başlıyor ve bilime dönüyor. Bilgelik toplumu (Society of Wisdom) yaratmak için toplumun eğitilmesini öngörüyorlar. Üniversitelerin ve toplulukların kurulmasına destek oluyorlar. Amerika’ya aydınlanmanın (Enlightenment) gelmesi gerektiğini söylüyorlar. Burada Batının ritlerinden (Rites) kopuyorlar ezoterik değerlere bir reddiye oluşuyor. Tüm topluma fırsat eşitliği verilmeye çalışılıyor. Toplumu kendi locaları gibi görmeye başlayınca toplumda da aynı yapının oluşmasını istiyorlar. Amerikan toplumundaki yapıları anlayabilmek için localarda neden böyle bir yapı yaptıklarına bakılmalıdır. 1810’larda Avrupa’da ulus-devletin yeni oluştuğu dönemde Avrupa’daki yapıları ulusalcı olmakla suçluyorlar. Avrupa toplumunu çok kapalı toplum olarak görüyorlar. Bu anlamda Avrupa localarından kopuyorlar. Avrupalıları masonluğu anlamamakla suçluyorlar.

Masonluk Amerika’nın önüne bir dünya perspektifi atıyor ve bugün bizim Amerika için kullandığımız terimler de hep bu perspektifin ürünüdür. “İyi bir toplum nasıl geliştirilir?” sorusu üzerine çözümler arıyorlar. İyi bir toplum iyi yetişmiş anneler tarafından geliştirilir cevabını buluyorlar dolayısıyla kadın eğitiminin üzerine duruyorlar. Bilgelik Toplumu (Society of Wisdom) sadece eğitimle oluşabilir, eğitimde tüm toplumun eğitilmesiyle oluşur çıkarımına varıyorlar. Tüm toplumun eğitimi için sadece üniversitelerin yeterli olmadığını belirtiyorlar. Özellikle Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda kadınların cephe gerisindeki hizmetlerinden dolayı kadınları eğitmeye karar veriyorlar ve bu dönemde feminizmde de bu nedenle artan bir trend vardır. Amerikan masonluğu herkese açıktır düşüncesiyle tekrar Avrupa masonluğundan bir kopuş yaşıyorlar. Localarda aydınlanmanın her alanda nasıl olabileceği tartışılıyor. O dönemde sanatçılar genelde çok farklı kültürlerden meydana geliyorlar ve New York civarında yaşıyorlardı. Farklı kültürler Masonluk platformunda bir araya geliyorlar. Cosmopolit bir kültürel yapı oluşuyor. İş yaşamı, masonluk örgütlenmesinde çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Mason egemenliği kavramı aslında bir komplo (Conspiracy) değil sadece bu tür yapıları masonlar verebildiği için oluşmuştu. Masonluk insanlar arası rekabette göreceli üstünlük veriyordu. İş ve ahlaki bozulmanın beraber olduğunu biliyorlar. Masonluğa girince zengin olacaklarını biliyorlar ancak masonluğa zengin olmak için girenleri de temizlemek istiyorlardı. Masonluk, toplumsal liyakatle bir yerlere gelmiş insanları da içeriyordu. Masonlar, bir medeniyet dini yaratıyorlardı. İnsan akli (wise) ve iyi ahlâklı olmalıdır (moral goodness) çünkü zaten insan özünde iyidir anlayışı vardır. İyilik tanrısal olmaktan çıkıyor ve yere iniyor. Masonluk, akil adamları (wiseman) yetiştirir ve bu adamlar dünya kardeşliğini yaratır. Masonluk, akil adam yaratma misyonunu çarpıtıp bu istikametten çıkarttığı an yıkılma sürecine girer.  Amerikan masonluğu her kesimden insanı barındırabilmesinden dolayı diğer masonluklardan (Avrupa) devrim niteliğinde birbirinden ayrılır. Ancak “Bu ‘barındırabilme’ olgusu Amerikan masonluğuna mı yoksa Amerikan toplumuna mı aittir?” bu sorunun cevabı başka bir araştırmayı gerektirmektedir. Amerikan toplumu ya da Amerikan masonluğu kendine özgü evrensel bir sivil dinin (!) oluşturuyor. Amerikan masonluğunun din ile ilişkisi rasgele olmuştur.

Masonlar kilise üyelerinin kilise aidatı ödemesinin gerekmediğini belirtmişlerdir. Bunun sonucunda mason localarına çok fazla sayıda papaz geldi ve zaten bu papazlar genelde toplumun en alt kesimiyle (köylüler) ilişki içerisindeydiler. Yani papazların toplumun üst kesimiyle ilişki içerisinde bulunma olanağı yoktu ta ki mason localarına girene kadar. Mason localarına giren papazların statüleri arttığı için bu da onların kilise içerisinde yükselmesini sağlıyordu. Amerikan toplumu ise bu duruma Mason-Kilise işbirliği olarak bakıyordu. Kiliselerin masonluğa ilk saldırısı, mason localarının kilise dışı bir örgütlenme olması dolayısıylaydı çünkü kilisenin zaten bir dünyevi örgütlenme misyonu vardı. Böylelikle mason locaları bu görevi üstlenince kilise ile aralarında bir rekabet oluştu. Kısacası sivil din ile ilâhi din arasında bir pazar rekabeti oluşuyor. Kilisedeki papazlar(Protestan kilisesi), masonlar kiliseden çıkarılmalı diyor. Masonlarda yağ, mısır ve şarap kutsal sayılıyor. Burada mısır, beslenme (nutrition); yağ, meshi (refreshment); şarap ise zevki (pleasure, joy) temsil etmektedir. Vahiy (Revelation) hariç masonik sözlerin kiliseyle aynı olması kilisede bir deizm problemini yaşatıyor. Kiliseyi yapan Tanrının varlığı mıdır yoksa İsa’nın (a.s) varlığı mıdır? Bu soruyu kilise kendi için büyük bir tehdit olarak görüyor ve paniğe kapılıyor. Masonlar, localarda pazar günleri din eğitimi başlatıyorlar. Masonlar, Allahın varlığına ve birliğine inanıyorlar; ancak dinsel bir yapıya bağlı olmak istemiyorlar. Masonlar, kiliseyi birincil olarak örgütsel problem (Masonluğun içine papazların girmesi) ile ikincil olarak ideolojik problemiyle (Masonluğun kilise görevi üstlenmesi) karşı karşıya bırakıyor. Kilise, masonluğun tüm toplumsal alanlarda özellikle kilisenin nüfuz alanı olan yerlerde etkili olmasından dolayı masonluğa saldırı başlatıyor. Ancak kilise masonlara saldırırken oldukça zorlanıyor. Sonunda kilisenin son saldırma aracı İlüminati (1770’lerde Almanya’da kurulan, kilisenin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen ve hala varlığı ispatlanamayan bir cemaat ya da mitolojidir. Diğer bir deyişle dünya liderlerinin başı olduğu iddia edilir. Skulls örgütünün de ilüminatiden geldiği iddia edilir.) oluyor çünkü ilüminatiler de deist inanca sahiptiler. Ayrıca ilüminatilerin masonların arasına sızdığı iddia edilir. Önceleri Almanya’da, Fransa’da ve İtalya’da yaptığını şimdi Amerika’yı ele geçirmek için masonluğu kullandığı iddia edilir. Fransız İhtilâli’ni olduğu dönemde epeyce ses getiriyor yani konjonktüre uyuyordu. Konjonktüre uyduğundan dolayı İlüminati ile masonları karıştırıp dolayısıyla masonlara saldırmak o dönemde tutabilirdi. Ancak masonluk dinsizliktir söylemini toplumda tutturamıyorlardı. Dinsizliğin masonluğun içine sızmış ilüminatilerle tutturulmaya çalışılmasının çok ciddi bir etkisi oldu. Toplumda bir süre sonra aynı sosyo-kültürel yapıdaki insanlar aynı davranış biçimlerini ortaya koymaya başlıyor. Kilise ile masonluk arasındaki sorun kısacası bir pazar problemi sorunudur. Masonluğun o dönemde kiliseden daha kızlı gelişebiliyor olması ve kiliseden çok daha fazla etkin hale gelebiliyor olması kiliseyi tehdit ediyordu. 1830’larda masonluk Hıristiyanlıktan gelen saldırı dolayısıyla kendini biraz daha dine çevirmeye başladı. 1795–1820 yılları masonluğun aydınlanma süreciydi. 1820’lerden sonra kilisenin bu saldırısından korunmak için dine yöneldi. Masonlar kendileri için “Biz inançlı insanlarız” söylemini yaymaya başladılar. Amerikan masonluğunu diğer masonluklardan ayıran diğer özellikler Püritenlik, bilgelik (Wisdom), özgürlük, bireye övgü ve güvendi. Masonluk olmasaydı ya da başka bir isimle tecessüm etseydi o zaman Amerika da o ismin yapısal özelliklerine bürünecekti ama bu Amerika olmayacaktı anlamına gelemez Amerika yine olurdu. Ancak Amerika’nın günümüzdeki gibi federal devlet olmasında masonluğun etkisi görmemezlikten gelinemez. Şunu belirtmekte fayda var: Masonluk eğer dinsel bir yapı üzerinde olsaydı,  (Püritenlik gibi) bu şekilde oluşmazdı çünkü Amerikan cumhuriyetçiliğinin temelinde masonluk vardır. Masonik değer ve semboller toplumla nasıl bu kadar iç içe geçmiştir? Birincisi masonluğun dini reddetmeyen esnek yapısı, ikincisi Amerika’daki Püriten dinin Katolikler kadar katı olmamasıdır çünkü papalık masonluk gibi bir örgütlenmeye izin vermezdi sebebi papalık yapısının katı oluşudur. Ayrıca Püritenlikle masonluk arasında düşünsel (felsefî) bir yakınlık da mevcuttur. Dahası bakıldığında Püritenliğin oluşma süreciyle masonluğun oluşma sürecinin sık sık kesiştiğini de görebiliyoruz. Amerikan insanı hem Püriten hem tüccar hem de mason olabiliyordu. Amerikan masonluğu kendine Tapınak Şövalyeleri’ni örnek alıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MASONLUĞUN ANLAMI ÜZERİNE BİR BİYOGRAFİ DENEMESİ:

ALBERT PIKE

 

 

(MURAT SOFUOĞLU)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MASONLUĞUN ANLAMI (ALBERT PIKE)

Murat Sofuoğlu

ALBERT PIKE’IN HAYATI

Albert Pike (1809-1891) Boston, Massachaustess’te fakir bir ailenin çocuklarından biri olarak dünyaya geldi. Harvard College’ın giriş sınavlarını kazanmasına karşın okul ücretini karşılayamayacak olmasından dolay okula devam edemedi. 1831’e kadar Glouchester, Fairhaven, Newburyport’ta öğretmenlik yaptı. 1831’de Batı’ya yapılan bir sefere katıldı, kendi atının Independence civarinda kaçmasından sonra geri kalan 500 mili Taos, Texas’a kadar yürüyerek katetti. Oradan da Little Rock, Arkansas’a olan toplam 1300 millik tüm yolu, yarısını yürüyerek, katetti. Burada yerleşik hayatının temellerini kurdu. “Advocate” isimli gazetede yazılar yazdı ve gazetenin daha sonra da sahibi oldu. Hukuk calıştı ve baroya kabul edildi; böylece avukatlık yapmaya başladı. Meksika Savaşı’nda görev yaptı. Savaş sonrasında “Whig Party” ve “Know-Nothing Party” içinde çalıştı. İç savaş sırasında Güney’in tuğgenerallerinden biri olarak Indian Territory’nin yönetiminden sorumlu tutuldu. “The Battle of Pea Ridge”, prestijinde sorunlar yaratması sonucunda askeri görevlerinden istifasını verdi. Savaş sonrası diğer Güneyli askerler gibi o da vatana ihanet suçlamalarının hedefi oldu. Ancak sonra Andrew Johnson tarafından affedildi. Hayatının geri kalan kısmının önemli bir kısmını 1859’dan beri Sovereign Grand Commander of the Scottish Rite’s Southern Jurisdiction olarak sürdürdüğü Masonluk çalışmalarına hasretti. Bu çalışmaların ürünü olan “Morals and Dogma of the Ancient and Accepted Scottish Rite of FreeMasonry” adlı kitabını 1872’de yayınladı.

Albert Pike, kimi komplo teorilerinin de motivlerinden biridir. Kendisinin 15 Ağustos 1871’de Giuseppe Mazzini’ye üç dünya savaşının nasıl organize edileceğine ilişkin bir mektup yazdığı, bu iddialardan biridir. Fakat bu iddia sahipleri bile böyle bir mektubun var olduğuna ilişkin hiçbir delil olmadığını kabullenmektedirler. Kendisinin KKK liderliği yaptığı da keza delilsiz iddiaların bir başkasıdır (Daha fazla bilgi icin bk. http://en.wikipedia.org/wiki/Albert_Pike).

Şüphe olmayan nokta, Pike’ın Amerikan Masonluğunun temel direklerinden biri olduğudur.

 

MASONLUĞUN ANLAMI

Pike’a göre Masonluk, insanlık tarihinde var olan canlı bir dünya görüşünü temsil eder (s.3). Bu dünya görüşü kimi diğer Masonların efsanevi hikayelerle abartıp “gentile”in nezdinde Masonluğu alay ve maskaralık meselesi yapan ya da satanist damgası vurulan “spekülatif” Masonluk değildir. Bu Masonluk, günümüzde İtalya’daki Katolik Kilisesi kadar gerçek, işlevsel ve canlı olan bir Masonluktur. Bu Katolik Kilisesi’nden önce belki ona ilham kaynağı olan bir Roma tapınağı vardı ve o tapınağın yıkılan sütunlarından belki de yeni Katolik Kilisesi’nin sütunları yükseltildi. Ve belki herhangi bir gelecekte de aynı kilise yeni bir inancın yeni bir tapınağına ilham kaynaklığı yapacak ve varlığını başka bir şekilde, fakat aynı minval ve yatakta sürdürecektir. Masonluk da, bu anlamda, insanlık tarihinin gerçek, canlı ve evrensel bir takipçisidir. Fakat gene bu, Hz. Adem’in ilk Mason olduğu ve ilk locayı çocukları ve karısıyla birlikte kurduğu anlamına gelmez. Bu, Masonluğun, Hz. Adem’den ve onun geleneğinden ilham aldığı anlamına gelir. Günümüz Masonluğunun antik zamanlarla ve eski Mısır gizemleriyle ilişkisi, bir Romalı tapınağın kiliseye dönüşmesi gibi bir ilişkidir.

 

MASONLUĞUN ONTOLOJİSİ (AKAİD)

Masonluk bir din değil, fakat bir tapınmadır (s.51). Böyle olunca her dinin spekülasyonu kendine bırakılır. Yahudilerin gerçekten beklediği Mesih’in gelip gelmedigi ya da İsa’nın Tanrı’nın oğlu olup olmadığı veya Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olması meselesi, ilgili dinlerin mensuplarının takdirlerine kalmış meselelerdir (s.49). Buna karşın “Masonluk, bütün zamanlar içinde bütün zamanlara, bütün dinler arasında da kendisinin yüksek gerçeklerini bütün inançların hepsinin içinde bulmaktadir” (s.49). Bu durumda Masonluk, nasıl bir gerçeğe ve nasıl bir Tanrı’ya inanmaktadir? Masonluk ne inançsızlık, ne de şüpheciliktir (skeptisizm). Masonlara göre iyilikte, bilgelikte, görüşte, adalette ve cömertlikte bir, üstün ve sonsuz herşeyin yaratıcısı, tanzim ve takdir edicisi ve koruyucusu bir Tanrı vardır (s.49). Fakat bu Tanrı’nın nasıl yarattığı, hangi güçleri ve araçları kullandığı meselesi dinlerin karar vereceği bir mevzudur (s.49). Bir Masona göre insanın ruhu sonsuzdur. Fakat bu ruh, Tanrı’nın bir görünümü olup olmadığı, ona geri dönüp dönmeme veya bedenin ölümünden sonra bu ruhun bir başka biçim içinde varlığını sürdürüp sürdürmeme (karma) meselesi, Masonluğun üzerinde anlaşabileceği şeyler değildir (s.50).

Bir Mason eninde sonunda kötünün yenilgiye uğrayacağını ve iyi, gerçek ve güzel yaratıcının hükmünün zafer içinde sonsuza dek hükmünü sürdüreceğine inanır. Ve fakat gene kötünün hangi formda yaşadığı, Ehriman mı, yoksa Typon mu olduğu veya, the Great Serpent (Tevrat ve İncil’in büyük yılanı) veya Yunan mitolojisinde Cennet’le savaşan Titanlar ve Giantlar mı olduğu veya düalist iyi ve kötünün birbirine bağımlı birlikte varoluşu mu, Şeytan’ın tahrik ve yoldan çıkartması ve Hz. Adem’in Cennet’ten kovulması mevzuları çözümleri, Masonluğun imkanları içinde olan meseleler değildir (s.50). Buna karşın “Masonluk Tanrı’ya güvenir, umut eder, bir çocuk gibi inanır ve mütevazidir. Kılıç zoruna başvurmaz, diğerlerinin kendi inancını benimsemesi için ve kendi umutlarıyla mutludur. Ve bekler sabırlı bir şekilde doğanın gizemlerini ve doğanın Tanrı’sını anlamak icin” (s.51).

Bu durumda eğer Masonluk, dini spekülasyonun ötesinde ise felsefi spekülasyonun neresindedir? “İlk meşe ağaçlarının yaprakları henüz yeşerirken, insan bir gerçek Tanrı’nın (One True God), ki o antik mutlak varoluş, sonsuz düşünce ve üstün zekadır, mükemmel bilgisini kaybetti ve caresiz bir şekilde ufuk çizgisi boyunca sahilsiz okyanusunda kapılıp gitti” (s.52). Bu durumda mükemmel bilgiyi yitirmiş insan evrenin sadece bir tesadüften mi ibaret oldugunu (materyalizm/ateizm) yoksa madde ve ruh herşeyin Allah tarafından mı yoktan yaratıldığını (monoteizm), Tanrı ve evrenin bir ve eşzamanlı olup olmadığını (panteizm) veya Tanrı’nın evren, evrenin Tanrı olduğunu bir uçurumsu karanlığın tehlikeli çekim alanı içinde sorgular durur (s.52). Bu tartışma içinde insan evrenin bir büyük sersemlikten (great dumb universe) başka birşey olmadığı noktasına gelir (s.52).

“Ateizm hiçbir zaman bir teoriden fazla bir şey değildir”, der Pike. Fakat Allah’ın var olmadığını düşünmenin ciddi sonuçlarına da dikkat çeker. Eğer herşey şans ise bu evren içinde ne bir yürek güzelliği, ne bir ruhani hazzediş, hissediş, yükseliş, ne bir ilham, ne bir aşk, ne bir güven, saygı, sevgi, bağlılık, sadakat, dua, kelimenin tek anlamıyla erdemli olmak için bir neden vardır. Eğer şeylerin oluşumunda hiçbir takdir ediliş (Providence), hiçbir bilge niyet ediş (Idea) yoksa bu durumda yalnızca bir çirkin güçten (an ugly force) başka hiç birşeyden bahsetmiyoruz demektir (s.53). Bu durumda evrende var olan işler bu bize ve bizim duygularımıza ve ruhsal donanımımıza tamamıyla yabancı gücün aktivitelerinden başka birşey değildir. “Bu güç bizim sevdiklerimizi bizden zamansız vakitsiz koparır, bizi dünyanın sıcak kumlarının içinde dolaşan bir kurtçuğa dönüştürür” (s.53). Geriye kalan, kötü ölümcül bir şiddet (a malignant violence) yıldırımsı bir kılıçla karanlığın içinde kurbanlarını arayan (s.53).

Kuşkusuz Pike’a göre bir Mason böyle bir evrene inanamaz. Fakat o evrenin en büyük mimarina (the grand architect of the universe) inanır. Buna karşın o, bu mimarın her türlü idolizmine de karşı çıkar (“every religion and every conception of God is idolatrous” s.54). Bu durumda bir Mason, ne ateist bir evrene ne de 99 isimli, sıfatlı ve fiilli bir Allah’a inanır (s.55). Dinlerin Tanrı’ya yüklediği fonksiyonlar öküz altında buzağı arama babındandır. Ve bu konuda bizim antik zamanın barbarlarının Tanrı tahayyulunden daha başarılı olduğumuz da kuşkuludur (s.55). Tanrı ne ateşle, ışıkla, güneşle, yıldızlarla, ne de başka bir şekilde açıklanabilir. Bu durumda bir Mason, dini spekülasyonları reddettiği gibi felsefi spekülasyonları da reddeder (s.57); kendisi Socrates’in dininin bir mensubu olsa da (s.38) Fakat bu konudaki spekülasyonların varlığını da kabullenir ve gündeme getirmekten kaçınmaz. Buradaki sorun onun da bir noktadan sonra spekülasyonun bir parçası olup olmayacağıdır. Pike, evrenin Tanrı’nın düşüncesi sonucunda yaratıldığını (idealizm) ve evrenin bu düşünme eylemi sonucunda meydana geldiği için Tanrı’ya göre durumunun o düşüncenin sonuçlari şeklinde tezahür ettiğini söyler. Bu durumda yaratıcı için ne geçmis, ne şimdiki zaman ne de gelecek vardır; zamansallık boyutunda mekansal olaraksa Tanrı ne buradadır ne oradadır herseyin temeli düşünce oldugu için (s.56). “Tanrı’nın güçleri kendisinden ayrı şahıslar veya varlıklar değildir ve fakat yalnızca düşünceleri, ki bunlar bizim düşüncelerimiz kadar soyuttur ve onlar kendi zatıyla mahsus, cevherinde mevcut düşünceler olarak var olur bizim kendi ruhlarımızda mevcut oldugu gibi. (s.57). Tanrı bizim ruhumuzun, etten kemikten vücudumuzdan üstün ve ayrı olması gibi evrenden üstün ve ayrıdır. Bu evrende düşman bir güç ya da Tanrı bizim bildiğimiz gerçek ve bir Tanrı’ya karşı yoktur. “Evren bir büyük bütündür ve bir iyi sonuca doğru yönlenir, sonsuz bir seri içinde devam eden şeyler halinde bir büyük harmoniyle ve o harmonide uyum ve uyumsuzlular birbirini tamamlar ve bu harmonide biri diğeri olmadan kemalat mümkün olmaz” (s.57).

Fakat bir Mason felsefi ya da dini spekülasyondan kaçmak için ne kadar özen gosterirse göstersin evren ve Tanrı onun kafasını da karıştırmaktan geri durmaz. Ama bu noktada da Mason, evren ve Tanrı’yla ilgili farklı ihtimallerin varlığını kabullenir ve insan aklı ve melekelerinin zayıflığı ve yetersizliğinin bilinçiyle büyük sorunu (the great problem) ortaya koymanın ötesinin belirsizliğine ve gizemliliğine (the greatest of all miysteries) dikkat çeker (s.59-60). Tanrı ya herşeyi yaratan Tanrı’dir, ya da bir büyük sırrrın gereği olarak bizim anlamamızın mümkün olmadığı bir çerçevede Tanrı, “bir sonsuzluk sonrası her yerin sonsuz ve bomboş bir uzayın yokluğu içinde var oldugu hiçbir Tanrı’nın var olmadigi, hiçbir zamanın sonsuz bütünlüğünün ve bir düşüncenin yansımasının söz konusu olmadığı bir süreçte herhangi bir sebep olmaksızın var olmaya başlayan bir Tanrı’dır” (s.59). Büyük sorun, adlandırıldığı gibi büyük sorundur.

 

MASONLUĞUN ETİĞİ (İLMİHAL)

Kuskusuz yukarıda bahsi yapılan ontolojinin oluşturacağı kendi etiği de bu düşünme biçiminin sonuçlarını yansıtacaktır. Yukarıyla kurulan bağlantının şekli ve yöntemi aşağıda olan işlerin de durumunu belirleyecektir (as above so below). Evrenin var oluşunun genel çerçevede bir amacı (idea) ve mimari olduğuna inanan, bu yüzden bu gaye ve yaratılış gereği evrenin iyi bir istikamete doğru evrildiğine inanır. Bu düşünme biçimine sahip olan insanın ahlakı da o minvalde şekillenir. O zaman bir Mason, herşeyin ötesinde iyi amaçli bir evrende yasamanın gereği olarak iyi bir insan olmaya çalışır? Peki bir Mason nasıl bir iyi insan olabilir?

Mason herşeyin ötesinde yardımlaşmaya ve hayır yapmaya özen gösterir. Hayır kurumları (charity) kurar (s.34). Zekatın malı azaltmadığını, aksine arttırdığını bilir. Hepimizin bu dünyada bir kiracı olduğumuzu bilir (almoner) ve ona göre hareket eder. Bu bilinçle çalışmanın bir hak oldugunu da unutmaz ve iyi bir patron (master) olmasını, kendi çalışanlarına sevgiyle yaklaşmasını bilir. Merhametli olur. Yetime ve dula yardım eder, yoksulu doyurur, komşusu açken kendisi tok uyumaz. Dürüst davranır, çalışkandır, tembellikten nefret eder. Disiplinlidir. Az uyur, az yer, az konuşur. Öyle ki daha çok dinler, öğrenir ve düşünür. Yalan söylemez. Öğrenmekle yaşamanın ve yapmanın içiçe olduğunun bilincindedir. Önemsiz bir şey yapmanın bile inanılmaz hayırlara neden olacağını bilir (“for we never know the importance of the act we do”, “o yüzden hayır için hiçbir fırsatı kaçırmaz (do something). Kannatkardır (Be content). Lüks ve konfordan kaçınır. Objektiftir (disinterestedness). Ağır ve haksız yargılamadan kaçınır (Avoidance of harsh and unjust judgment) Sözüne bağlıdır ve her koşulda tutmak için herşeyi yapar (fidelity). Şövalyece bir davranış şekline sahiptir. Ne aldıysa bir kardeşinden, en azından aynısıyla mukabele eder. Ölmeden önce kendisine sorulduğunda kendi zenginliğinin ve yaşamının bir başkasının fakirleşmesi sonucunu doğurmadığını rahatlıkla söylebilecek durumdaki kişi Masondur. Hakkının olmadığı hiçbirşeyi talep etmez. Uzun ömrün değil fakat iyi ve mücadele dolu bir hayatın anlamlı oldugunu bilir.

Görev şuuruna sahiptir (duty). Her zamanda ve herşeye rağmen görevin gerçekleştirilmesinin bilincindedir. Erdemi, hakikati ve sadakati görev bilincinde birleştirir. Fedakarlık ve pür cesaretle ayakta durur ve savaşır. “Görev öyle birşeydir ki hayatın karmakarışık ve şiddetli denizleri üzerindeki gerçek Masonun yönünü ancak o kontrol eder ve kılavuzluğunu gösterir. Onurun, ödülün ve şöhretin yıldızları parlasa da parlamasa da günün ışığında veya sıkıntının ve belanın gecesinin karanlığında; sükunet veya fırtınada o şaşmaz pusula sana gerçek istikametin rotasını gösterir ve sana belli bir kesinlikle o limanın ne kadar uzakta olduğunu işaret eder ki o limana ulaşmama geminin batmasi ve onurun kaybedilmesini beraberinde götürür. O içten pusulanın hareketini gözler bir denizci gibi. Kara pekçok gün görüş sahası içinde olmadığı zaman ve okyanus hiçbir yön ve işaret vermeksizin kızgınca o denizcinin çevresinde havlarken denizci o pusulanın iğnesinin sanki Tanrı’nin parmağı gibi kuzeye doğru sessiz duruşunu takip eder. O görevi gerçekleştirmek ödüllendirilsin ya da ödüllendirilmesin onun tek düşüncesidir. Onun için herhangi bir şahidin var olması ya da ne yaptığının sonsuza dek bütün insanlıkça hiç bilinmemesi de önem taşımaz.” Mason böyle bir görev anlayışına sahiptir (s.20-21). Dünya ve insanlık tarihi er ya da geç kendi kahramanlarını onurlandırır ve zalimlerin statüsünü de yıkar ve gerçek yüzlerini ortaya koyar (s.23).

Mason erdemin ve cesaretin adamıdır. Mason önlüğü giymenin kendi Masonluğu için bir ölçü olmadığını bilir ve zaten çok önlük sahibi Mason da gerçek Mason değildir. “Erdem gerçek olduğu düşünülen şeyi kahramanca bir cesaret ile yapmak ve uygulamaktan başka birşey değildir etten veya ruhtan bütün düşmanlara karşı bütün ihtiraslara ve belalara karşı” (s.31-32). “Gelmiş geçmiş çağlar boyunca yürüyüşünü yapan bütün soylu eylemler gerçek cesaret sahibi insanlardan ortaya çıkmıstır. Bir insan ki her zaman hakiki ve doğruysa hem erdemli hem de bilgedir ve güvenliğin bütün koruyucularına sahiptir. Bu yüzden ne kanun o erdemli insana vurabilir ne kader o bilge insanı yıkabilir” (s.26). Bilge kişi askerden de, soyludan da, prensten de üstündür.

Masonluk adalete inanır. Eşitsizliğin her türlü kötülüğün anası olduğunu bilir. Küçük adaletsizliğin bile kendisine özgü sonuçlar yaratacağını ve böylesi ufak bir adaletsizliğin bile cezasız kalmayacagını bilir. O yüzden Mason en büyük çoğunluğun en büyük iyiliği ilkesine inanır (demokrasi). Bu evrensel düzenin bir zaruretinden başka birşey de değildir. “Yalnızca gereklilik ve en büyük çoğunluğun en büyük iyiliği meşru bir şekilde ideal ve mutlak adaletin üstün egemenliğiyle karşılıklı etkileşimde bulunabilir” (s.24). Pike’a göre böylesi bir adalete ve eşitlikçilik ilkesine inanan Amerika’nin Kurucu Babaları (Founder Fathers) Amerika’yı kurmuslardır. Fakat burada bir Mason etiğine sahip, çalışkan, dürüst burjuvaların demokratik endüstriyel toplumu (modern ulus-devlet) bu ilkeler çerçevesinde (sekülarizm, milliyetçilik, kapitalizm) kurduğu da gözardı edilmemelidir. Bu çerçevede düşünme ve öğrenme kadar uygulamanın da önemli olduğuna inanan Washington ve arkadasları pratik ve uygulanabilir bir adalet ve eşitlik ilkesine inanmışlar ve Jay ve Marshall gibi Yüksek Mahkeme’nin (Supreme Court) yüksek ahlaklı şahsiyetlerinin de bilge mahkeme içtihatlariyla bu adalet ve eşitlik ilkesi gerçekleşmiştir (s.24). Fakat Mason aynı zamanda gerçekçidir (realism); mutlak adalet ve eşitliğin mümkün olmadığını bilir ve herkesi kurtarmanın imkansızlığının da farkındadır. Sıradan insanın basit bir inancının olması daha iyidir.

Bir Mason medyanin spekülasyonlarından uzak durur. Medyatik spekülasyon cüzzam hastalıklarından müteşekkil bir hastanenin ateşi yüksek hastalarından biri tarafından kendisini kaybettiğinde kendi arkadaslarına saldırıp onların vücut yaralarını örten bezleri kaldırıp kamuya teşrifi gibi birşeydir. Cüzzamlıların durumunun ne olduğu zaten malumdur; o yüzden onların yaraları örtülmüştür. Bunu afişe etmenin hiç kimseye bir yararı yoktur. Bu var olan durumu daha da kötüleştirir. Zaten gıybetin her türü erdemliliğe uymaz (s.29). Mason spekülatif menfaatten kaçınır, bu eski kafalılık sayılsa bile. Aldatan ancak kendisini aldatır (“The knaves deceive themselves”) (s. 25).

Masonluk özgürlüğe (libertality) ve hoşgörüye (toleration) inanır. O yüzden fanatizmden ve zulümden (persecution) kaçınır. Bu ilkelere gerçekten inananlar olarak eğitimi, öğretimi ve aydınlanmayı savunur. Bunun karşıtı fanatik ve bağnaz zulüm uygulayıcısı engizisyon babaları Galileo’ya gün ışığını yasaklar. Çünkü onların ilkesi özgürlük ve hoşgörü değildir, der Pike. O halde hatayı hoşgörmek zulümden iyidir. (“Error is better than persecution”) (s.30). Fakat insan hazır olmadıkça gerçekten özgür olamayacağını da bilmek gerekir. Bu çerçevede Masonluk hanedanlığa, ruhbanlığa ve imtiyazlılığa karşıdır. O halkların bir tarikatıdır.

Masonluk doktrinin doğruluğuna değil fakat ona olan sadakate (the uprightness of doctrine) önem verir. İnsanın sorumluluğu da bu çerçevedir. Fakat düşüncenin sonu hareket olmalıdır. Yoksa din de anlamsızlaşır. Eğer din bir etik oluşturamıyorsa kendisine baglı olanlar da o zaman bir anlam taşımaz. Din sadece araçtır.

Sonuç olarak gerçek erdemli Mason, üç temel ilkeyi kendisinde toplayandır: Bilgelik (Wisdom), Kuvvet (Strength) ve Güzellik (Beauty) (s.33). Pike bunun batıni anlamını açıklamasının ne kendisinin imkanlari ne de yetkisi dahilinde olduğunu söyler. Bilge insan inançlıdır. Kuvvete sahip olan umut edebilir. Ve ancak güzel olan ihsanda bulunur, yardımseverdir, merhametlidir ve hayır işler (s.33).

SONUÇ

Masonluk bir dünya görüşüdür ve akaidi ve ilmihali ile bir yaşama şeklidir. Evrensel ve çağları aşan bir insanlık organizasyonudur. Amacı insanlığı ilerletmek, geliştirmek, özgürlük ve hoşgörü içinde yaşatmaktır. Masonluk, böyle bir ilerlemenin mümkün olduğuna inanır; çünkü nihai tahlilde insan, evren ve Tanrı kötü değildir, ancak iyidir. Masonluk bütün spekülasyonların varlığının bilincinde olmasına karşın bir gerçek Allah’a ve evrenin yaratımının tesadufi bir gelişme olmadığına, fakat bir gayenin sonucu olduğuna inandığı için insanın evrende hür irade (free will) ile donandığına inanır. Tesadüfe inanan zora (force) inanandır, der. Hur iradeli insan iyi ile kötü icinde secim yapar. Dolayısiyla nihai tahlilde iyi bir Tanrı’nın var olduğu iyi bir evrende yaşayan iyi ruhlu ve yaradılışlı bir insan özgür iradesiyle dünyadaki işlerin daha iyiye gitmesine vesile olur. Böyle optimist ve pozitif düşünen Masonluk da endüstriyel, demokratik ve sevgiye dayanan hür bir dünya kardeşliğinin kurulacağını görecektir. İnsan ruhunun özgür olacağı gün gelecektir (the final enfranchsiment of the human soul). Fakat bu nasıl olacaktır, bunu kimse bilemez. Masonluk da bunu bilemez. Tanrı’nın bu büyük evrenin sırlarını (the mysteries of the great universe of God) bilmek, insanın akli melekelerinin sınırlarının ötesindedir. Buna karşın insan bu sırlara vakıf olmak ister. İnsan anlayamadığı şeye inanmakta gönülsüzlük gösterir (s.65). Masonik itikat, Tanrı’nın sonsuz ilmine, cömertliğine ve adaletine inandığı için iyinin kötüye en son zaferini kazanacağını söyler. O halde Mason, Tanrı’nın kendi kullarına olduğu gibi bütün kardeşlerine karşı da merhametle, hoşgörüyle muamele eder. Onların hatalarını ve aptallıklarını bagışlar. Çünkü sonuç olarak insanlık, bir büyük kardeşlikten başka birşey değildir (“for all are one great brotherhood”) (s.66).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÜYÜK UYANIŞ: GENEL ÖZELLİKLERİ

 

 

(M. SIDDIK TÜTER)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÜYÜK UYANIŞ: GENEL ÖZELLİKLERİ

  1. Sıddık Tüter

 

Büyük Uyanış terimi devrimin arefesinde olan Amerika’nın yaşadığı toplumsal ve dini gelişmeleri ve bu gelişmelerin doğurduğu çok yönlü değişimi ifade etmek için kullanılmıştır. 1730-1745 yılları arasında dini meseleler etrafında yoğunlaşan tartışmalar Amerikan tarihi açısından dönüm noktası olacak sonuçları beraberinde getirmiştir. Din ile bilim, ekonomi ve siyaset arasındaki ilişkilerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair ortaya atılan görüşler bu dönemde gün yüzüne çıkmıştır. Her ne kadar bu dönemde yapılan tartışmalar çok boyutlu sonuçlar doğursa da esas itibariyle Büyük Uyanış akımı dini karakterde olan bir akımdır. Temel kaygı, Amerika’daki hakim (veya ortak) din anlayışının ne olması gerektiği üzerine yapılan tartışmalardan kaynaklanır.

  1. yüzyıl boyunca dünyanın farklı bölgelerinden sürekli göç alan Amerika çok-dinli, çok-kültürlü ve çok-uluslu bir toplumsal yapı halini almıştı. Dışardan gelen göçmenler Amerika içinde sahip oldukları ortaklıklara göre koloniler ve bölgeler oluşturdular. Bölgelerin oluşumu çok bilinçli olmasa da sonuç olarak Amerika’da farklı bölgelerde farklı dominant gruplar ortaya çıkmıştır. Asıl önemlisi var olan koloniler arasındaki ilişkilerin neredeyse tamamen keyfi oluşudur. Koloniler arasında ortak bir kıtayı paylaşmanın verdiği birliktelik bilinci olmadığı gibi, ticari ilişkiler de dahil olmak üzere birbirleriyle olan ilişkileri oldukça zayıftır. Büyük Uyanış hareketi koloniler arasında bu açıdan ortak bir bilincin oluşmaya başladığının iyi bir göstergesidir. Birbirleriyle bağlantıları olmayan oluşumların diyaloğa girmeleri ne kadar imkansızsa, birbirlerine yakınlık peyda olmaya başlayan oluşumların arasında da anlaşmazlık ve çatışma ortaya çıkması o kadar kaçınılmazdır. Dolayısıyla yapılan her türlü tartışma aslında Amerika’nın siyasal birliğe (yani devletleşmeye) doğru yol aldığının işaretidir. Fakat, siyasal birliğin mümkün olabilmesini sağlayacak en önemli faktör farklı din ve mezheplerin bu farklılıklarını ortak bir zemin etrafında toplamayı başarmakta yatmaktadır. Çeşitli din ve mezhebe mensup Amerikan vatandaşlarının benimseyebileceği ya da en azından karşı çıkmayacağı ortak bir din anlayışının geliştirilmesi siyasal birliğini tamamlama yoluna girmiş olan Amerika için zorunlu olarak görülmüştür.

Büyük Uyanış hareketinde Amerikan insanının karakterine dair ortaya çıkan en önemli özelliklerden biri Amerikan bireyciliğinin izlerini taşıması olmuştur. Coğrafi koşulların dayattığı yaşam tarzının bireysel varoluşun gelişmesine müsait oluşu Amerikan insanının din ile kurduğu ilişkiye de tesir etmiştir. Diğer insanlardan tecrit edilmiş bir yaşam sürmekte olan Amerikalılar hayatta kalmayı kendilerine temel gaye edinmişlerdi. Ayrıca, bireycilik psikolojisinin yansıması olan birbirinden uzak evler aynı zamanda kiliseye katılımı da azaltmaktaydı. Bireysel olarak ayakta kalmaya çalışan Amerikalı otoriter yapılara karşı her zaman kuşkuyla bakmıştır ve çoğu zaman direniş göstermiştir.

Büyük Uyanış hareketinin altında yatan en önemli motivasyon Aydınlanma rüzgarlarıyla gelen rasyonelleşme olmuştur. Büyük Uyanışı anlamaya çalışırken yaklaşımımızda esas almamız gereken iki nokta olan Püritanizm’in sorgulanmansı ve dinde birlik fikrinin her ikisinin de rasyonelleşme bağlamında değerlendirilmesi yerinde olacaktır. Bu noktada üç önemli akımın (Püritanizm, Deizm ve Yenilikçiler) birbirleriyle yüzleştiği ve hesaplaşma içine girdiği söylenebilir. Bu heseplaşmalar neticesinde ortaya çıkan görüşler “sivil din”e doğru giden yolun başlangıcında yer alan Büyük Uyanış hareketinde kendini göstermiştir.

  1. yüzyılın başlarında artık Püritenler kendilerine nereye doğru gidiyoruz sorusunu sormaya başladılar. Çünkü yeni nesil çocukları ataları gibi arındırılmış bir Hristiyan toplum inşa etme vizyonunu kaybetmeye başlamışlardı. Dolayısıyla Püriten miras inkıtaya uğramıştı. Püritenlerin kendilerine yönelik bu özeleştiri ve taşıdıkları kaygılar, Aydınlanmanın yerleşik dini algılayışı değiştirmeye ve dönüştürmeye yönelik etkileriyle birleşince ortaya derin bir sorgulama eğilimi çıkmıştır. İnsan ve Tanrı arasındaki ilişki, insanın kaderi ve dinde rasyonellik konuları yeniden değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu noktada Jonathan Edwards gibi Püriten kökenli din adamları Püritanizmi reforme etme çabası içine girmişlerdir. Geleneksel ortodoks anlayışın kalp ve akıl arasında kurmaya çalıştığı denge bozulmuş dengenin akıl tarafı daha ağırlık kazanmaya başlamıştır. Her ne kadar Edwards Püritanizm’i ihya etmeye çalışsa da yaptığı yorumlar rasyonel mantık içerisinde duygusal din deneyimine yer bırakmayacak biçimde katılaştırılmıştır.

Büyük Uyanış’ın diğer önemli siması olan George Whitefield ise Aydınlanmanın savunduğu rasyonel din anlayışına bir reaksiyon olarak okunabilir. Tanrı ile olan ilişkiyi sadece akla bağlayan rasyonel din anlayışı dini deneyimlerden kaynaklanan hissiyatları hiçe saydığı için benimsenmemiş ve soğuk bulunmuştur. Whitefield gibi düşünürlerin savundukları bireysel din deneyimine dayalı “yenilikçi” görüşler Methodist ve Baptistler tarafından da destek bulmuştur. Bireyselliğe önem veren yenilikçi akım ile Püriten geleneğin cemaatçi yapısı da Büyük Uyanış’ta ortaya çıkan diğer bir gerilimdir. Yenilikçiler, cemaatçiliğin sağladığı disiplin yerine dini deneyimlerin verdiği kişisel dönüşüm ve gelişmeleri önemsemektedirler. Whitefield’ın ortaya attığı ve birçok kimseden destek bulan yenilikçi görüşler esas itibariyle fonksiyonel bir amaca yöneliktir. Bu amaç Hristiyanlığın (kastedilen Protestanlıktır) parçalanmış görüntüsünü izale etmek ve ekümenik bir din meydana getirmektir. Eğer asgari ortaklık olarak gündelik deneyimler esas alınırsa Whitefield’a göre mezhepler arasındaki yapısal farklılıklar aşılabilecektir. Dolayısıyla bu anlayışa göre hangi mezhepten olursa olsun dindar olmak kişisel olarak Tanrı’nın inayetini ummak ve bu yönde kendini geliştirmek için çaba göstermekle eş anlamlı hale gelmiştir. Bu sayede mezhepler arasında ortak zemin olabilecek bir formül bulunmuş gibidir. Önemli olan bu ortaya konan ortak zemine hiç bir mezhepten itiraz gelmemesidir. Ne var ki pratikte yenilikçi akımlar arasında marjinal gruplar da ortaya çıkmıştır. Mesela James Davenport adında biri Tanrı’yla kişisel ilişki kurmak için kitaplara da ihtiyaç olmadığını iddia ederek bütün kitapların yakılması gerektiğini söylemiş ve bu yönde eylemlere girişmiştir. Fakat bu aşırı örnekler yenilikçi akımın liderleri tarafından dışlanmış ve yapmak istediklerinin böyle bir şey olmadığını açık bir şekilde ifade etmişlerdir.

Sonuç olarak Amerikan devrimine yol açan iki önemli unsur olan direniş ve isyan nosyonu ile dinin dışsallaştırılmasının Büyük Uyanış hareketinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Üstünde otorite kabul etmeyen bireyci yaşam tarzı ile mezheplerin kendi yapıları içine sıkıştırılmış din anlayışlarının değiştirilmesi Amerikan devriminin gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Devrim sonrası asıl şeklini alacak olan cumhuriyetin dini, Deizmin rasyonel din anlayışını esas alan fakat Püritanizm’in reforme edilmiş şekli olan evenjelik dini unsurları da içeren kamusal bir din görüntüsü almıştır. Whitefield’ın temsil ettiği yenilikçi akımın bu senteze yaptığı katkı ise daha çok kişisel deneyimin öne çıkarılması olmuştur. Dolayısıyla Amerika’da bugün dahi etkili olan “sivil din” anlayışının temelleri Büyük Uyanış hareketinde üç ana gelenek çerçevesinde oluşturulmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NEOCONSERVATISM PROVES HEIDEGGER IS RIGHT

 

(MURAT SOFUOĞLU)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NEOCONSERVATISM PROVES HEIDEGGER IS RIGHT

Murat Sofuoğlu

 

Years ago Leo Strauss (1899-1973) began one of his most prominent articles saying “whoever is concerned with political philosophy must face the fact that in the last two generations political philosophy has lost its credibility.”(Philosophy as Rigorous Science and Political Philosophy) So that means to him “…politics itself has become more philosophic than ever in a sense.” Thus is the rule of philosophy came upon politics, in other words, the rule of ideologies. The problem is in modern times politics becomes universal as opposed to any other time in history. In most history “political philosophy was universal while politics was particular.”(I doubt this judgment) But here in our global age every particular politics has a universal implication, therefore, all politics tends to be universal. Then, if politics should be universal, what could make politics universal? Naturally, philosophy! The philosophy of Hegel, or Marx or Communism or Faschism or Nazism or say Islam. Maybe beyond all good and evil the philosophy of the teacher of Heidegger: the overman of Nietzsche who overcomes himself and all history and philosophy including Greek philosophy. “His supremacy is shown by the fact that he solves the highest, the most difficult problem” that is “the problem of Socrates” and eventually of Adam the human. Leo Strauss thinks according to Heidegger, we are in “the absolute moment” which “may be the absolute moment of all previous history.” Here Hegel, another German, comes up. “His system of philosophy, the final philosophy, the perfect solution of all philosophic problems belongs to the moment when mankind has solved in principle its political problem by establishing the post-revolutionary state, the first state to recognize the equal dignity of every human being as such.” So this is “absolute peak of history, being the end of history.”

It strangely sounds like Fukuyama. Sorry indeed Fukuyama sounds like Hegelian progressive history as he relates the historical base of his theory to Hegel. For Fukuyama the last stop of history is his liberal democracy which may establish hegelian post-revolutionary global state. But not does every hegelian think so. Some other hegelians thought it could be a perfectly global Nazi state based on the Nietszchean super men of “blond beast.” On the other hand, Marxist Hegelians thought it could be a universal global communist state which overcomes all class warfare and “men would be able or compelled for the first time to lead truly human lives.” And Nietszche “identified” this type of man, “the man of the communist world society as the last man” which was even not close to his own type. His “alternative to the last man is the over-man, a type of man surpassing and overcoming all previous human types in greatness and nobility; the overmen of the future will be ruled invisibly by the philosophers of the future.” Unfortunately we are not able to know what Usame bin Ladin thinks about Hegel. Apparently, Fukuyama picks up a marxist-hegelian argument for his version of “end of history” and “the last man.” So he labels his ex-neoconservative friends being Marxist-Leninist(American Bolsheviks) who believe history could be changed and progressed by force(his own terms: “history can be pushed along with the right application of power and will.”) But he thinks the reverse: history could not be pushed by force, it has to evolve in its course by itself(his own terms: “the existence of long-term process of social evolution.”) However, is it not Marx who said “the philosophers have only interpreted the world, in various ways; the point, however, is to change it”? Indeed, it should be enough to recognize the fact that all these Marxist or Leninist arguments are exchanged between neoconservative Americans who are happened to live in the castle of liberal capitalist democracy. Anyway were most of them ex-Trotskyites as Fukuyama indicates? No question irony of being American is great.

What is more, Fukuyama thinks his end of history is “an argument about modernization” not liberal democracy at all. Of course the writer of any text has the most priority and correctness to interpret what he writes as a thinker thinks what he really thinks among all. But in my sight Fukuyama’s interpretation of his own text might have problems. Fukuyama’s argument is not about modernization as he thinks or liberal democracy as others think but it is about what system would best fit thymotic urge of humanity( thymotic urge could be thought to echoe as “the will to power” in Nietzsche.) The problem of humanity is not about the satisfaction of economics or anything else. It is about the plausible and consistent organization of universal values in the form of various thymotic urges(the need or struggle for individual recognition.) So here Fukuyama’s argument is that “liberal democracy and capitalism are best equipped to remain stable while seeking the balance point between material equality and satisfaction of thymos.” He thinks so because in liberal democracy power is shared by many, basically people of any given country and in governmental establishment the distribution and intensity of power could be checked by the three branches of government, legislature, executive, and judiciary. In addition, capitalism can be a good means to domesticate the various types of thymotic urges and integrate the strong willed people into society in a healthy and positive way. Otherwise, if these people go to not the direction of market but the direction of religion and politics as Bush and his true believer neoconservative bodies and their allies, evangalicans, do, they can damage both themselves and society and unbalance world order in a great proportion and maybe some unreturnable ways. It is obvious Fukuyama puts his trust into the ability of liberal capitalist democracy to represent thymotic urges of people and transform them into some kind of domesticated stabilized conditions of citizenships. Here people should not run in a battle field with his sword and shield in full strenght and make-up yelling warcries against his national/theological enemies but simply they can do the same kinds of things like Redskins versus Cowboys in Fedex fields of NFL arenas peacefully. And in the end some bones and hearts could be broken but no serious casualties probably would be reported and most people go home his thymotic urge satisfied without harm. The key point in this scenario is that liberal democracy allows and capable of the popular representation and distribution of power in a way Platonic facilities of human mind; thymos, desire, and reason can come together in tranqulity, balance and wisdom(because they could be trained for common good in liberal democratic structure), so we can avoid Aristotelian “endless oscillation” of human history in which “‘last men’ composed of desire and reason would ultimately give way to a thymotic society of bestial ‘first men.’”

Fukuyama can theorize a scenario like this because he lives in the most successfull example of liberal democratic state. Because of that, the core process of his scenario is rooted in what has happened in Europe and America in the last 500 years. The said period witnesses not only Enlightenment and Reform but also a development which might be the most significant development in the European continent: the rise of bourgeoisie. No doubt the rise of a new middle class accompanied by Reform and Enlightenment movements and geographical discoveries changed all equations in Europe. As Tocqueville rightly pointed out, “when a nation begins to modify the elective qualification, it may be easily be foreseen that sooner or later, that qalification will be entirely abolished.”(Democracy in America) That’s exactly what European(French Revolution) and American(American Revolution) bourgeoisie did in their continents and countries. That was the beginning of populizing, distributing, and separating power into different but more importantly multiple hands. Bourgeoisie needs a place to legislate laws and to secure its rights and privileges and to put limits to the rights and priviliges of King. So did the Parliments and Houses of Common and Representatives emerge. In other words, democracy. For its own justification Bourgeoisie needs to take the legitimacy of Kings and monarchies based on divine law, and its theoretically revealing place, the authority of church. So was secularism conducted: separation of church and state. Beyond all what bourgeoisie does for its life? It trades, buys and sells, so its business is in the free market. So did capitalism unfold. And what is the best fit for this bourgeoisie enterprise? It is obviously modern nation-state. It is democratic, secularist, capitalist and eventually national(Does it universal?) With the rise of bourgeoisie, more thymotic urges were able to be represented in social-political system and more so many people below bourgeoisie level would follow that path too. In the end maybe bourgeoisie has been only a means to expand and distribute power into all levels of society, so all thymotic urges could be balanced and represented and satisfied in process like Adam Smith’s free market theory in which all exchanges in market balance itself if it is left in its own natural course. But the question is it really happens in practice as it is thought in theory. We could say existing evidence testifies against theory. Then, the theory of Fukuyama is tied to an assumption which there is an essential link between liberal democracy and thymos of people to create and endure peaceful and universal societies and states. The rise of bourgeoisie enabled to establish and develop this connection which was transformed into all levels of society. Therefore, the ultimate point of Fukuyama is about how the representation and conduction of all kinds of thymotic urges could best be realized in a social-political system for which he thinks modern liberal democratic structure is the most meaningful and logical candidate. As it is illustrated above, Fukuyama’s theory is not about any “modernization” project but it is about “the representation and conduction of all kinds of thymotic urges in a relative balance.” That’s why, he disfavors Nazi modernization as he does Stalinist or Maoist one. It is important to bear in mind that there is always a possibility for a modern tyranny which was already attempted in the past century several times in various places of the earth. It is clear Fukuyama would see that kind of realization of thymotic urge as an ill development. Then, at the moment it is fair to ask what is the problem of modern liberalism and liberal democracy which could not bring “the end of history” and “the last man” yet.

Indeed, very problem I just mentioned made busy many modern minds but probably mostly our neoconservatives including Fukuyama, and primarily their great inspiration, American- German Jewish thinker Leo Strauss(It is weird Fukuyama calls the teacher of his teacher as German Jewish as if he is not qualified being an American. He became an American citizen in 1944.) As Fukuyama indicates Leo Strauss “was concerned with the crisis of modernity brought on by the relativism of Nietzsche and Heidegger.” In an individual level, this concern could be read as a consequence of a potential conflict between one who is the member of the God’s chosen clan and another who declares ‘God’ who is the God of Israel or the father of Son ‘is dead.’ Whether Leo Strauss’comments on Heidegger’s voluntary support to Nazis whose ideology he “could speak of ‘the inner truth and greatness of National Socialism’” even in 1953 could be counted as an opinion on “contemparary politics” or not, it is certain there should be some kind of animosity between the two men one of whom supports Nazis philosophically and another whose family members could be Holocaust victims because of their philosophical-theological-political conditions, simply being Jew.

So does “the German-Jewish Question” arise. Leo Strauss thinks modern liberalism failed in Germany in the form of Weimar Republic who was taken over by Nazis and transformed to III. Reich, so “the German Jewish question was never solved. It was annihilated by the annihilation of the German Jews.” Because Jews could not trust in liberalism, the state of Israel is come into being. But this distrust creates another one because Israel is located in the middle of Muslim-Arab landscape. Now Muslims who see their land is occupied by a foreign nation does not trust the nations and states who let this process evolve has happened to be liberal democratic states. “Trust” is key and it seems liberal democratic states could not win two major faith’s members’ hearts, Jews’ and Muslims’ yet.

This predicament creates a dilemma like German Jewry confronted in Germany decades ago. Leo Strauss thought West is in crisis because modernity creates a situation in which Athens(reason) is favored at the expense of Jerusalem(revelation) as more than it should be. Therefore, this tendency increases tension which has always been there between Jerusalem and Athens. Jerusalem never wants to surrender to Athens. Then, if the balance between them is broken in a way non-returnable, there would be two possibilities: “the fundamental alternative is that of the rule of philosophy over religion or the rule of religion over philosophy.”(Note on the plan of Nietzsche’s Beyond Good and Evil) Leo Strauss, certainly a production of German Jewry, in other words, the tension between German Philosophy and Jewish Teology, Athens and Jerusalem, reason and revelation, does not want to choose one of these alternatives. He wants to stay with both as far as possible because “finite, relative problems can be solved; infinite, absolute problems cannot be solved. In other words, human beings will never create a society which is free of contradictions.”(Preface to Spinoza’s Critique of Religion) But at the same time he is the one who says “in the last two generations political philosophy lost its credibility.” Is it not that means politics and philosophy could not live together in equal terms anymore? Politics should be ruled by philosophy. Political philosophy had existed until Nietzsche because they could recognize, reconcile and accept each other. Not anymore. After the second tree of knowledge of good and evil, everything has changed. God is dead. And now we have another one who was vindicated from philosophy. Indeed the tension Leo Strauss feels in his Jewish human soul is always felt by all humans between rationality and irrationality, reality and utopia, the world and God.

And now people who are called neoconservatists regard Leo Strauss a great inspiration for themselves become the greatest ideologs America has never seen. Ironically, as again Fukuyama indicates, most of them are Ashkenazi “Jewish intellectuals”, the product of German Jewry. As mysterious and irrational as human history, when they came to U.S.A., they brought not only their Jewish heritages but their German one too(I heard Ariel Sharon’s father was a German Nazi officer). The heritage of the super-man who “is meant to unite in himself Jerusalem and Athens on the highest level.”(Jerusalem and Athens: Some Preliminary Reflections) Or being the ex-American Trotskiyets, the pursuers of “global democratic revolution” who want to establish German philosopher Hegel’s post-revolutionary state. The Jews of Athens versus the Muslims of Jerusalem. What an irony my Lord!

I just wonder America is aware of all these things or will be aware at all. How much being American is closer to being German would make Bush closer to Hitler or further. No one can refuse the fact that there is a familarity as much as a distance between these two men. In other words, whatever elements Hitler represents in being German, Bush represents the same elements in being American. Here the question is Americans could overthrow Bush-machine and take over the system with the same kind of elements which were thought to represent the opposite of Hitlerian Germany and reestablishing the system(By the way the existence of Gehlen org. is not reassuring.) As Fukuyama more or less said, conducting other American elements and reassuring the world with American morality, kindness, goodness, and fairness would be a tough task in any given future to overcome or to be ovewhelmed by America.

If not only neoconservatism but also America proves ‘Heidegger is Right,’ then, humanity is about a turn which has all apocalyptic and messianic impications and can bring either extinction of human race or exaltation of humanity in a place nobody imagines. We still don’t know we get closer to the end of history or we are the last men, and probably we should not pray for that. But if America goes in the direction of neoconservative agenda, it could possibly be the end of the dreamland. Between the worlds, the Jews of Athens and the Muslims of Jerusalem, we need a fair mediator who can make people trust each other again.

Fear and hope are our two inseparable friends. We should not lose them in favor of anything like we should not trade Athens and Jerusalem for anything.

God bless all!

LEO STRAUSS VE NEO-CONSERVATISM’İN DOĞUŞU

(Murat Sofuoğlu)

 

  • Neo-Consevatism’in Politik Kökenleri (Dış yapı):

 

  1. Amerikan sosyalizmi ve Trotskyizm
  2. Amerikan Trotskyizmi vs. Sovyet Stalinizmi (Tek Dünyada Devrim ve Tek Ülkede Devrim)
  3. Soğuk Savaş ve liberal demokrasi
  4. Roosevelt, 1929 Büyük Bunalımı ve New Deal
  5. Amerikan sosyalizminin (New Left) Demokratik Parti’ye kayışı
  6. Sivil Haklar hareketi ve anti-komünist sosyalizm
  7. Wilsonian Progressism
  8. Sen. Henry “Scoop” Jackson ve Şahin Demokratlar
  9. Reagan ve Neo-cons
  10. Soğuk savaş sonrası politik arena ve Neo-cons
  11. Yeni Dünya Düzeni ve Global Democratic Revolution

 

  • Ezoterik Kökenler (İç yapı):

 

  1. Leo Strauss
  2. Hayat standardının gerekliliği ve teleological argument
  3. Leo Strauss ve Amerikan Cumhuriyeti (Erdemli Toplum): Klasik Yunan’a Dönüş
  4. Domestic Tranquality and Foreign Policy
  5. Heidegger vs. Strauss (Pre-Socratic world vs. Socratic world)
  6. İnsanın zayıflığı ve bölük hayat
  7. Batı’nın krizi, relativizm, sekülarizm ve aşırı bireyselleşme
  8. Modernitenin krizi ve cevap
  9. Reason (Akıl) vs. Revelation (Vahiy) veya Jerusalem vs. Athens
  10. Natural Right and History

 

  • Neo-conservatism’in Açmazları:

 

  1. Demokrasi ve Radikal İslam
  2. Bush Yönetiminin zaafları
  3. Anti-Amerikan söylemin yükselişi
  4. Amerikan toplumunda bölünme
  5. Siyasi yelpazenin aşırı uçlara kayması
  6. İmparatorluk mu Cumhuriyet mi sendromunun büyümesi
  7. Amerikan pragmatik geleneğine ters bir ideolojik yapılanma
  8. Dual Loyalty (çift sadakat) sorunu ve Siyonist problem

 

  • Neo-conservatism’in Geleceği:

 

  1. Irak savaşı ve Büyük Ortadoğu Projesi
  2. Amerikan iç politikasında türbulans
  3. İsrael-Filistin sorunu ve İran
  4. Demokratik İdeal, Globalizm ve dünya tarihi ekseni
  5. Esoteric truth, apocoloyptical vision, tarih ve insanlığın kaderi

 

 

 

 

KÜRESEL SERMAYEYE KISA BİR BAKIŞ

 

(Der.: HÜSEYİN KAYA)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Küresel Sermaye Hareketlerine Kısa Bir Bakış

                                                                        Hazırlayan: Hüseyin Kaya

 

 

Girizgâh

Melih BULU

Küresel sermaye dediğimizde aklımıza ülkeye negatif etkileri olan tek tip bir sermaye gelmemelidir. Örneğin İrlanda ve Malezya küresel sermaye sayesinde çok ciddi atılımlar gerçekleştirmiştir. İrlanda 1960’lı yıllarda çok fakir bir ülke olmasına rağmen kalkınma poltikasında revizyona giderek, yabancı sermaye için özel kurumlar kurmuş ve coğrafi konumunu da kullanarak son 15 yılda çok hızlı bir kalkınma hamlesi yapmıştır. Malezya için de aynı şeyler sözkonusudur.

Küresel Sermayenin Özellikleri

Murat SOYCENGİZ

Küresel sermaye kendi içinde çok farklı yapılar içermektedir ve genel olarak iki kategoriye ayrılabilir; portföy sermaye ve doğrudan yabancı sermaye. Portföy sermaye de sermayedarları baz alınarak kendi içinde kabaca üç başlığa ayrılabilir.

i-Emekli sandıkları

ii-Yatırım şirketleri

iii-Al-satçılar

İlk kategoride yer alan emekli sandıkları uzun dönemli yatırımlarla ilgilenirler ve genellikle kar payı alabilecekleri yatırımlara yönelirler. Yatırım şirketleri aylık ya da daha kısa zamanlı öngörülerle/tahminlerle çalışırlar ve borsaya endeksli iş yaparlar. Üçüncü grupta yer alan al-satçılar ise kısa dönemli kar realizasyonu peşindedirler. Türkiye’de kar payı dağıtan bir yapı olmadığı için birinci gruptaki sermayedarlar ülkemize gelmezler. Halbuki ABD’de pazarın %56’sı emekli sandıklarına aittir. Türkiye’ye gelen sermaye çoğunlukla kısa dönemli kar peşinde olan, hiç bir yere kalıcı bağlar kurmayan al-satçılardır. Bizim gibi borsalar dış piyasalarda gerçekleşen olaylara çok duyarlıdır. Çünkü burada gerçekleştirilen alımların finansmanı dış piyasada gerçekleştirilen işlemlere endekslenmiştir. Bundan dolayı ABD faiz artırımına gittiği an burada satışlar başlamaktadır ve bu kaçınılmazdır.

Diğer bir sermeye türü ise doğrudan yabancı yatırımlardır. Şunu hatırlatmak gerekir ki dünyada gerçekleşen yabancı yatırımların %70’i birleşme ve satın alma şeklinde gerçekleşmektedir. Haliyle bu sermayedarlar gelip sıfırdan yerel/bölgesel yatırımlar yapma taraftarı değildir. Eğer Avusturya’dan bir yatırımcı gelip burada kendi şirketine bağlı bir yatırım yaparsa buradaki şirket bir acentedir. Bazen de yabancı yatırımcı gelip iç piyasadaki yerli şirketleri batırabilmektedir. Dünyada küresel ekonomiye entegre olan ve küresel düzeyde bir konuma yükselen şirketlere baktığımızda birleşme sonucu meydana geldiklerini görürüz. Mesela Nestle 9-10 çikolata ürecinin bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur. İşte, eğer yabancı sermaye birleşmeye çalışan fakat bunun için fınansmandan yoksun bir sektör için birleştirici olarak gelirse; sektör için ve ülke için bir atılıma vesile olabilecekken, münferid olarak piyasaya girdiğinde yerli firmaların çöküşünü hazırlayabilir. Bu örnekte verilmeye çalışıldığı gibi en önemli nokta yabancı sermayenin gelip gelmemesi değil nasıl ve nereye geldiğidir. Görüldüğü üzere sermaye gruplarının hepsinin motivasyonları farklıdır ve siz hangi sermayeyi ne için çekmek istiyosanız ona göre düzenlemeler yapmak zorundasınız. Yabancı sermaye başlığı altında standart politikalar uygulamak hiç bir işe yaramayacaktır.

Türkiye Nereye Gidiyor?

İbrahim ÖZTÜRK

Yabancı sermayenin Türkiye’ye girişi konusuna değinmeden önce, bu konuyla ilişkili olarak Türkiye’deki cari açık meselesinden bahetmek gerekmektedir. Böylece yaşanan gelişmelerin önümüze ne gibi seçenekler sunabileceğini daha iyi görebiliriz. Türkiyede cari açık çok ciddi bir problem halini almaya başlamıştır. Şu an için ekonominin en kırılgan yanını oluşturmaktadır. 2007’de kriz olacağı söylentileri etrafta şimdiden dolaşmaya başlamıştır. Bilindiği gibi esnek kur politikası aslında cari açığı dengede tutmak için kullanılan bir politikadır ancak Türkiye’de bu görevini icra edememektedir. Cari açık her geçen gün artmakta ve kur değerli olmaya devam etmektedir. TL şu an yaklaşık %55 değerli bir haldedir.

Ekonomi çevrelerinde şöyle bir inanç hakimdi; cari açığın yüksekliği bize önümüzdeki dönemde büyümenin ve istihdam artışının ip uçlarını verir. Geçen sene yüksek büyüme yaşandı ve cari açığın da yüksek olması normaldi. Peki bu sene neden cari açıkta artış devam etmektedir? Hükümet cari açığı esnek kur politikası ile engelleyemediğini görünce son çare olarak ekonomiyi baskı altına alıp büyümeyi yavaşlatmayı seçmiştir. Bu sene %5 büyüme hedefi konmuş olmasına rağmen, şuan büyüme daha düşük değerlerde gerçekleşmekte ve cari açıktata hızla artmaktadır. Son zamanlarda artık başka birşey dillendirilmeye başlamıştır şöyle ki: Önemli olan cari açığın finansmanıdır, açığı finanse edebiliyorsanız sorun yoktur. Aslında tam bu noktada bizim sorunumuz başlamaktadır. Türkiye’nin giderek kısa dönemli giriş yapan paraya endekslenmesi çok ciddi problemlerin habercisi olan gelişmelere sebep olmaktadır. Borsa giderek yükselmektedir ve zannedillmektedir ki bu Türkiye ekonomik yapısının güzelliğinden kaynaklanmaktadır Halbuki dünyada bütün gelişmekte olan ülkelerde borsalar yükselmektedir çünkü bu ülkelere müthiş bir para akışı yaşanmaktadır. Türkiye Dubaileşme yoluna doğru kaymaktadır yani üretimden çok ticari bir üs haline gelen, dışardan para gelirse iyi olan ama para gelmediği vakit oturup gelmesini bekleyen bir ülke konuma doğru yol almaktadır.

Burada Türkiyenin karşılaşabileceği üç aşamadan bahsedilebilir..

i-Dualite

ii-Tersine Sanayileşme

iii-Çevreye İtilme

Türkiye’de üretim yapısı ikili bir hal almaya başlamıştır. Bir tarafta rekabetçi, dünya piyasalarına kaliteli mal satmaya çalışan ve nispeten bunu beceren üreticiler diğer tarfata ise katma değeri düşük ürünler üretip Çin, Hindistan gibi ülkelerle rekabet etmeye çalışan sektörler bulunmaktadır. Ülkede kaliteli mallar üretip dünya piyasalarında alıcı bulan rekabetçi üreticilerden alınan yüksek vergilerle ikinci gruptaki üreticilere teşfikler verilmekte ve sonuç olaraksektörler arası bir kaynak aktarımı sözkonusu olmaktadır. Bir an önce bunun önüne geçilmesi, stratejik sektörlerin belirlenmesi ve teşfiklerin buralara verilmesi gerekmektedir. Yukarda bahsettiğimiz gelişmeler ülkeyi tersine sanayileşmeye itmekte, bunların doğal sonucu olarakta ülke çevreye itilmektedir.Türkiye’nin artık standartlaşmış İMF politikalarından çok radikal, ülkeyi tekrar kalkınma atmosferine sokacak ve bu heyecanı insanlara verecek politikalara ihtiyacı vardır.

Yabancı sermaye konusuna dönülecek olursa, Türkiye’de tasarruf oranlarının yetersizliği ve halkın fakirliği yabancı sermayeye ihtiyaç duyulmasına sebep olmaktadır. Bu noktda nasıl bir yabancı sermaye istenildiği çok büyük önem arz etmektedir. Önümüzdeki dönemde yabancı sermeye için şu sektörler cazip olarak öne çıkmaktadır

i-Finas sektörü

ii-Gayrimenkul sektörü

iii-Enerji sektörü

iv-Kimya endüstrisi

v-Biyoteknoloji sektörü

Özellikle gayrimankul sektörü 80 sektörü beraberinde taşıyan bir sektör olması hasebiyle ülke için çok önemli bir role sahiptir. Ancak Türkiye’nin bir an önce hukuksal altyapıyı sağlamlaştırması gerekmektedir. Şu an hangi arazinin kime, ne kadarının devlete ne kadarı başkasına ait olduğuna dair ve buna benzer bir çok problem bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak çok değerli bir çok arsa kullanılamamaktadır. Ayrıca konut kıtlığı fiyatların çok yükselmesine sebep olmuştur ve şuan bir işyeri kiralayıp iş yapmak çok zor hale gelmiş durumdadır. Bir an önce arz artışı ile bu sorunun da çözülmesi gereklidir. Bütün bu problemlere rağmen, gayrimenkul sektörünün iyi bir geleceğe sahip olması bugünlerde çimento fabriklarının yüksek fiyatlarla satılmasına sebep olmaktadır. Enerji sektörü ise Türkiye’de henüz çok bakir bir sektördür. Yavaş yavaş bu sektöre yabancıların gireceği ve ülkede bu konuda çok tartışmaların olacağı söylenebilir. Kimya sektöründe ise özellikle ilaç sektörü için Türkiye iyi bir potansiyele sahiptir. Son zamanlarda bu sektörde müthiş bir savaş yaşanmaktadır. Biyoteknoloji sektörü için söylenebilecek tek bir şey vardır; bu sektörde şuan için devlet eliyle bir kalkınma gerçekleştirilebilir. Devlet bir an önce biyoteknoloji sektörü için ülkede çok büyük potansiyel olduğunu hatırlayıp, bu sektörde kaldıraç vazifesi görmelidir.

Körfez Sermayesi

Melih BULU

Körfez sermayesinden bahsedecek olursak, yalnızca ABD ‘de 800 milyar ile 1 trilyon dolar arasında değişen bir körfez sermayesinin olduğu düşünülmektedir. Bütün dünyada ise bu rakamın 1,5 trilyon dolara yakın olduğu ifade edilmektedir. 11 eylül olayları öncesine kadar bu sermaye ağırlıklı olarak ABD’de idi fakat, 9/11’den sonra körfez sermayesi için sıkıntılı bir dönem başlamıştır Yaklaşık 200 milyar dolarlık bir meblanın İngiltere’ye kaydırıldığı iddia edilmektedir. Şu an Arap sermayesinin dünyada kendine gidecek yeni yerler aradığı ise herkesin malumudur. Yalnız burada bir yanlışı düzeltmek gerekmektedir. Körfez sermayesi veya Arap sermayesi dediğimiz sermayenin kimler tarafından yönetildiği çok önemlidir. Bu sermayenin neredeyse tamamına yakını küresel yatırım şirketleri tarafından yönetilmektedir, Mary Lynch, Goldman Sachs, City Bank, Deutsch Bank bunlara örnek olarak verilebilir. Bu sermaye sahipleride aynen diğer sermaye sahipleri gibi karlarını realize etmek peşindedirler ve diğer sermayedarlardan farklı motiflerde davrandıklarını düşünmek önyargılardan ve bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Şu an bu sermayedarların gidecek yerlerinin olmadığını ve Türkiye’ye muhtaç olduklarını düşünüyorsak hata etmiş oluruz çünkü Avrupa ülkeleri bir çok yatırım imkanını bu ülkelere sunmakta ve Asyalı ülkeler (özellikle Çin, Kore ve Hindistan) bu sermayeyi kendi ülkelerine çekebilmek için her türlü çabayı sarfetmektedirler.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak küresel sermaye yekpare hareket eden ve bütüncül bir yapı değildir. Kendi içerisinde motivasyonlarına ve para kazanma yöntemlerine göre çok farklı yapılar içermektedir. Küresel sermaye dünya ekonomisinde giderek ağırlığının artırmasıyla beraber ülkeler için hem bir fırsat, hem de bir tehlike olabilmektedir. Türkiye yükselen bir ekonomi olarak küresel sermayeye her geçen gün daha fazla ev sahipliği yapmaktadır. Diğer yandan cari açığın verdiği kırlgan yapı dolayısıyle gelen sermayenin mahiyeti ülke için çok daha önemli bir hale gelmektedir. Burada yapılması gereken şey; ihtiyaçların belirlenmesi, hangi sermayenin ne şekilde istenildiğine karar verilmesi ve buna göre hareket edilmesidir . Ayrıca sermayeyi Rus sermayesi, körfez sermayesi veya bir başka sermaye olarak bambaşka kategoriler içerisine koyup farklı motivasyonlar yüklemek anlamsızdır. Küresel sermaye sermayedarların kimliklerinden çok, karı realize etme metoduna göre değerlendirilmelidir.

 

[1] Teodor Herzl, The Jewish State(Vienna, 1896), Chapter 1, p. 2

[2] Age, p. 2-3

[3] Age, p. 2

[4] Age, Chapter 2, p.3 Herzl’e göre Yahudilerin asimilasyonu ancak “intermarriage”le mümkündür. Fakat Herzl haklı olarak “intemarriage”in de sadece medeni anayasalarda yasal olarak mümkün kılınmasının bunun pratikte gerçekleşeceği anlamına gelmediğini de belirtir, Chapter 1, p. 2. Ancak “intermarriage” Yahudiler için tehlikeliliğini özellikle Amerika’da sürdürüyor. 1996’dan beri Yahudilerle Yahudi olmayanlar arasındaki evliliklerin %47 rakamını bulduğunu ve bu evlilik sonucu gerçekleşen çocukların yalnızca üçte birinin kendini Yahudi tanımladığı göze alınırsa Amerikan Judaizminin tehlike çanları altında olduğu kesindir. Bkz. The New York Times, “Reform Jews Hope to Unmix Mixed Marriages”, February 12, 2006. Herhalde bu nedenden Neo-conservative Elliott Abrams “Faith or Fear”(İnanç yada korku) kitabını yazmış olmalı. Kitap seküler Amerikan kültürünün asimilasyon tehditi altındaki Amerikan Yahudilerine karşı bir uyarı niteliği taşıyor. Bu arada Abrams’ın hem Reagan hem de şu an ki Bush yönetimlerinde üst düzey bir danışman olarak çalıştığını da not edelim.

[5] Leo Strauss, Ancient and Modern Liberalism(Chicago, 1995), “Preface to Spinoza’s Critique of Religion”, p. 228

[6] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı(İstanbul,1996), p. 13

[7] Age

[8] Age

[9] Strauss, p.230

[10] Noam Chomsky, Remarks on Religion, p.6, www.chomsky.info/interviews/1990

[11] “Belki de tüm gizemlerin gizemi.” Gizem(mystery) çelişkiyi(contradiction) üretmeli ve çelişki gizemi üretmelidir: Strauss, Studies in Platonic Political Philosophy, “Jerusalem and Athens”(Chicago, 1986), p. 154.

[12] “Nasyonel Sosyalizm: Anti-Yahudi bir ideolojinin mahkumu”, Strauss, p.230

[13] Frithjof Schuon, The Problems of Evil and Predestination, p.1-7. Ayrıca Murat Sofuoğlu, The Manifest Destiny of Human Being(Hamilton,2004), The Sacred Scenario

[14] “Böylelikle Hitler kendini gösterdi.”

[15] Herzl, Chapter 2, p.4

[16] Age, p.4. Ayrıca Hanna Braun, A Basic History of Zionism and its Relation to Judaizm(London, 2001), p.3(www. İnformationclearinghouse.info/article4549)

[17] “Ashkenaz” Tevrat’taki Nuhoğullarından Gomer’in oğlu Japheth’in ise torunudur(The NIV Study Bible(1985, Michigan-the Zondervan Corporation), Genesis:10) İddialara göre Ashkuza ise Türklerin tüm Oğuz kollarını ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Şu an için bir tez olma niteliğini önemli ölçüde yitiren Aşkenazilerin Türk kökenli olduğu iddiasını da burada zikretmek Türkçe yazılmış bir “Yahudi Sorunu” makalesi için bir görevdir( http://en.wikipedia.org/wiki/Ashkenazi) Aşkenazi önce Kuzey Fransa ile Batı Almanya arasındaki sonra ise Doğu ve Orta Avrupa’da yaşayan tüm Yahudileri temsilen kullanılan bir terim haline gelmiştir. Yahudi geleneği daha sonraları Aşkenaz terimini Almanya’da yaşayan halkları tanımlamak için kullanmıştır. (http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/Judaism/Ashkenazim.html) Görüldüğü üzere Aşkenazi terimi bu haliyle özellikle Alman-Yahudi sorununu kendi etimolojisinde daha sonraki politik ve kültürel açılımına uygun olarak tam anlamıyla temsil etmektedir. Linguistik olarak olduğu gibi gerçekte de Aşkenazi hem Alman’dır hem de Yahudi’dir. Aşkenazi terimi içinde Alman-Yahudi resonansı , etkileşimi, çatışması ve sentezi belki de en açık bir şekilde kendini ortaya koymaktadır.

[18] Modern zamanları “dominate” eden Aşkenaziler XI. Yüzyılda tüm Yahudi nüfusunun sadece %3’nü temsil ederken Sephardi(Sefarat) Yahudiler %97’sini temsil etmekteydi. XVII. yüzyıl ortalarında bile Sefaratlar Aşkenazileri üçe iki oranında nüfus olarak “dominate” etmekteydiler. Fakat XVIII. Yüzyılın sonları itibariyle denge kesin olarak Aşkenaziler lehine bozuldu. 1931 öncesinde Aşkenazi Yahudileri tüm Yahudi nüfusunun %92’sini oluşturmaktaydı. Daha fazla bilgi için bkz. http://www.jcpa.org/dje/articles3/sephardic.htm. Daniel Alazar’a göre bu gelişmedeki temel gerekçe Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Doğu’ya göre daha toleranslı oluşudur(Age). Yahudilerin yaratıcılığının açık bir kanıtı olarak Aşkenaziler sözkonusu süreçte Almanca ile İbranice dillerinin bir sentezinden olan Yiddiş dilini de üretmişler ve kendi aralarında konuşma dili olarak kullanmışlardır.

[19] “Nihai İstikamet” Burada the Jewish Question’ın the Eastern Question(Şark Meselesi)’la kesiştiğine de dikkat çekelim.

[20] Herzl, Chapter 1, p.2

[21] Age, Chapter 2, p.3

[22] Strauss, p.241

[23] Age, p.239

[24] Sefarad(Sephardi) Yahudilerin genel inanışına göre Kitab-ı Mukaddes’te İber yarımadasını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Sefaratlar Aşkenazi örneğinde olduğu İber yarımadasındaki serüvenlerinde de yeni bir dil üretmişlerdir. Ladino İspanyolca ile İbranice dillerinin ögeleri ile oluşmuşturulmuş bir Sefarat dilidir. Ülkemizde yerli yersiz tartışması yapılan Sabateistler de Yahudi tarihinde Mesihlik iddiası bakımından istisnai bir karakter arzeden ünlü Mesih(yada Aşkenazi Hess’e ve pek çoklarına göre de sahte Mesih) Sabetay Sevi(1626-1676)’nin sadık takipçileri olmakla Sefarad tarihi içinde özel bir yere sahiptirler. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Ilgaz Zorlu, Evet Ben de Selanikliyim. Sevi’nin hayatı ve düşüncelerinin ayrıntılı bir incelemesi için bkz.Gershom Scholem, Sabbatai Zevi, the Mystical Messiah(1973) Sevi ne Sefarad ne de Aşkenazi bir Yahudi kökene sahip değildir. Yunanca konuşan Romaniotes isimli ayrı bir Yahudi grubuna mensup Mora’lı bir ailenin üyesiydi. Aile sonra İzmir’e taşındı. Sefaratların önemli bir kısmı Katolik Reconquista’nın Katolik Hıristiyan olmayanlara acımasız politikası karşısında Orta-Doğu ve Müslüman coğrafyaya yüzyıllardır barış içinde birlikte yaşadıkları Endülüsün geri kalan Müslüman nüfusu gibi göç etmişlerdir. Endülüs’ün son kalelerinin de düştüğü 1492 Amerika’nın keşif yılı olduğu gibi Osmanlı Türklerinin Sefarat Yahudilerinin bir kısmını İspanyol katliamından kurtarıp kendi topraklarına gemileri ile taşıdıkları yıldır da. İngiltere’nin tek Yahudi kökenli başbakanı(belki de tüm Avrupadaki) Benjamin Disraeli(1804-1881) bir Sefarat Yahudi ailesi “origin”e sahiptir.

[25] Herzl, Chapter 2, p.3

[26] Strauss, p.253

[27] Age, p.240-253

[28] Leo Strauss and Judaizm, edited by David Novak(Lanham, Maryland, 1996), p. xiii

[29] Strauss, p.226

[30] “liberal demokrasinin sonu”

[31] Age, p.227 İronik bir gerçek olarak Berlin Duvarının yıkılmasından beri Almanya’nın Yahudiler için tekrar eski cazibesine kavuştuğuna dair işaretler kendini göstermektedir. Alman-Yahudi nüfusu varolan durumlarda 200.000’i aşmış durumda ve Almanya Yahudi populasyon bakımından sıralamada 3. yeri işgal etmektedir(1933 Alman-Yahudi nüfusu 530.000’di). Bkz. The Boston Globe, “A Jewish Renaissance takes root in Germany”, December 29, 2005. Kuşkusuz Yahudilerle Almanlar arasındaki nefret-sevgi(hate-love) ilişkisidir: tipik bir insan olma hali görünümü.

[32] Karl Marx, “On the Jewish Question”, p. 27(www.marxist.org/archive/marx/works/1844/jewish-question) Ünlü makalenin son cümlesi: “Yahudinin sosyal özgürleştirilmesi toplumun Judaizmden özgürleştirilmesidir.”

[33] Age, p.230

[34] Başka ciddi bir problem -ki bu problemi bu context içinde ayrıntılı bir şekilde tartışmak imkan dahilinde gözükmüyor- modern İsrail’in seküler kimliğidir. Bilindiği gibi modern seküler liberal demokratik bir devlet için teorik olarak etnik kimlik, dinsel inanç temel ve kurucu bir köken ve etken olarak kabul edilmemektedir. Böyle olunca İsrail nasıl hem Herzl’in öngördüğü şekilde istisnai(exclusively) bir şekilde “Yahudi” bir “devlet” olacak hem de yukarıda saydığımız devlet türünün özelliklerini kendi bünyesinde de taşıyabilecektir? İlginç olan liberal demokrasilerin böyle bir oluşuma öyle yada böyle izin vermeleridir. Bu oluşum liberal demokrasilerin kendi yeteneksizliklerini ve çözümsüzlüklerini ve liberal demokrasinin kendine ait problemlerini ortaya koyduğu kadar the Jewish Question’ın ne kadar çetrefilli bir sorun olduğunu da gösteriyor. Liberal demokrasiler kendi ilkelerine aykırı bir liberal demokrasinin oluşumuna nasıl izin verebilmektedirler? Burada Lord Balfour’u hatırlamak yerinde olur: “Filistin’de biz ülkenin yerleşimcilerine danışmayı teklif bile etmiyoruz. (Siyonizmin) gelecek için acil ihtiyaçları ve umutları şu an için Filistinde yaşayan 700.000 Arabın önyargıları ve isteklerinden çok daha fazla önemlidir.” Braun, p. 3. Günümüz İsrail’inin bir anayasayı aradan geçen 60 yıla karşın hala gerçekleştirememesi İsrail demokratik denklemin ve problemin ne kadar zorlu olduğunun bir başka delili. İsrail Devleti Yahudi olmayanları(Gentiles) bu anayasada nasıl tanımlayabilecektir? Neye göre “seçilmiş ulus” kıstaslarına yani Tevrat’a göre mi yoksa bildiğimiz modern seküler kavramsallaştırmalar perspektifinde mi? Kuşkusuz ikinci kıstasın daha bir gerçeklik kazanabilmesini söyleyebilmek için hali hazırda Yahudilerin sözkonusu liberal demokrasiler altında hayatlarını sürdürmesinin başarabilmesi gerçekleşmeliydi. Yani hali hazırda Yahudilerin liberal demokrasiler altında yaşayıp İsrail’e ihtiyaç duymamalıydılar(if liberalism works, they should not be there at the first place) Fakat sözkonusu “failure” İsrail’i üretti. Bkz. İsrail’de devam eden ilginç bir anayasa tartışması için, the Boston Globe, “Constituting Israel”, December 25, 2005

[35] Sözkonusu durum liberal demokrasinin çözemediği Yahudi Sorununu İslam coğrafyasına yaymakla Yahudileri olduğu gibi bu sefer de Müslümanları kaybetme olgusunu üretmektedir. İsrail’in Müslüman coğrafyada o coğrafyanın yerleşimcilerine Balfour’un deklare ettiği gibi danışma gereği bile hissedilmeden kurulması olgusu Müslüman ulusların liberal demokrasiye ve demokratik uluslara karşı duydukları güvensizliğin en temel nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu durum diğer yandan liberal demokratik devlet çeperleri içinde yaşayan Müslüman topluluklarda da bariz bir “Yahudileşme temayülü” ve “gettolaşma”yı üretmektedir. 11 Eylül sonrası dünyada özellikle Avrupa ve Amerika’daki son gelişmeler ve anti-Muslim sentiment’in yükselmesi dikkat çekicidir ve bu “gettolaşma” psikolojisini daha da derinleştirmektedir. Yahudilerin yüzyıllardır yaşadıkları ‘double identity’(çift kişilik) sorunu Dar’ül Harb’de yaşayan Müslüman zihinlere ve yüreklere de kök salmaya başladığını gözlemlemek önemlidir. Seküler(!) Türkiye’deki “takiyye” ve “tedbir” kavramları –“hile-i şer’iye”yi de unutmamak lazım- hep kendi gibi olamayan ve olmasına da müsaade edilmeyen Müslüman cemaat yapılarının ürettiği conceptlerdir. Bu durum kimi Müslüman toplulukların “ütopik bir İsrail”(İslam devleti) çağrışımı yapan söylemleri geliştirmesine de vesile olmuştur. Daha ilginci aynen Siyonizmin diasporadaki Aşkenazi Yahudi topluluklarında kök salıp gelişmesi gibi Radikal İslamcı söylemde Müslüman diasporada ve liberal seküler demokratik çatılar altında ciddi “echo”lar bulmaktadır. Garip olan radikal İslamcı söylemin “exclusively” anti-semitik oluşu ve İsrail’le “collision course”u içinde ilerlemesidir. İronik olan birbirine bu kadar düşman olan her iki söylemin “exclusively” birbirine olan inanılmaz benzerliği ve yakınlığıdır. Liberal demokrasinin bu iki düşman kardeşin(the Jews of Athens versus the Muslims of Jerusalem) savaşı karşısında ciddi bir sınavdan geçeceği kesindir. Kuşkusuz liberal demokrasi ikinci bir İsrail(Müslüman İsrail)’in de doğmasını engelleyemezse hatta birincisinde olduğu gibi tedrici oluşumuna müsaade ederse durumun –özellikle Orta-Doğu’da- hangi vehametlere ulaşacağını yalnızca Allah bilir. Bu arada ilk İsrail’in ikincisinin “launch”ını neredeyse tetiklediğini de görmek lazım(Belki de liberal demokrasi-o her ne ise-“İki İsrail”in çatışmasının kendisinin uzun vadede haklılığını kaçınılmaz bir şekilde ispatlayacağını da düşünüyor olabilir.) Bu noktada Avrupa ve Amerika’da yaşayan Müslüman toplulukların liberal demokrasilere ne düzeyde entegre olabilecekleri veya sözkonusu liberal demokrasilerin onları ne kadar özümseyebilme yeteneği ortaya koyabileceği önümüzdeki yıllar için önemli anlam çağrışımlarına sahiptir. Tartışmalı olsa da kırık dökük bir liberal demokrasiye sahip olan(veya olmaya çalışan) Müslüman Türkiye’nin sekülerism, modernleşme ve liberalism tecrübesi ve Avrupa Birliği’ne girme mücadelesi de burada belki de tüm tartışma ve çatışma kültünün karakteri açısından bir mihenk taşı ve önemli bir gösterge olma durumundadır. Son olarak Amerikan yönetimine 11 Eylül’den beri damgasını vuran “War on Terror” ve “Good versus Evil” retoriğinin ve kampanyasının fanatik savunucuları Neoconservatist kadronun önemli üyelerinin Aşkenazi Yahudiler olduğunu ve hemen hemen hepsinin Amerika’ya ilk göç eden atalarının ‘zionist’ bir felsefenin sadık takipçileri olduklarını da not edelim.

[36] Herzl, Chapter 6, p.2

[37] Age, Chapter 1, p.4

[38] Yahudilerin ciddiyetinin bilim dünyasında ortaya çıkan bazı sonuçlarını tetkik için bkz. http://www.jinfo.org/Nobel_Prizes.html Dünya nüfusunun %0.25’ni oluşturan Yahudiler Nobel ödüllerinin paylaşımında(fizik, kimya, tıp ve ekonomi) %28’lik bir orana sahiptirler. Amerikan nüfusunda %2’lik bir orana sahip Aşkenazi Yahudiler Amerikan Nobel ödüllerinin bilim alanında %40’lık bölümünü ellerinde bulundurmaktadırlar. Dünya satranç şampiyonlarının yarıdan fazlası Yahudi kökenlidir(Age).

[39] Strauss, p.229

[40] Age, p.229

[41] The NIV Study Bible(1985, Michigan-the Zondervan Corporation), Genesis: 3:24, p. 11

[42] Esed, Kur’an Mesajı

[43] The NIV Study Bible, p.385

[44] Age, Kitab-ı Mukaddes’e yapılan tüm atıflar “NIV Study Bible”adır.

[45] Age, I Samuel 2:13-16

[46] I Samuel 2:22

[47] I Samuel 4:14-17

[48] I Samuel 1, 2

[49] I Samuel 8:1-3

[50] I Samuel 8:7

[51] I Samuel 8:8

[52] I Samuel 8:9

[53] I Samuel 8:11-18

[54] I Samuel 8:19-20

[55] I Samuel 8:22

[56] Genesis 32:22-32

[57] Bkz. The Book of Job(Eyyub’un kitabı), p.731-780, ayrıca aynı konuda bkz. Muhyiddin-i Arabi, Fusus Ül Hikem(MEB, İstanbul-1992), “Eyyub Kelimesindeki Gaybi Hikmetin Aslı”(XIX. Fass), s. 243-251

[58] Fusus’ül Hikem, s. 248-251

[59] “hakikate sadık”

[60] Job 1-42

[61] Kur’an Mesajı, 12:100

[62] Bu yargıya karşıt bir durum olarak Eyyub görünüşe göre herhangi bir ciddi hata ile lekelenmemiş bir kişiliktir ki Tanrı da kendisini bu yargıya şahit tutmaktadır fakat o her türlü anormal teste ve acıya maruz kalmak zorunda kaldı. Tanrı Şeytan’a Eyyub üzerinde oyun oynamasına müsaade etti. Neden?

[63] I Samuel 17

[64] Kur’an Mesajı, 2:251

[65] I Samuel 17:45

[66] I Samuel 17:47

[67] I Samuel 17:49

[68] I Samuel 13:11

[69] I Samuel 13:13-14

[70] I Samuel 15:3

[71] I Samuel 15:7-12

[72] I Samuel 15:17-21

[73] I Samuel 15:23

[74] I Samuel 15:24-25

[75] I Samuel 15:26

[76] I Samuel 15.27-29

[77] I Samuel 15:35

[78] I Samuel 24:15

[79] I Samuel 31

[80] II Samuel 1

[81] Bu arada Marxism’in sadık evladı Lenin’in Stalin yerine önerdiği Bolşevik yoldaşı Kızılordu’nun kurucusu Trotsky’nin de bir Yahudi olduğunu hatırlatalım.

[82] Herzl, Conclusion, p. 1

[83] Leo Strauss’da aynı görüşü tekrarlamaktadır. Strauss, Modern and Ancient Liberalism, p. 230-231

[84] Herzl, Conclusion, p. 1

[85] Herzl, Chapter 2, p. 4. Buradaki başka bir problem böylesine güçlü ve istisnai karakterde araçlara sahip bir ulusun kendisine bir toprak parçası verildikten sonra onunla yetinip bütün diğer dünya işlerinden elini eteğini çekeceğini düşünmenin veya inanmanın ne ölçüde mümkün olduğudur. Kuşkusuz Yahudiler bunu yapabilirler fakat bunun sahip oldukları güçle orantısız bir tavır olacağı da kesin.

[86] “Davud yıldızı”

[87] Lübnan!

[88] Syria: Asurlular! yada Irak:Babil

[89] Mısır

[90] Leo Strauss and Judaizm, Athens and Jerusalem: “The Legacy of Leo Strauss”, p. 1-23. Ayrıca bkz. Introduction.

[91] Frederich W. Nietzsche, Ecco Homo, Basic Writings of Nietzsche(New York, 2000), p. 674

[92] “Hata”nın kökenine ilişkin bir tartışma için bkz. “The Apocalypse of Adam” ve “On the Origin of the World”, The Nag Hammadi Library, (www. gnosis.org/naghamm/origin)

[93] Strauss, Studies in Platonic Political Philosophy, “Philosophy as Rigorous Science and Political Philosophy”(Chicago, 1986), p. 32-33, ayrıca p. 175-176

[94] Age, “Note on the Plan of Nietzsche’s Beyond Good and Evil”, p. 176

[95] Age, p. 29. Ayrıca Murat Sofuoğlu, “Neoconservatism Proves Heidegger is Right” Siyaset felsefesi Strauss’a göre “essence”sini neden yitirmiştir? Çünkü insan yaşadığı tüm aydınlanma devreleri –ki bununla yalnız Rönesans değil fakat Sokratik aydınlanmayı da kastediyoruz- ötesinde bir noktaya gelme mesabesindedir. Yani insan Tanrısal nur olma noktasındadır. Bu durumu “hata”nın insanlık tarafından fark edilmesine-edildiyse- borçluyuz. Bu fark ediş düşüncesi dualist bir anlama sahip olabilir: (1) Sokrates’ten beri varolan felsefi yanılsama artık insanlıkça açığa çıkartılmıştır -thanks to Nietzsche- bu “illusion” hayatı bölme ve iyi ile kötü’yü icat etme hatasıdır. Nietzsche “the problem of Socrates”i(Nietzsche, Twilight of Idols, “the Problem of Socrates”) ile bu hata’nın “in the separation of good and evil” olduğunu tespit etmiş ve “beyond good and evil”a gitme çağrısını olabildiğince gür bir şekilde yapmıştır. Heidegger bu çağrının “essence”sini kavramakla pre-Socratic felsefeye geri dönüşü yani “the philosophy of gods”ı kurguladı. O halde insan tanrılar gibi “iyi ve kötünün ötesinde” mücadelesini sürdürmekten başka bir çareye sahip değildir. “Essences”(zorunluluklar:gereklilikler) dünyasında insan kendi yolunu hiçbir iyi sonun ol(a)mayacağı bilinciyle bulmalıdır. Bu Nietzsche’de bazen çağrışımını hissettiren “the will to power”a sahip “overmen”ler dünyasıdır. Zayıflar zayıf oldukları için affedilemezler. “The eternal recurrence of the same” de insanlık kendi özünü keşfedecektir. Bu “overmen” her türlü Epicurian zevklerden de azadedir. Bu durum –eğer bir atheizmse- varolan Tanrı’ya karşı bir mücadele de değildir. İnsan sadece ehliyet, liyakat ve “essential” temyize kavuşmakla Tanrı’nın –ve tanrıların- yerini işgal etmektedir. Böyle olmakla nasıl kimi pre-Socratic figürler Epicurian değilse Nietzsche ve onun öğrencisi Heidegger de hiçbir şekilde (modern)Epicurian bir motivasyona sahip değildirler(Her iki filozof da anti-modernist olmakla ve post-modernizme ilham kaynağı olmakla “credit”(?) edildiğini hatırlamakta fayda var.) Kimi antik insanlık yada modern insanlık dünyevi zevkler peşinde koşmak gibi kimi sıradan arzulara sahip olabilirler. Bu sözkonusu figürler ve onların felsefesi için sözkonusu değildir (Nietzsche’nin hayatının teolojik bir yorumu için bkz. The Oxford Companion to the Bible(New York, 1993), p.453). Onlar dini -fakat özellikle organize dini- Epicurianism de olduğu gibi insanın yüreğine “korkunç” bir “ürperti”(belki de Kierkegaard’ın “Fear and Trembling”i bile değil) saldığı için değil fakat tam tersine bir “comforting” güvenlik hissi oluşturduğu için reddederler. Onlar her türlü güvenlik durumunu reddederler. Tanrısallaşabilmek için her türlü güvenlik “possibility”sinden vazgeçilmesine ihtiyaç vardır. Bu “gerçek”in “korkunç”luğunun insan ruhu tarafından fark edilmesi, kavranması ve kabul edilmesidir. Bu insanın “hatanın korkaklık olduğunu” anladığı cesaret “moment”ıdır. Onlar Epicurianismi güvenlik ve yanılsamanın dünyevi bir ifadesi olarak görürlerse ötekini de dini bir ifadesi olarak görürler. Böyle olunca insanlık acı ve zorluklar içindedir fakat bunu anlaması ve kabul etmesi ve onunla birlikte yaşaması için daha fazla Tanrı’ya ihtiyacı yoktur. O kendi başına savaşmalıdır “against all odds.” Strauss, Liberalism, p. 255-256. Ayrıca bkz. Heidegger, Off the Beaten Track, “Nietzsche’s Word: God is Dead.” (2) Bu fark ediş iddiası “illusion”nın kendisidir: Weltanschauungphilosophie(yüksek bir düzenin hayat tecrübesinin felsefesi) etkisindeki bu felsefe insanın insan olduğunu unutup(“İnsanlar karşıtlıklardan azade bir toplumu hiçbir zaman yaratamayacaklardır.” Strauss, p.230) Tanrılar gibi hareket edebileceği “hata”sına düşmektedir. En zor problemin en zor zamanda yani şimdi çözebileceğini düşünen insan “truth” değil fakat “time”a vurgu yaptığının farkında değildir. Böyle olunca o “bekleyemez”, “bizim şu an “yücelmeye ve teselliye” ihtiyacımız vardır.”(Studies, Strauss, p. 36) O halde o belki de Epicurian bir “hata”ya tersinden düşmektedir. O rasyonelitenin sınırlarını fark edip onun ötesine gitme ihtirasına kapılmakta ve felsefeyi(ve dini yani hem Jerusalem hem de Athens) aşmak adına rasyonelitenin merkeziliğine karşı çıkmaktadır. “Husserl’in düşüncesine göre birisi diyebilir ki Heidegger bu ihtirasa direnme yeteneksizliğini kanıtladı.”(Strauss, p. 36)

Siyaset felsefesi sınırlı olduğunu kabul eden o yüzden rasyonelite hudutlarında “operate” eden ve tanrılara da inancını da bu yüzden ikrar eden bir felsefedir. Bu nedenden o hem siyasi, yani dünyevi ve rasyoneldir politikanın ruhuna uygun olarak ve pek çok hata ile maluldür, hem de felsefidir, yani aklının hudutlarında yavaş yavaş ilerleyen bir “rigorous science”(uçsal bilim)dır. Fakat insan son yüzyılda sahip olduğu modern güçlerin de indirect ve natural motivasyonu ile “tarihin sonu”na geldiği yada insanlık tarihinin en önemli anına ulaşıldığını düşünme temayülündedir, bu temayül onu tüm sorunları çözebilecek “hatasız” bir “son adam”ı üretilebileceğine inandırma noktasındadır(Bu “Adam” teolojik Mesih yada Deccal da olabilir). Bu eğilim onun “mutlak bir hata”ya düçar olmasına neden olabileceği gibi bir “mutlak doğru ve zirve”ye ulaşması ile de sonuçlanabilir. Strauss her iki ihtimalin bilincinde Judaist bir morality’den çıkabilecek bir Tanrı(“The doctrine of the will to power is in a manner a vindication of God”, Studies, p. 178) olasılığının farkındadır. Bu durum Greek-Athenian bir perspektifte “güvenlik içinde yaşamak isteyen bir Epicurian’ın kendini bir idealiste, ki o gerçek ve onur için savaşmaya ve ölmeye hazırdır,”(Liberalism, p. 255) dönüştürmesi şeklinde de anlaşılabilir. Belki de böyle bir Tanrı hem “the Jewish Question”ı hem de “human question”ı çözmeye haizdir. Durum bu olunca Strauss’un neden “political philosophy”nin “essence”sini yitirdiğini kabul ettiğini anlamak daha mümkünleşebiliyor. İnsanlık ancak sınırları zorlamakla bir yerlere geldiyse gelebilmiştir, zirveye ulaşmak da ancak sınırların daha fazla zorlanmasıyla mümkündür(Bu perspektifte “Apocalypse”nin “ortaya çıkış” ve “Kıyamet”in de ayağa kalkış anlamına geldiğini hatırlamakta elzemdir.) O halde “tarihin sonu”nu getirmeye haiz “son adam” tipi de ancak tarih boyunca Tanrı’nın sınırlarını zorlamakla ün kazanmış bir toplumdan çıkabilir. Bu durumda “philosophy”nin “rigorous science” niteliği de unutulmamaksızın(ihtimam elden bırakılmamalıdır: sözkonusu düalist yapı kimi seviyelerde korunmalıdır) “the philosophy of God”(Judaizm)’in “political philosophy”nin yerini alma zamanının geldiğinden bahsetmek mümkün olabilir.

[96] Moses Hess, Rome and Jerusalem, the Last National Question, p. 11 (www.zionismontheweb.org/Moses_Hess_Rome_and_Jerusalem)

[97] Hess, p. 16 Hıristiyanlık ve Yahudilik karşılaştırması ve birbirini gerçekleştirmesi için bkz. “On Jewish Question”, Karl Marx, p. 24-27

[98] Hess, p. 12

[99] Hess, p. 18

[100] Strauss, “Jerusalem and Athens”, p. 149

[101] Esed, Kur’an Mesajı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir