Sosyal Medya Ve Linç Kültürü Kapak Görseli

15 Temmuz 2016’da darbe girişimine Cnntürk canlı yayınında yakalanmıştık. Evden eşimden, yoğunluklu olarak bir an önce orayı terk edip eve ulaşmaya çalış mesajlarını almama rağmen, son gayretle, Başak Şengül’den söz isteyip, son sözü alarak “ülkemiz bu darbelerden çok çekti sabaha demokrasinin zaferi ile varacağımıza inanıyorum” dediğimi iyi hatırlıyorum.[1]

Cnntürk, 2013-2017 arası beni muhafazakâr makul demokrat mı bulduğundan veya makul “AKP” li olarak mı ad ettiğinden midir bilinmez, ama sıklıkla canlı yorumlara misafir ederdi. Bugünkü cari hukukun Fetö diye adlandırdığı yapının, o dönemde Ergenekon davasında kurdukları kumpaslar da bu süreçte birer birer açığa çıkıyordu. Yeni dönemin artık “out” ları değil, “in” leri olan mağdur üst subaylar da sıklıkla canlı yayın konukları oluyorlardı. Özellikle mağduriyeti yaşayanlar programlarda içten duygusal paylaşımlarda bulunarak kamuoyunun da ilgisini çekiyorlardı.

15 Temmuz sonrası ortam bu karışık duygularla özgün bir kutuplaşma profilini bize çiziyordu. Kutuplarda bir tarafta, Fetö’nün karıştığı darbenin sıcak tepkisi ve acısını soğutamamış muhafazakâr mahalle, diğer tarafta da Atatürk’ün kazanımlarını “dinci” siyaset ve hesaplaşma yüzünden kaybetme noktasına geldiğine inanan ve Ergenekon davalarının haksızlığıyla incinmiş seküler mahalle duruyordu.

Cnntürk’teki yayın yönetmeni arkadaşa bu fay hatlarını konuşalım dediğimde uygun görülmüştü. 28 Temmuz 2016’daki açık oturuma böyle bir ortam ve duygularla katılıyordum. Altı konuşmacıdan biriydim. Diğer ikisi de, bundan önce benim ve kamuoyunun ilgisini çeken ilgili davanın emekli iki üst rütbeli subayıydı. Tabi ki programın ve tartışmanın ana odağının ben ve diğer iki konuşmacı olacağını baştan bilemezdim. Programın ilk konusu 15 Temmuz sonrası alınacak muhtemel harp okulları ve askeri liselerin kapatılması kararına ilişkindi. İlk olarak kafamda bu kurumların Osmanlı’dan bu yana intikal eden modernleşme ve güvenlik geleneğinin ayrılmaz bir parçası olduklarını ve kapatılmaması gerektiğini anlatmak vardı. Kafamdaki ikinci husus da, bu okullarda Atatürk’ün kurucu vizyonu ve düşüncelerinin ideolojik bir perspektifte verilmemesi gerektiğinin ifadesi vardı. Hatta konuk eski meslektaşlarımın ilk hususta bana destek verecekleri inancını da taşıyordum.

İkinci hususa ilişkin olarak da bana göre ideolojilerin “dehumanization-insanlıktan öteleştirici ” ve dışlayıcı özellikleri vardır. İdeolojiler dayatmacıdır kesin doğruları vardır. Bunları tartışamazsınız bile. İdeolojilerde insanlık adına hepimizin ihtiyacı olan “müphemliğe” yer yoktur. Kemalist ideoloji olumlu manada da ülkemiz için tarihsel fonksiyonunu tamamlamıştır. İdeoloji yerine hayat-görüşü “ Weltanschauung” Atatürk’ü anlamakta ve farklılıklarımıza saygı duymakta kullanılmalıydı.[2]Yönetim olarak hala birbirimize ideolojileri dayatacaksak, siz askeri okulları Kemalist ideolojiye, İmam Hatip Liselerini İslamcı ideolojiye göre kodlarsanız sorun olmayacak mıydı? Bu durumda bir İHL’gence kurucu lider Atatürk’ü nasıl sevdirebilirsiniz veya Harbiyeliye İHL’yi nasıl sevdirebilirsiniz bunları anlatmaya çalışacaktım.

Program başlamıştı. Ben anlatıyor, Ali ve Semih beyler sıklıkla müdahale ediyorlardı. Bu arada kızım, baba sen konuşurken konuşmacı tarafından sosyal medya mesajları atılıyor dikkatli ol diye ikaz alıyordum. Harp okulları ve askeri liselerin kapatılmasına karşı görüş ifade ederken, sadece ilave olarak öğrencilerin Atatürk bizim kurucu babamızdır ancak öğrencilerin onu ideolojik bir kalıp ile anlamalarına karşıyım zira ideolojiler dayatmacıdır dediğimde, karşımdaki Ali Türkşen bana sadece, “gençler Atatürk’ü ideolojik öğrenseler ne var bunda” veya “Siz nasıl Atatürk’ü George Washington ile mukayese edersiniz” dediğinde, hayatımdaki ilk sosyal medya linçi ile karşı karşıya kalıyordum. Tabi bunda modaratör Didem hanımın ilgisiz “Tarık bey Atatürk’e neden karşınız” türü benzer sorularının katkısını da göz ardı etmememiz gerekiyordu.

Öfkeli insanlar dışında, kendilerini liberal Kemalist popüler aydın tanımlayanlar dahi sosyal medyadan bana idrak edemeyeceğim şekilde kin kusuyorlardı. Bazıları aldıkları gazla attıkları twittleri sonradan siliyorlardı. Sabah baktığımda ekşi sözlükte hakkımda bir kısmı tehditkâr, bir kısmı da aşağılayıcı, azı da destekleyici içerikte tam 13 sayfa ile karşılaşıyordum. Muhafazakâr mahalle ise her zamanki “ölü taklidini” sürdürmeye devam ediyordu.

Gece yarısı bir avukat hanım, size karşı sosyal medya linçini görüyorum her türlü desteğe hazırım diye beni aramıştı. Hatta ertesi gün ilgili ekşi sözlük sayfalarında hakkımdaki tehditlerine ilişkin dilekçeyi birlikte savcılığa vermiştik.

Program tüm ülkede de etki bırakmıştı. Yıllar sonra Rize İkizdere’de karakovan balı aramak için çıktığım dağda, karşılaştığım ve tanıştığım balcı Recep bey bana karakovan askılarına çıkmaya çalışan ayıları gres yağı ile nasıl engellediğini anlatırken bir ara yüzüme dönüp, Tarık bey o programda neden saldırılara o kadar pasif kaldın bizler üzülmüştük dediği hatırımdadır.

Ak partinin iş tutuş ve yönetim tarzından memnun olmayan çoğunluğu seküler kitle Gezi’de öfkesini ifade etmeye çalışmış, sorunlu Ergenekon davaları ile incinmiş, ardından da 15 Temmuz kalkışmasını da “dinci yapılanmanın” ülkeyi getirdiği durum olarak değerlendirmişti. Bana da karşı bir aktarım figürü olarak, tüm bunlardan mağdur olduğunu kabullenen sembolleşmiş bir emekli askerin ve ilgili kitlenin zamanlama olarak hınçları ve öfkelerinin muhatabı olmak kalmıştı. Bu gerçek bir sosyal hınç ve linç durumuydu.[3]Ancak yıllar sonra programın videosunu baştan sona seyrettiğimde veya birkaç dosta seyrettirdiğimde bana anormal gelen bir şey olmuyordu. Peki anormal olan durum burada neredeydi?

Prof. Dr. Melih Bulu 23 yıllık dostumdur. Evliliğine vesile olmuştum. Özel sektör ve piyasadaki performansını yakinen müşahede etmişimdir. Otomobil yarışçılığı, yamaç paraşütçülüğü, bisiklet ve maraton Melih beyin sosyal uğraşlarıydı. Yıllar önce Melih bey ile Boğaziçi’nde buluşur ve hocalarıyla beni tanıştırır geleneksel mekanlarında kahvelerini içerdik. Melih bey realist bir insandı. Siyasete de basit bakardı. Siyasette bunu bildiği için kendisine alan açmamıştı. Ancak kendisi Boğaziçi kültürünün de ta içindeydi.

Kendisi atandığında atanma yöntemini siyasi olarak tasvip etmem mümkün değildi. Mevcut sistemde ondan iyisi de olamazdı. Melih bey sosyal linç ediliyordu. Geçmiş öğrenci yıllıklarını bile ortaya çıkarmışlardı. Bunu yapanlar odaklarının Melih bey olmadığını bir sistem eleştirisi olduğunu söylüyorlardı. Ama Melih beyin şahsıyla ilgili alakalı alakasız her şeyi ortaya çıkarıp onu bitirme politikasını güdüyorlardı.

Melih beyin özel sektördeki hikayesini paylaştığımda, gençlerdeki hıncın bana yönelmekte olduğunu fark etmiştim. Gençlerden birkaçını içten muhatap alarak cevap yazdım. Kendilerinin haklılığına ancak ülkenin yönetim tarzı içinde Melih beyin en iyi opsiyon olduğunu anlatmaya çalıştım. Ancak cevap yerine baktım ki benim cevap twitim, foto halinde referans yapılarak, sosyal bir linç ögesi olarak dolaşıma girmekteydi. Artık çocuklar yanlış anladınız sizi haklı buluyorum dememe rağmen sosyal linç vektörünün bana doğru yöneldiğini görmüştüm. Yapacağım tek şey vardı twitti silmek, nitekim ben de bunu yaptım.

Tarihte, tüyler ürpertici hınç ve linç denilince padişah Genç Osman’ın boğulması, 6-7 Eylül olayları, Madımak katliamı v.b gelir. Halide Edip’in Sinekli bakkalındaki öğretmenin de dinsiz diye linç edildiğinde avuncundan çıkan Kur’an da metaforik olarak hep aklımdadır.

Tanıl Bora Linç kültürünü anlatırken, “Linç kurbanıyla, onun “meselesiyle” doğrudan alâkalı olması bile gerekmez; yığılmış hoşnutsuzlukların yükü, engellenmişlik duygusu­nun biriktirdiği saldırganlık potansiyeli, zayıf ve “serbest” bir hedef bulmuştur ya, boşalır onun üzerine.” diyor. Hınç ve linç arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Hınç kişinin derin incinmişlik duygusundan kaynaklanmaktadır.

Benim yaşadığım ilk örnekteki gibi genelde linçte bir provakatör ihtiyacı vardır. Sonra linç çığ gibi gelişir. Linçte kamu vicdanını aramak beyhudedir. İnsanların tek başlarına hiçbir zaman yapamayacakları şeyleri içlerindeki öfkeyi dışarı atarak yapma isteğidir linç. Kimliksiz ve anonim olan Linç, sürü psikolojisini tercih eden kitlenin “dehumanization-insanlıktan çıkma” dürtüsel amaçlarına uygun eyleminin adıdır. Linçte göremediğiniz kişisel olarak özdeşemediğinize saldırmak ve onu şeytanlaştırmak kolaydır. Bazı değerlendirmelere göre linç bir takım ekşi sözlük yazarlarının mesleğidir(!) bir bakıma da adil yargılama olmaksızın öldürücü cezanın uygulanmasıdır.

Bilindiği gibi Linç etmek, 1780’de Amerikan Devrimi sırasında Virginia’da İngiliz yanlısı olanlara yargılama yapmadan genelde ölüm cezası veren çiftçi ve mahkeme başkanı Charles Lynch‘in soyadından gelmiştir ve bu dönemde Charles Lynch’in yaptığı bu tarz yargılamalara “Lynch Yasası” denmiştir.

Şiddet olaylarının temelinde geleneksel otoriter toplumun yattığı söylenir. Bu tanım bize sosyal linç kampanyalarında uygundur da. Tarihimize baktığımızda 6-7 Eylül ve Madımak olayları gibi hadiseler toplumda kolektif bir utanç da yaratmamıştır. Artık sosyal medyada bazı şeylerin şakasını dahi yapamayacak durumdayız. Haklı olarak kutuplaşmadan ve mevcut yönetimden şikâyet ediyoruz, ancak eleştirdiğimiz şeylere dönüşmekte olduğumuzu fark edemiyoruz. Tartışmasız bir ülkede kutuplaşmanın artması, ideolojilerle her tarafın kendi tarih anlayışını ve kahramanlarını anakronikleştirmesi, tarafların aktarım figürlerini farklılaştırıp düşmanlaştırmaktadır. Bu da herhangi bir konu için toplumsal linç motivasyonunu arttırmaktadır.

Sosyal linç yapanlar bazen biz eleştiri yapıyoruz bunu linç olarak muhataplarımız algılıyorlar demektedirler. Eleştiri veya kritik, her zaman bir mantık ve ortak bir bilimsel anlayış bir gerçek zemininde yapılmakta. Linçte anlama/hakikat kaygısı yoktur. Yüzleşmeye linç kapalıdır. Bir bakıma linç edilenlerin kimliği de önemli değildir. Bu kimliğin sadece zaman ve mekan ile senkronize olarak kolektif hıncın aktarım figürü özelliği taşıması yeterli olacaktır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi linçi yapan topluluklar kolektif utanç duygusuna sahip olmayacaklarına karşın linçe muhatap olan her zaman bir değersizleşme ve yalnızlaşma sendromunu yaşayacaktır. Linçe muhatap olmak için her zaman öteki olmanız gerekmez “beriki” de linçe muhatap olabilir.

Milli galeyan gerekçeleri ile yapılan linçlerde sorumlu yöneticilerin bunu kendini bilmez birkaç kişi ile tanımlamaları kabul edilemez bir durumdur.

Bugün ülkemizin son on yılda geldiği durum itibariyle, otoriteyi elinde bulundurup kendilerine güvenlik alanı oluşturanlar dışında, düşünce ve inanç fark etmeksizin her bir kişi veya savundukları tezlerin sosyal linç ile karşı karşıya gelme potansiyellerini ürkerek müşahede edebiliyoruz.

Yüksek adrenalin üretimi ile siyaseti sürdürenlerin, günün birinde siyasetin de artık alanının  kalamayacağı gerçeğini görmeleri gerekiyor.

 

 

 

 

 

[1] Maalesef 15 Temmuz 2016 Cnntürk “Aklın Yolu” programının kayıtlarına hiçbir zaman sonradan ulaşamadım.

[2] http://faraszade.com/ideolojisiz-bir-devlet-ve-insan-mumkun-mu/

[3] https://twitter.com/faraszade/status/1303262001184083968?s=20,

İHTİYACIMIZ NEO KEMALİZM Mİ?

 

A.Tarık Çelenk

1961 Erzurum doğumlu. Haydarpaşa Lisesi ve İ.T.Ü’yü bitirdikten sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığında subay olarak nasıp edildi. 1999 yılında Binbaşı rütbesinde istifa etti. Özel sektör ve İSKİ’de yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 2005-2011 arası Ekopolitik düşünce kuruluşu ile Çatışma çözümleri ve Musul Vilayeti üzerine teorik ve saha çalışmaları yaptı. 2013’de Akil İnsanlar gurubunda görev aldı. 2018-2019 arası Vakıfbank Kültür yayınları kuruluşunda görev alıp Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yayınladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir