IMG 0037

Hayatta ölüm kavramı ile kendisine hiç yakıştıramayacağım, hatta bir arada düşünemeyeceğim insanlardan biriydi. O benim hayatımın, çocukluğumdan itibaren karar ve değişim dönemlerimin ayrılmaz bir parçasıydı.Belki de 11 yaşından itibaren eksiksiz 5 vakit namazını müşahade ettiğim yegane insandı. 14 yaşından itibaren ülkenin bizim gibi gençlere ihtiyacı olduğu bilincini aşılardı. İdealizm onun hayatının dinamosuydu.

Beş yaşında çocukken yanıma gelir oyuncak ata beni bindirir, elime oyuncak kılınç tutuştururdu.

1974 Kıbrıs harekat döneminde beni milliyetçi yapmıştı. 1975 yılında ayağımı Pınar dergisine Mücadele grubuna alıştırmıştı. 1977 yılında üniversite tercihlerimde etkili olup İ.T.Ü’ye girmemde etkili olmuştu. 1978 yılında Mücadele grubunun artık yoldan çıktığını ikaz ederek sempati ilişkimi sonlandırmıştı. 1977’de yazlığımıza geldiğinde kaldığı 15 gün boyunca, mecburen onunla 5 vakit namaz kılmış, bunlar da benim 1979’da namaza başlamamın alt yapısını hazırlamıştı.

O zamanki toplumsal ve bazı akraba çevresi kendisi ve ağabeyinin genç yaşlarda dünyayı terk edip münzevi bir hayatı tercih ettiklerini düşünürlerdi. Ben de bazen siyasi potansiyellerini kullanmadıklarını düşünürdüm. Ama görüldü ki Allah onlara dünyayı da fazlasıyla verdi, cenazelerini Cumhurbaşkanları ve başbakanlar taşıdı.

Ticarette ve toplumsal faaliyetlerde bereketin ancak Allah’ın hukukuna riayet etmekle sağlanabileceğine inanır ve bu esasları uygulardı. Bu tavrının sonuçlarını hayat ona ve çevresine teyit etmişti. Aynı şekilde bu faaliyetlerin başlangıç mayalarının para değil samimiyet olduğu inancındaydı. Onun başarı hikayelerinin senaryosu hep bu biçimdeydi.

Kriz dönemlerinde asla pes etmezdi. Bunun örneklerini, İ.T.Ü’de, 15-16 Haziran olayları yıldönümünde sıkıyönetim komutanlığının bizi foruma katılma gerekçesi ile gözaltına almaya çalışırken dışarı çıkabilmesinde, Bandırma’da kiralık kayığımızın küreklerini tutan iplerin kopması neticesinde ikimizin içinde bulunduğu kayık açığa savrulurken, birden sahile doğru kürekleri havaya kaldırıp, çapraz tutarak görülmemizi sağlayarak yardım almamızdan ve diğer ticari başarılarında, hep tek başıma müşahede etmiştim.

1981’de beni tasavvufa yönlendirmiş ancak bazı ehli tarikteki “Apokaliptik Mehdi” hezeyanlarına karşı da ispatlı uyarmış ve beni toparlamıştı. 1998’de 28 Şubat’ın gergin ortamında artık memurluğun lineer ortamından sıyrılma talebime, kendisi ve ağabeyi olumlu cevap vererek yanına çağırmış ve benimle ekmeklerini paylaşmışlardı. Bu dönemde verdiği “seni sırtımda taşırım” sözü ebediyen zihnime ve gönlüme kazınmıştı.

Abdullah bey ile olan derin hukukumuz içinde son 20 yıllık yolculuğumuzda doğal olarak her konuda mutabık olamadık, zaman, zaman anlaşmazlıklar da yaşadık. Ama en kritik kriz anlarımda hep onu arkamda varlığını ve müdahalelerini hissetmişimdir.

Ben de elimden geldiği kadarıyla Abdullah beye en kritik dönemlerinde karınca, kararınca destek olmaya çalışmıştım.

Bana hep başlarda siyasetten uzak durmamız gerektiğini, Allah rızasını kazanmak için insana yatırım yapmamızı öğütlerdi. Kendisinin söylemediği ama benim fark edemediğim insana ilişkin hayır yatırımları, eminim ki bildiklerimden çok daha fazladır. Bu mütevazi tarzından dolayı ne yazık ki yazılı tarih için, kendi hayatından dönemin hadiselerine pencere açabilecek anıları ve görüşlerini yeteri kadar devredemedi.

İslam dünyasındaki krizin temelinde düşünme metodolojisi eksikliği olduğuna inanırdı. Geleneği bugünle bu doğrultuda birleştirmek için olağanüstü fedakarlıklar yapmıştır. Bu doğrultuda kurduğu kurumlar kendisi için hep sadakayı cariye olarak kıyamete kadar kendi ruhaniyetiyle birlikte yaşayacaktır.

Bazı önyargıların aksine, kendisi büyük dedesinden itibaren ticaret geleneğinin hep içindeydi. Asıl büyük sıçramayı1990’lı yılların başında uluslararası hububat ticaretinden Türkiye dışından başarıları ile sağladı. 2000’li yılların başlarına kadar devletle iş yapmaktan hep imtina etti. Özelleştirme süreçleri kendisine manevi ve maddi risk getirmesine rağmen ayırt etmeksizin yatırımcı sermayenin ülkemizde yapılanmasına ön ayak oldu. Kendisini tanımadan eleştiren insanlar bile tanışınca, kendisi hakkında hüsnü zanna sahip olurdular.

Gençlik yıllarımızın radikal dönemlerinde, beni Atilla İlhan ve Kemal Tahir okumaya teşvik ederdi. Kamuoyu pek bilmez ama Ekopolitik onun teşviki ve desteği ile kurulmuş ve devam edebilmişti. Ne yazık ki gerekli takdiri alamadı. Ortak aklı çalıştırmak ifadesi onun gönlünden hiç düşmezdi. Toplumun farklı kesimlerini birbirini tanımasını, tanışmasını teşvik ederdi. Yukarıda da belirttiğim gibi, ne yazık ki toplumun bir diğer kesimi onu yeteri kadar tanıma ve anlama fırsatını bulamadı.

Değerlerinden kaynaklanan sınırları/prensipleri vardı. Ancak her türlü eleştiriyi kendisi ve başkası için dinleyecek kadar da tolerans sahibi idi. Onu rencide etmek için kullansalar da olumlu anlamda gerçekten “becerikli” idi. Bu becerisi kendisinin ve ülkenin ticari ve hayır hayatına olumlu manada yüksek katsayılarla hep yansımıştı.

Takdir, Abdullah bey ve ağabeyi Fahrettin bey için erken tecelli etti. Her ikisi de bunu bilircesine kısa aktif hayatlarına büyük işleri sığdırdılar.

Kendi ricası üzerine biyografya çalışmasını başlatmıştık ama sürecin yarısını biraz geçebilmiştik. Son görüşmelerimizin birinde kendisinden helallik istedim, başını salladı ve bana sen çok, çok helal et cevabını verdi. Abdullah bey, ülkemiz tarihi ve iş çevreleri için Abdullah Tivnikli, çalışanları için Abdullah bey, benim içinse hep Abdullah olarak gönüllerde yaşayacaktır.

Abdullah benim için hala canlı, Ruhu şad olsun…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir